Ohh Bee!..

O

       “Hastane yönetiminin, yaşlı bir Senegalli hemşirenin refakatinde gönderdiği bir buçuk saatlik özel geziden pek bir şey anlamadım desem de, yine de dünya varmış yahu! Bu ilk gezintiden, kadının dört santim eninde, on santim boyundaki dudaklarıyla yol boyu yiyecekmiş gibi bana bakmasından her ne kadar rahatsızlık duyduysam da, hastane havasından kurtulmuş oldum; çok iyi geldi!..”

       Bugün hastaneye yatalı tam otuz üç gün oldu. Ameliyat olalı ise dokuz gün! Dışarıya tek bir adım dahi atmadım. Bu yüzden, istim üs­tünde patlayacak bir bomba gibiyim. Sinirimden ne yaptığımı, ne ya­pacağımı bilmeden dolaşıp duruyorum.
       Bazı kararlar aldım; önce şu “Kelt’li doktorumu boşayacağım. Sonra hastane idaresine bir dilekçe yazıp, temin edecekleri bir araç ile beni gezdirmelerini isteyeceğim.
       Neyse ki doktor hiç zorluk çıkarmadı ve boşanmaya razı oldu. Artık tek başıma yürüyebilecekmişim. Yirmi adım sağa, yirmi adım solaymış… Pöhh! İnadıma otuz adım yürüyeceğim, kırk adım yürüyece­ğim, hatta iki kat da merdiven çıkacağım. Yeter be!
       Hastane idaresinin, yaşlı bir Senegalli hemşire refakatinde gön­derdiği bir buçuk saatlik özel gezintiden de pek bir şey anlamadım. Hem, dört santim eninde, on santim boyundaki dudaklarıyla yol boyu yiyecekmiş gibi bana bakmasından da rahatsızlık duydum.
       Oysaki ben; Hyde-Park’da gezintiye çıkmış kibar insanlarla se­lamlaşmak, Serpentine-River’ın buz tutmuş sathı üzerinde düşen acemi patinajcıların hallerine gülmek, Saint-Paul Kilisesi’nin beyaz kubbesini uzaktan seyretmek, Regent-Street’in o muhteşem vitrinlerini süsleyen asorti kürklerin karşısında ah çekmek ya da sakladığı kraliyet mücevherleriyle dünyanın en zengin köprüsü olan London-Bridge’den geç­mek… İstememiş-tim ki!
       Ben; tamamen özgür bir şekilde canımın istediği yere gitmek, İn­giliz şehirlerinin pek çoğunda olduğu gibi, Londra’nın da sokak taşları­nı birbirine yapıştıran o siyah İngiliz çamuruna bulaşmak, asil ve zen­gin Londra Köprüsü’nden geçmek yerine, hemen dibindeki, içinden gayet pis kokulu lağım sularının aktığı en kötü sokaklardan biri olan Upper-Thames Street’i seyretmek, köşe başlarında durup birkaç penny uğruna karşısına çıkan herkese el açan dilencilerin leş gibi içki kokan ellerine tükürmek, bazı mahallelerin sokak lambalarında hâlâ asılı du­ran “Masum Meryem” heykellerini taşlamak, böyle büyük bir şehrin, ahlâksızlık, şiddet düşkünlüğü ve kokuşmuşluk öğelerinin diz boyu ol­duğu köşelerinden Soho’da herkese ana-avrat küfretmek istemiştim.
       Şimdi sizin, “Gerçekten hastanede yata yata üşütmüş bu adam,” de­diğinizi duyar gibi oluyorum. Hayır üşütmedim… Sadece bir an için kendimi onların yerine koydum ve Türkiye’ye turist olarak gittiğimi hayalini kurdum.
       Ulan adam gibi dolaşsanız ya! Nereye giderlerse gitsinler, en boktan yerleri gezerler, en olmayacak kişilerle, dilencilerle, meczuplar­la konuşurlar, en yıkıntı yerlerin resimlerini çekerler.
       Kimisi de, özellikle turistik Kürdistan(!) bölgemizin hayranıdır. Sağ olsunlar, oradaki vatandaşlarımıza yurtdışındaki akrabalarından selam getirir, götürürler. Bu işleri bir düzen içine alalım, onları başıboş bırak­mayalım diyerek rehberleri güzel bir eğitimden geçirelim derseniz, bu sefer de halıcılarla antikacılar iflas eder. Kıyamet kopar…
       Nerden baksanız ben haklıyım, ama bu ıslak ve gri Londra ak­şamlarında, güzel bir çiçeğin tazeliğini kaybetmesi gibi yavaş yavaş solduğumu hissediyorum… Bir şeyler yapmalı ve kendimi bu dönemde her gün değişik bir ortama atmalıyım ki, benim ben olduğumu ve hâlâ yaşadığımı anlayabileyim.
       Sağ olsun, bu konuda en büyük yardımı, yine arkadaşımın hanı­mından görüyorum. Kadıncağız, fırsat bulduğu an geliyor ve beni hep değişik istikâmetlere, hep değişik yerlere doğru yürütüyor, gezdiriyor.
       Bugün, borsayı gezdik. Evet, meşhur Londra borsasını gezdik.
       İnsan, Londra borsasının beyaz granitten mamul kemer ve sütun­ları altında, kozmopolit bir dünya ile karşılaşıyor. Burada, sarı saçlı, uzun boylu bir Sakson, cildi mat, saçları koyu renkte, vücudu çevik Kelt’le dirsek dirseğe çalışıyor. Zencinin biri, Finli ya da Hintliyle çe­kişiyor. Yeni Zelandalı bir Maori, Grönlandlı bir Eskimo’nun hisselerini satıyor. Çekik gözlü Çinliler, tarihi rakipleri olan Japonlarla mücadele ediyor. Bütün diller, bütün anlaşılmaz sözcükler, bütün kibar veya ka­ba lisanlar, modern bir “Babil Kulesi”nin içinde bulunuyormuş gibi bir­birleriyle çatışıyor, çekişiyor!
       Açılış saati yaklaşırken, borsa çalışanları kendilerine mahsus ta­vırlarla birbirlerine neşeyle veyahut genelde asık suratla yaklaşıp el sıkıştıktan sonra günlük işlerine başlıyorlar. İlk turlar açılıyor, kalabalık giderek artıyor. Bir süre sonra, giderek fazlalaşan bağrışlar ortalığı kap­lıyor. Dünyanın her köşesine bilgiler gönderilmeye, oralardan karşı bil­giler alınmaya başlıyor. Mevcut yüzlerce bilgisayarın ve telefonun ne­redeyse yetersiz kalacağı zannediliyor.
       İşler kızıştıkça, hareketlerin canlılığı her dakika daha da artıyor. İlgililer, öteye beriye hiç durmaksızın koşuşturuyorlar. Not defterleri açılıyor, notlar alınıyor, anlamını sadece kendilerinin bildiği bir sürü rakam ve işaretler çiziktiriliyor. Sık sık kâğıtlar yırtılıyor ve haber amaçlı bazı kâğıtlar havalarda uçuşuyor.
       Kalabalığı bir nevi çılgınlık sarmış gibi görünüyor. Bütün bu insan­ların, gizli bir kuvvetin tesiri altında kalarak titredikleri, çılgınca bağır­dıkları ve deli gibi hareketler yaptıkları görülüyor ve işte bu binanın kapısında “Londra Borsası” yazıyor.
       Ohh bee! İşte böyle olacak! Hareket ve heyecan! Sorarım size, Buckingham Sarayı’nın önünde iki buçuk saatten fazla süren bir nöbet devir teslim töreninde ayakta uyuklamak mı daha iyi, yoksa ilk pub’a dalıp, iki bira karşılığında Bermudalı bir zenciyle dart oynamak mı?
       Ne!.. Birincisini mi tercih ediyorsunuz? O halde size iyi uykular!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz