Tek Kurşun!..

T

       “Hani zaman zaman sergiledikleri davranışları savunduğumdan değil; savunulacak hiçbir yönü yok çünkü. Ama bizim polisimizin elinde cop, halkın üzerine yürüdüğü görüntüleri izleyen medeni (biz barbarız ya!) ülkelerin hop oturup hop kalktığını hepimiz görüyor, duyuyoruz. Bunların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını da adımız gibi biliyoruz. Hepsi malûm ülkelerin önceden kararlaştırıp tezgâhladıkları oyunun bir parçası… Bize insan hakları dersi vermeye kalkanların nasıl uygulamalara kalktıklarını ya da bizdeki insan hakları savunucularının ne kadar yanlış yolda olduklarının bir kanıtı… Okuyunca anlayacaksınız!..”

       Genç adam nasıl yapmışsa yapmış, eve girmeyi başararak, ev sahibi kadını rehin almıştı. Çok olsa yirmi-yirmi beş yaşlarında görü­nüyordu. Muhtemelen üniversite öğrencisiydi. Uzun sarı saçları, dü­zensiz kıvrımlarla omuzlarına kadar iniyordu. Bedeni çok zayıftı. Ger­çek mi, yoksa oyuncak mı olduğu henüz anlaşılamayan bir tabanca ile kolundan yakaladığı kadını, demir parmaklıklı küçük balkona kadar çıkarmış, bir şeyler söyleyerek tehdit ediyordu. Önceleri pek sık duyu­lan kadının çığlıkları, son anlarda kesilmiş gibiydi. Belki de ilk şaşkınlık ve şok durumunu atlatmış denilebilirdi.
       Olayın meydana geldiği mahallin her iki ucunu derhal trafiğe ka­patan Frankfurt polisi, sürekli anons yaparak, hiç kimsenin sokağa çıkmamasını bildiriyordu. O sıralarda ben de, teröristin bulunduğu üçüncü kat balkonunun karşısında, biraz yan tarafa düşen küçük bir restoranda, öğle yemeğimi yemeye yeni başlamıştım.
       Telaşa düştüğünü ve korktuğunu açıkça belli eden ve sürekli ser­visle meşgul olan kadının, üzerinde taşıdığı bir tomar anahtar, bir Or­taçağ şövalyesinin atının veya bizim deyimimizle yaşlı bir sütçü beygi­rinin ya da fincancı katırlarının çıngırakları gibi, etekliğinin geniş cebi içerisinde şıngırdıyor, peş peşe açıp kapattığı çekmece ve dolaplar, bu şıngırtıya ayrı bir ahenk katıyordu.
       Oturduğum yerden pencereye doğru uzanıp dışarıya baktığımda, keskin nişancı bir düzine polisin, muhtelif yerlere dağıldığını gördüm. Çok geçmeden içlerinden bir tanesi, hızla restorana girip, pencere kenarından uzaklaşmamızı ve çok sessiz olmamızı söyleyerek, kendisi için en müsait olan bölümde, yarı aralanmış tahta kanatların arkasında yerini aldı.
       Bir ara, mecburen taşınmak zorunda kaldığım geri plandaki ma­sada oturan Almana baktım; kırk beş elli yaşlarında, uzunca boylu, gürbüz yapılı bir adamdı. Çok geniş omuzlara, demirci körüğünü andı­ran bir göğse, içtikçe genişleyen ve daha var mı diyen koca bir bira göbeğine, açık alnını tamamlayan yarı dazlak bir kafaya ve düşünce­lerini asla gizlemeyen büyük mavi gözlere sahipti. İnsana baktığı vakit, nazarlarından ister istemez kaçınmak gereği duyulan bu adamın, ay­rıca avını ısırdığında hiçbir zaman bırakmayacak kadar müthiş su­rette iri dişlere haiz geniş bir ağzı da vardı… Ve dışarıdaki olaydan hiç etkilenmişe benzemiyordu.
       Polis sürekli anons yapıyor fakat bulunduğumuz yerden ne söy­lediklerini anlamak pek mümkün olmuyordu. Arada sırada, rehin alı­nan kadının çığlıklarına karışan genç delikanlının haykırışları duyulu­yordu. Bana sanki “Ben suçlu değilim, suçlu sizsiniz. Hepiniz suçlusunuz,” diye bağırıyormuş gibi geldi!
       Hans(*), önünde sıra ile dizili bulunan lahanalı sosisleri peş peşe gövdeye indirirken, yan gözle yemek yiyiş stilini korku ile seyrediyor, onun umursamazlığına ya da böyle bir anda yemeğini bir kahraman edasıyla yeme cesareti gösterdiğine hayret ediyordum. Kendi yemeğimi yemeyi falan tamamen unutmuştum. Midemin büyük isyanına ve onun için hissettiğim iğrenç duygulara rağmen, yine de sessiz kalmak ve davranışlarına tahammül göstermek gerekiyordu. İşte o dakikalarda; bir Alman için lahana, sosis ve bira üçlüsünün ne kadar vazgeçilmez olduğunu, olmazsa olmaz denecek kadar önemli bulunduğunu öğrenmiş oldum.
       Tam kafamı çevirmiş, “Yahu… Bütün bu tipler hep mi beni bulur?” diye düşünüyordum ki, içeriye bir keskin nişancı daha süzülüverdi. Bunlar BfV’den(**) olamazdı. Gerçi BfV’nin 2’nci ve 3’üncü daireleri sağ ve sol terör olaylarıyla ilgilenir ve bu alanlardaki örgütlenmeler hakkında haber toplama ve değerlendirme çalışmaları yapardı ama bu olay onların ilgi alanına girmiyordu. Bunlar Alman istihbaratında askerî bir vurucu güç olan ve eylemlerinde gaddarca davranması ile ünlenen FOI (Field Operations Intelligence) isimli grubun benzeri bir polis grubu olsa gerekti.
       Dışarıda pazarlık sürüyor, delikanlının “Hepiniz pisliksiniz, bokböceklerisiniz,” diyen sesi duyuluyordu. Bu arada bizim Alman, durmak­sızın atıştırıyordu. Onun, domino taşları iriliğindeki dişleri, tahammül edilmez bir görüntüyle gözüme çarptıkça, bu dişlerden bir düzine kadarını kırıp dökmek için müthiş bir arzu duyuyor, bununla beraber, canlı şahidi olduğum bir olayı yaşarken, soğukkanlılığımı zorla da olsa muhafaza etmem gerektiğini düşünüyordum.
       Öteden beri Almanları pek gözüm tutmuyorsa, bunun da sebebi, onların yaşadıkları, çalıştıkları ortamları yakından görmüş olmamdır. Bazılarında çok iyi vasıfların bulunduğunu inkâr etmek, en azından onlara haksızlık olacaktır, ama birçoğunda, tarihin çok eski çağların­dan kaynaklanan ve Töton ırkını tanımlayan bazı özelliklerin bulundu­ğunu da kabul etmek gerekir.
       Bilhassa, onlara gayet doğal gibi görünen kibir ve azametleri, her or­tamda hemen kendini belli eder. Bütün milletleri küçük görürler. İlişkileri, insanlıktan ve duygusallıktan uzak, maddiyata dayanan, yerleşik ve kalıp­laşmış katı prensipler içinde cereyan eder. Aslında oldukça menfaatpe­rest ve sömürücüdürler. Günlük yaşantılarında pek göstermeseler de, şuur altlarında koyu bir Hıristiyanlık inancı taşırlar. Anlayacağınız; İngiliz­lerin daima İngiliz olması gibi, Almanlar da daima Almandırlar!
       “Achtung!”
       Keskin nişancılardan birisinin diğerine ilettiği “Dikkat!” ikazını, Hans hariç hepimiz duymuştuk. Mutlaka bir şeyler olacaktı ki, bunun hazırlık komutu gelmiş bulunuyordu.
       Göz ucuyla bizim iri yapılı Töton’a baktım; adam, utanmadan esnemeye ve kafes içine kapatılmış ayıların –sözüm meclisten dışarı– zaman zaman yaptıkları gibi gerinmeye başlamıştı. Dayanılmaz kalın­lıktaki bir bulut gözlerini örtüyor, kulaklarının kapıları dışarıdaki seslere kapanıyordu. Önceleri açık kırmızı olan yüzü, şimdi koyu kırmızı bir hal almıştı. Nihayet kolları iki yana düştü, başı sandalyesinin yüksek arkalığına doğru devrildi.
       Tam bu sırada, özel namlulu silahtan çıkan tek bir kurşun, suçsuz olduğunu haykıran, belki de gerçekten suçsuz olan gencin, ne zaman­dır heyecanla ve korkuyla atan yüreğinin çırpınışlarına son verdi. Şa­kağından giren ölüm, onu balkon demirlerine asılı bırakmıştı.
       Polisler, verdikleri rahatsızlıktan(!) dolayı özür dileyip giderlerken, bizimki dışarıdan gelen gürültüleri ve ambulans seslerini bastıracak şekilde kuvvetli horultularla uyumaya başlamıştı bile…
       “Hesabı getirir misiniz, lütfen,” diye seslendim.
       Tombul Alman kadını, aptal aptal gözlerle bana baktı ve tek keli­me bile Türkçe anlamadığı her halinden belli olan bir havayla neza­ketle gülümsedi.
       “Die Rechnung, bitte!”(***)
       “Ja wohl!”(****)
       Bu sefer anlamıştı. Neden söylediğimi bilmeksizin;
       “Er hatte genug von seinen Beleidigungen und tötete ihn!”(*****)” dedim. “Ja… Ja!”(******)
       Dışarıya adım attığımda, hemen hemen her şey eski düzenine ge­ri dönmüştü. Tek değişiklik; suçlu ya da suçsuz mu olduğu bilinmeyen genç bir insanın, artık bu dünyada olmadığıydı. Alman polisi, tek kişilik de olsa, insan hayatına yönelmiş bir terör olayını daha önlemiş bulunuyordu.
       Yavaş yavaş yürüyerek olay yerinden uzaklaşmaya başladım. Önce bizim polislerin, sonra onların yaptığı en ufak bir müdahalede aya­ğa kalkan ve yargısız infaz yaygaraları koparan malûm(!) insan hakları savunucularının kulaklarını iyice çınlattım…

(*)           Genelde böyle öykülerde Almanlar hep Hans diye adlandırılır.
(**)         BfV: Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilâtı
(***)       Hesap, lütfen!
(****)     Peki efendim!
(*****)   Hakaretlerinden artık bıkmıştı ve onu öldürdü!
(******) Evet… Evet!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz