Yiğitler Konağı

Y

       “Boca et şunu gitsin.”
       “Bana bak Kid, böyle yapınca gereğinden biraz daha sertleştirmez mi bu? Viskiye alkol katmak yeterince kötü zaten; ne var ki, konyağa biber salçası karıştırmak… Ne kadar doğru olur bilemem!”
       “Sen boca et gitsin içine. Hem, bu punç’u(1)kim yapıyor Allah’ını seversen?” diyen Malemute Kid, buğu bulutları arasından iyilikle gülümsedi. “Bana kalırsa, sen de bu ülkede uzun süre kalırsan evlat; üstelik tavşan izine düştüğünde sadece som balığının karnını yiyerek yaşarsan; Noel Yortusu’nun yılda ancak bir kez geldiğini öğrenirsin. Punç’suz bir Noel geçirmekse; verimli damarı bulunmayan sert bir kayayı delmekle birdir.”
       “İşte şimdi, kumarda güzel bir kâğıda tomarla para sürercesine doğru söyledin,” diye onayladı Koca Jim Belden.
       Koca Jim, Mazy May’de kazıklarla çevirdiği toprağından Noel’i geçirmek için buraya gelmişti. Orada, iki ay boyunca yalnız geyik eti yiyerek yaşadığını herkes bilmekteydi.
       “Bir keresinde Tanana’da hazırladığımız piknik şölenini unutmadın, değil mi?” diye sordu.
       “Unutmadım. Sizler de, tüm kabilenin zilzurna sarhoş olarak birbirine girdiğini görseydiniz, gözünüz gönlünüz açılırdı çocuklar. Bu da hep, o baş döndürücü şeker mayasıyla, ekşimiş hamur yüzünden oldu.”
       Malemute Kid, iki yıldır bölgede bulunan genç maden mühendisi Stanley Prince’a doğru dönerek;
       “Siz gelmeden önce,” dedi. “O günlerde ülkede hiç beyaz kadın yoktu. Mason da evlenmek istiyordu. Ruth’un babası olan Tanana’ların reisi, kabilenin diğer ileri gelenleri gibi bu evlenmeye karşıydı. Eee… Keskin bir içkiydi yaptığım; şeker stokumu son kilosuna dek kullandım. İçki yapma konusunda ömrümün en iyi işini koymuştum ortaya. Irmak boyunca ve de iki iskele arasındaki kovalamacayı bir görmeliydiniz!”
       Uzun boylu, Kanadalı bir Fransız olan Louis Savoy, ilgi duyduğundan olacak;
       “Ya Kızılderili kız?” diye sordu. Çünkü geçen kış kendisi, Forty Miles’de bulunduğu sırada, bu çılgınca işin öyküsünü duymuştu.
       Bunun üzerine, doğuştan iyi bir öykü anlatıcısı olan Malemute Kid, kuzeyin bu abartıdan uzak öyküsünü bir kez daha anlattı. Kuzeyin kabadayı serüvencilerinden birçoğunun, gönül tellerinin titrediği, soğuk ve ölümden başka bir şey vermeyen, verimsiz topraklarıyla didişmekten çok daha fazla şeyler vadeden bol güneşli güney çayırlarına duydukları belli belirsiz özlemi vurgulayarak;
       “Yukon Irmağı’na, ilk donuşunun hemen ardından ulaşmıştık,” diye sözünü bağladı. “Kabile bizden sadece bir çeyrek saat gerideydi. Bu da bizi kurtarmaya yetti. Çünkü ikinci donuş üst tabakayı kırmış, onların geçişine engel olmuştu. Sonunda Nuklumyeto’ya gelindiğinde, tüm karakol bizi karşılamaya çıkmıştı. Toplantıya gelince; işte onu, şurada oturan Baba Roubeau’ya sorun; töreni yöneten kendisidir.”
       Cizvit(2), piposunu dudaklarının arasından çekti; ne var ki, Protestan ve Katoliklerin coşkun alkışlarına karşı duyduğu minneti, Patrik tarzı bir gülümsemeyle belirtebildi.
       Öykünün güzelliğine hayran kalmış olan Louis Savoy;
       “Vay, vay!” diye atıldı. “Küçük Kızılderili ile benim Mason’um ha! Bravo doğrusu!”
       Sonra, küçük teneke taslar içinde ilk punç dağıtılırken, içmeye doymaz Bettles ayağa fırlayarak, o popüler içki şarkısına başladı:

“Bir Henry Ward Beacher vardı
Ve Pazar-Okulu’nun öğretmenleri,
Hepsi de safran kökünü içerdi.
                Oysa gene de bilin ki bu
                Onun gerçek adı değildi.
O yasak meyvenin suyu,
Ah, o yasak meyvenin suyu.”

       Ardından içkiciler korusu gürledi:

“Oysa gene de bilin ki bu
Onun gerçek adı değildi.
                O yasak meyvenin suyu,
                Ah, o yasak meyvenin suyu.”

       Malemute Kid’in yaptığı korkunç karışım, yine yapacağını yapmıştı. Ancak, orman kamplarının, vahşi doğa izlerinin insanları, onun canlandırıcı ateşi karşısında iki büklüm olmuş değillerdi. Masa çevresinde şakalar, türküler, geçmiş serüven öyküleri gırla gidiyordu. Bir düzineden fazla, her biri birbirinden farklı ülkelerden gelmiş yabancı insan, karşılıklı, hep beraber kadeh kaldırıyorlardı.
       “Yeni Dünya’nın biricik çocuğu, Sam Amca’nın şerefine,” diyen İngiliz Prince idi.
       “Kraliçenin şerefine… Tanrı onu korusun,” diyerek içen Bettles ise bir Yankee idi. Savoy ile bir Alman tüccarı olan Meyers, karşılıklı olarak Alsace-Lorraine(3). için kadeh tokuşturuyorlardı.
       Derken Malemute Kid, elde kadeh, ayağa kalktı ve hiç eksiksiz on beş santimlik buzla kaplı, yağlı kâğıttan yapılma pencereye bir göz atarak;
       “Bu gece sürdükleri iz boyunca yolculuk etmekte olanların sağlığına!” dedi. “Azıkları tükenmesin; köpekleri yürük olsun; kibritleri yanmamazlık etmesin!”
       Şırrak! Şırrak! Köpek kamçısının o tanıdık sesini, suskun erkek köpeklerin ağlamaklı havlayışlarını, kulübeye yaklaşan kızağın çıkardığı gıcırtıları duydular.
       Malemute Kid;
       “Önce köpeklerini, sonra kendini düşündüğüne göre, gelen buraların eskisi,” diye Prince’e fısıldadı. Hep birlikte, dişlediği anda koparan çenelerin sesini, kurt gibi hırlamalarını, kendi köpeklerini doyururken, içerdeki diğer köpekleri kamçılayıp uzaklaştırdığı için ortalığı kaplayan mızmız gürültüleri, alışkın kulaklarla dinliyorlardı.
       Derken, o beklenen, keskin ve güvençli kapı vuruşu duyuldu; yabancı içeri girdi. Gözleri ışıktan kamaştığından olacak, kapıda bir an için durakladı ve herkese kendisini gözden geçirme fırsatı verdi. Yün ve kürkten oluşan kuzey kutbuna özel giysileri içinde, çok göze çarpan bir kişiliği ve güzel bir görünüşü vardı. İki metreye ulaşan boyuyla ayakta durmaktaydı. Omuzlarının genişliğiyle göğsünün kabarıklığı, birbiriyle uyum içindeydi. Sinekkaydı tıraşlı yüzü, soğuk rüzgârın kamçısıyla pespembe olmuştu. Uzun kirpikleriyle kaşları buzla kaplıydı. Kurt derisinden yapılma kocaman başlığının kulaklıkları ve boyunluğu, gevşetilip yukarı kaldırılmıştı. Gecenin koyu karanlığında çıkagelmiş bir Buzlar Tanrısı’ydı gerçekten. Rüzgâr korunaklı deri ceketini dıştan saran boncuklu kayışına, iki Colt tabancasıyla bir avcı kaması asılıydı. Bu avadanlıktan başka, üzerinde, olmazsa olmaz köpek kamçısı ile en büyüklerinden ve en son model dumansız bir tüfeği vardı. Her ne kadar, içeri girerken adımlarını sertçe attıysa da, kulübedekiler, üzerinde bir yorgunluk yükünü taşıdığını sezinlemişlerdi.
       Ortalığa garip bir sessizlik düştü; ancak onun yürekten bir sesle, “Bu ne şenlik, evlatlarım?” deyişi, diğerlerini çabucak rahatlattı. Hemen ardından Malemute Kid’le el sıkıştılar. Birbirleriyle hiç karşılaşmamışlardı, ama her ikisi de yekdiğerinin öyküsünü duymuştu; tanışıklık karşılıklıydı. Bu taraflarda ne aradığını açıklamasından önce, tüm kulübedekileri içeren bir tanıştırma faslı geçildi; ardından eline punç dolu bir tas tutuşturuldu.
       “Üç adamla, sekiz köpekli ve kamıştan örme bir kızak; buradan geçeli ne kadar oldu?” diye sordu yeni gelen.
       “Senden tam iki gün ilerde… Onu mu izliyorsun?”
       “Evet; takım, benim takımdı. Burnumun dibinden aşırdılar… Allah kahretsin! Arkalarına düştüğümden buyana iki gün kazandım… Bundan sonraki menzilde yakalarım onları.”
       Koca Jim Belden, konuşmayı sürdürmek için;
       “Karşı koymaya kalkarlar mı, acaba?” diye sordu.
       Bu sırada, Malemute Kid kahve cezvesini ateşe sürmüştü; bir taraftan da ince doğranmış geyik eti kızartıyordu.
       Yabancı adam, anlamlı anlamlı tabancalarını göstererek;
       “İsterlerse bir denesinler,” dedi.
       “Dawson’da ne zaman yola çıktın?”
       “Saat on ikide.”
       “Dün gece mi?”
       Bu sorunun laf olsun diye sorulduğu belliydi.
       “Bugün.”
       Çevrede bir şaşkınlık mırıltısı dolaştı, hem de haklı olarak. Çünkü şimdi gece yarısıydı; güçlüklerle dolu ırmak boyunca iz sürmek ve on iki saat içinde yüz yirmi beş kilometre yol almak, gülünüp geçilecek bir şey değildi.
       Her nedense konuşmalar, çok geçmeden kişisellikten uzaklaştı ve çocukluk günlerinin olayları anılmaya başlandı. Yabancı yemeğini yerken, Malemute Kid onun yüzünü dikkatle inceledi. Onun yakışıklı, namuslu, açık yürekli olduğuna ve ondan hoşlanması gerektiğine karar vermesi de uzun sürmedi. Bu yüz hep genç kalmıştı, ne var ki, doğa koşulları ve yaşam tarzı sonucu, çizgileri keskinleşmişti. Konuşurken güleç, dinlerken yumuşak olsa da, iz peşinde koşar, güçlüklerle boğuşurken, mavi gözleri çelik gibi bir parıltıyla parlayacağa benziyordu. İri çene kemiğiyle sonlanmış köşeli yüzü, capcanlı bir direnç ve boyun eğmezliğin simgesiydi. Evet, onda bir aslanın nitelikleri vardı; vardı ya, duygusal yapısını dile getiren belirli bir yumuşaklıkla birlikte, azıcık da olsa kadınsı tavırları dikkatten kaçmıyordu.
       İnsanı heyecanlandıran bir kur yapma öyküsünü anlattıktan sonra, Koca Jim Belden;
       “Aha, kocakarıyla böyle girdik birbirimize,” dedi. “Durumumuz bu; ‘Herif!’ der karı, ‘Canın cehenneme’ derim ben de ona; ‘Jim!’ der karı, ‘Hadi bakayım, sen şu kıymetli pırtılarını bir soyun da, öğle sofrasına oturmadan yüz otuz dönümün şöyle iri bir parçasını sürüver.’ Bunun üzerine ben de ona dönerek; ‘Sen de şurada yığılı bulaşıkların başına geç bakayım,’ derim; sonra, burnumu şöyle bir çekip karıyı öperim. Aha… Ben böylesine mutluydum. Karı ‘Aman, Jim!’ der; ben de doğruca ahırın yolunu tutarım.”
       “Orada, Birleşik Devletlerde yolunu gözleyen çocukların var mı?” diye sordu yabancı.
       “Yok! Doğurmaya kalmadan Sal, yani karım öldü. Aha… Onun için ben buradayım ya!”
       Jim Belden, dalıp gitmişçesine piposunu yakmaya başladı, oysaki pipo sönmüş değildi. İşin farkına vardıktan sonra;
       “Ya sen, senden ne haber yabancı… Evli misin?” diye sordu.
       Öbürü, karşılık vereceği yerde, saatini açtı ve zincir görevini gören sırımdan sıyırarak ona uzattı. Koca Jim, gemici fenerinin fitilini biraz daha açtı; kapağın içini eleştirel bakışlarla gözden geçirdi ve hayran kalmış olacak ki, kendi kendine sövüp sayarak onu Louis Savoy’a verdi. O da sayısız ‘vay vay’dan sonra Prince’e uzattı. Bu arada ellerinin titrediğini, gözlerinin garip yumuşaklıkla örtüldüğünü hepsi gördü. Böylece, bu türde insanların beğeneceği tarzda yapıştırılmış olan fotoğraf, yani göğsünde bebeği ile bir kadın fotoğrafı, nasırlı eller arasında bir süreliğine dolaştı durdu. Şaşılacak şeyi henüz görmemiş olanların merakı iyice artmış, görenlerse içten bir sessizliğe gömülmüş, eski anılara dalıp gitmişlerdi. Onlar açlık sancısına, alçaklığın zalim pençesine, açıkta ya da sel baskınıyla birdenbire gelecek ölüme karşı durabilirlerdi; ne var ki, yabancı bir kadınla çocuğun hayali, her birini duygusallaştırmış, çocuklaştırmıştı.
       Yabancı, değerli definesini geri alırken;
       “Küçüğü hiç görmedim daha,” dedi. “Karımın yazdığına göre, erkekmiş ve şimdi iki yaşındaymış.”
       Fotoğrafa uzunca bir süre gözleri dikili kaldı, sonra ani bir hareketle kapattı saatin kapağını. Sırtını onlara döndü; ne var ki, tutmaya çalıştığı gözyaşlarının akışını gizlemeye yeterli çabuklukta değildi bu dönüşü.
       Malemute Kid, onu alıp bir sedire götürdü ve biraz yatıp uyumasını söyledi.
       Yabancı;
       “Beni tam saat dörtte uyandırın. Sakın daha geç olmasın,” dedi. Kısa bir süre sonra da, yorgunluktan bitkin düşenlerin uyuması gibi, derin soluklarla uyumaya başladı.
       “Allah var ya… Herif yiğit, yürekli!” dedi Prince. “Köpeklerle yüz yirmi beş kilometrelik yolculuktan sonra, üç saat uyu, ondan sonra yine yola çık. Kim bu adam Kid?”
       “Jack Westondale. Üç yıl önce işe koyulmuş. Bu süre içinde kütüğüne yazılan tek şey; bir beygir gibi çalıştığı ve başına hiçbir kötü işin gelmediği. Ben kendisini daha önce görmemiştim, ancak Sitka Charley bana onu anlatmıştı.
       “Onun gibi tatlı ve genç karısı olan bir adamın, başka yerlerde altı yıla denk düşen üç yılını, Tanrının bile ilgilenmediği şu bataklıkta geçirmesi ne kadar acı!”
       “Onun zoru hırs ve dik kafalılık; iki kez toprak çevirdi, ikisinde de başarısızlığa uğradı.
       Yabancının üzerlerindeki etkisi azalmaya başladığından, Bettles’ın gürültülü konuşması burada kesildi. Çok geçmeden de, kaba saba eğlence sırasında, tek düze yiyeceklerin yendiği ve zorlu geçen yılların anıldığı anlar geride kaldı, herkes birer köşeye kıvrıldı. Sadece Malemute Kid uyanık duruyor ve ikide bir telaşlı telaşlı saatine bakıyordu. Bir ara, büyük eldivenlerini, kunduz derisinden başlığını giydi ve kulübenin etrafında bir tur attı.
       Üzerinde karar kılınmış saati bekleyememiş, normal süreden on beş dakika önce konuğunu uyandırmıştı. Yabancı, kaskatı kesildiğinden, kendisini ayağa kaldırmak için bayağı ovuşturmak gerekti. Köpeklerini ayırıp kızağa koşmak ve yola çıkış hazırlıklarını tamamlamak için, ağır hareketlerle kulübeden dışarı çıktı. Herkes ona iyi yolculuklar ve kısa bir kovalamaca diledi. Bu arada, kutsama işini çabucak bitiren Baba Roubeau, kulübeye doğru koşarak geri dönüşün başını çekmişti. Bu o kadar şaşılacak bir şey değildi; çünkü hava sıcaklığı sıfırın altında kırk iki dereceye ulaşmışken, çıplak el ve kulaklarla dışarıda durmak pek akıl kârı değildi.
       Malemute Kid, kızak yolcularının takip ettiği ize ulaşıncaya dek onunla birlikte gitti. Orada, yabancının elini yürekten kavrayarak ona önerilerde bulundu.
       “Kızağın içinde elli kilo alabalık yumurtası bulacaksın,” dedi. “Köpekler, bu yiyecekle, yetmiş beş kilo balık yiyerek gidebilecekleri yere kadar gidebilirler. Belki sen umuyorsundur, ama Pelly’de köpekler için yiyecek bulamazsın.”
       Yabancı irkildi; bir an için bir şeyler söylemek istediyse de, yine de Kid’in sözünü kesmedi.
       “Five Fingers’a ulaşana dek, ne insan ne de köpekler için bir gram yiyecek bulamazsın; orası da, nereden bakarsan bak üç yüz yirmi kilometre uzaklıkta. Thirty Miles Creek üzerinde giderken gözlerini dört aç; delikler bulunabilir. Ha… La Barge’ın yukarısındaki büyük kestirmeden gitmeyi de unutma sakın!”
       “Olup biteni nasıl öğrendin? Haber benden önce ulaşmış olamaz, değil mi?”
       “Olup biteni bilmiyorum; üstelik bilmek de istemiyorum. Ne var ki, kovaladığın takımın hiçbir zaman senin olmadığını biliyorum. Bu takımı onlara geçen baharda Sitka Charley sattı. Ancak Sitka, seni bana dosdoğru bir adam olarak anlattı. Ben ona inanırım. Senin yüzünü gördüm; hoşlandım. Ve gördüm ki… Of be… Hadi canın cehenneme! Tuzlu suya ve o karına kavuşmak için yüksek yerlerden git ve de…”
       Bu arada Kid, büyük eldivenini çıkardı ve altın tozu kesesini dışarı çekti.
       “Olmaz, kalsın!” dedi öbürü. Malemute Kid’in elini kavrayıp hızla sıkarken, gözlerinden dökülen yaşlar yanaklarında buz tutmaya başlamıştı.
       “Öyleyse, köpeklere acıma; yürüyemeyecek hale düşenin hemen koşumlarını kesip at; yenilerini bulursan satın al ve her aldığının kilosu yirmi dolara bile gelse, ucuz aldım diye sevin. Five Fingers’den, Little Salmon’dan ve Hootalinqua’dan satın alabilirsin onları. Kendi ayaklarına da göz kulak ol; ıslanmasınlar. Sıfırın altında on sekiz dereceye kadar durmaksızın ilerle. Bundan aşağı düşerse, bir ateş yak ve çoraplarını değiştir.”
       Aradan on beş dakika geçmiş geçmemişti ki, çıngırak sesleri yeni gelenleri haber verdi. Kapı açıldı ve Kuzeybatı Toprakları Bindirilmiş Polis Gücü’nden bir polisle, onun ardı sıra, köpek sürücüsü iki melez adam içeri girdi. Westondale gibi bunlar da tam tekmil silahlıydılar ve çok yorgun görünüyorlardı. Melezler bu ülkede doğmuş olduklarından, yolculuğa katlanmaları kolay olmuştu. Ancak, genç polis pek bitkindi. Gene de, soyundan gelen dirençli dik kafalılık nedeniyle hızını kesmemişti; burnunun dikine giderken, yol üstüne devrilene dek de yavaşlamayacağı kesindi.
       “Ne zaman tüydü Westondale?” diye sordu polis. “Kendisi buraya uğradı, değil mi?”
       Aslında bu soru yersizdi; çünkü izler olup biteni açıkça gösteriyordu.
       Malemute Kid, Koca Jim Belden’in bakışlarını yakaladı. Beriki de işi sezinleyerek;
       “Eh işte, şöyle böyle… Epeyi oldu,” diye kaçamak bir yanıt verdi.
       “Bana bak adamım, konuş hadi,” öğüdünde bulundu polis.
       “Onu enselemeyi çok istiyor gibisin. Dawson’un oralarda ters bir iş mi gördü yoksa?”
       “Marry McFarlan’ın oradan kırk binlik bir vurgun vurdu; bunu bir sarrafa verip Seattle’da bozdurulmak üzere bir çek aldı; önüne geçilmezse, çeki bozdurmasına kim engel olabilir? Şimdi söyleyin bakalım; ne zaman tüydü buradan?”
       Adamlar, duydukları heyecanı dizginleyip bakışlarını donuklaştırdılar; çünkü Malemute böyle yapmaları gerektiğini belli etmişti. Bu yüzden genç polis de, karşısında hiçbir anlam taşımayan suratlar buldu.
       Uzun ve sert adımlarla Prince’e yaklaşarak, aynı soruyu ona da sordu. Kendi uyrukdaşının açık yürekli, istekli ve sabırsız yüzüne gözlerini diken Prince, büyük üzüntü duymasına karşın, konuyla hiç ilgisi bulunmayan bir karşılık verdi; o da izlediği yol güzergâhıyla ilgiliydi.
       Derken, polisin gözüne, yalan söyleyemeyecek biri, Baba Roubeau ilişti.
       “Bir çeyrek saat önce,” diye karşılık verdi papaz. “Ancak, hem kendisi, hem de köpekleri dört saat dinlenmiş durumda.”^
       “Demek on beş dakika önce çıkmış ve de dinlenmiş; Aman tanrım!” diyen polis, yarı yorgunluk, yarı düş kırıklığından bayılacak halde, sendeleye sendeleye uzaklaşırken, Dawson’dan on saatte buraya geldiklerini ve köpeklerde artık adım atacak güç kalmadığını mırıldanıyordu.
       Malemute Kid onu durdurdu ve zorla bir bardak dolusu punç ikram etti. Ancak genç adam, köpek sürücülerine ardı sıra gelmelerini söyleyerek kapıya doğru yöneldi. Ne var ki, kulübedeki sıcaklık ve dinlenme umudu, konup gidilecek türden değildi. Sürücüler, olanca güçleriyle ayak dirediler. Kid, onların eski Fransızcaya kaçan karma dillerini iyi biliyor ve konuşmalarını tedirginlik içinde izliyordu.
       Köpeklerin soluklarının tükendiği üzerine yemin ediyorlardı ki, fazla değil, bir buçuk kilometre ilerlemeden, özellikle Siwash ile Babette’in vurulup öldürülmeleri gerekebilirdi. Oysa bir süreliğine de olsa burada dinlenmek, herkes için iyi olacaktı.
       Polis, Malemute’e dönerek;
       “Bana ödünç olarak beş köpek ver,” dedi.
       Ne var ki Kid, olumsuz anlamda başını salladı.
       “Yüzbaşı Constantine adına beş binlik bir çek imzalayacağım. İşte belgelerim… Senin de gördüğün gibi, çek yazmam için bana yetki verilmiş bulunuyor.”
       Kid, yine sessiz kalmayı tercih etti.
       “Öyleyse, Kraliçe adına senden köpekleri istiyorum.”
       Kid, umursamaz bir gülümsemeyle, bakışlarını kendi silahlarında gezdirdi. Bunun üzerine, yetersizliğini anlayan İngiliz Atlı Polisi, tekrar kapıya doğru yöneldi. Ne var ki, köpek sürücüleri hâlâ inat ediyorlardı. Gözlerinden ateş püskürerek geriye döndü ve onların ne kalleşliklerini bıraktı, ne de beş para etmez herifler olduğunu. İki melezden yaşlı olanı; esmer yüzünde kor gibi parlayan gözlerle doğruldu ve kendisinin, önderi olan polis yere yıkılana dek yola dayanabileceğini ve o yıkıldıktan sonra seve seve karlara gömeceğini, ağır ve oturaklı sözlerle ona bildirdi.
       Genç polis, hiç de kendisinden umulmayacak bir dinçlik gösterisi ve olanca irade gücünü harcamasını gerektiren bir süreklilikle kapıya doğru yöneldi. Ancak, kulübede bulunanların hepsi, onun bu onurlu çabasını görmek ve gerçek değerini anlamakta geç kalmadılar. Genç adam, çektiği acının ve duyduğu yorgunluğun belirtilerini gizlemekte boşa çaba harcıyor gibiydi. Üzerleri buzlarla kaplı olan köpekler, kıvrılıp karlara uzanmışlardı; onları ayağa kaldırmak hemen hemen olanaksızdı. Zavallı yaratıklar, duydukları bıçak gibi keskin acıdan, kırbaç altında inlemeye başlamışlardı. Köpek sürücüleri de hayli kızgın ve acımasızdı; en baştaki Babette’i koşumdan ayırmadan, bir türlü yola koyulamıyorlardı.
       “Hem bir alçak, hem de yalancıymış!”, “Vay, vay! Kötü adamın tekiymiş!”, “Pis bir hırsız!”, “Bir Kızılderili’den bile kötü!” Kulübedekilerin tepelerinin attığı belliydi. Bu da, ilkin aldatılmış olmalarından; sonra, doğruluk ve dürüstlüğün bir insan için birinci erdem sayıldığı, kuzey yörelerinin çok keskin törelerinden ileri gelmekteydi.
       “Ve de aramızda, o ciğeri beş para etmez domuzun neler yaptığını bilen biri varken, adama yardım ettik!” Bütün gözler, bu cümle üzerine, Babette’i sarıp sarmaladıktan sonra doğrulan ve son birer kadeh için punç güğümünü boşaltan Malemute Kid’e çevrilmişti. Bakışlar suçlayıcıydı.
       O ise;
       “Soğuk bir gece çocuklar… Çok soğuk bir gece,” diye söze başladı. “Bugüne kadar sayısız iz takibinde bulundunuz; her biriniz bunun ne demek olduğunu bilirsiniz. Yaralı kuşa taş atılmaz! Siz sadece bir tarafın söylediklerini dinlediniz. Jack Westondale’den daha değerli bir adamla, ne siz, ne de ben bir sofrada yemek yemiş ya da bir battaniye altına birlikte uzanmış değiliz. Geçen güz, kırk bin dolar tutarındaki tüm altınını, İngiliz Kolombiyası’nda bir yer satın alması için Joe Castrell’e vermişti. Eğer vermeseydi, kendisi bugün bir milyonerdi. Ne var ki, Circle City’de kalarak ortağının işlerini yoluna koymaya çalışırken, Joe Castrell ne yapsa beğenirsiniz; McFarlan’in oraya gider, ipin ucunu kaçırır ve altın torbasını tümüyle yitirir. Kendisi de, ertesi gün karlar içinde ölü bulunur. Halbuki Jack bu kış karısının ve hiç görmediği oğlunun yanına gitmeyi tasarlamıştır. Polisin aldığı dediği paranın, ortağının yitirdiği kırk bin liraya denk olduğu umarım gözünüzden kaçmamıştır. Her neyse, o buradan gitti artık; peki ya sizler… Sizler bu konuda neler düşündüğünüzü söyleyin bakalım!”
       Kid, çevresindeki yargıçlara şöyle bir baktı, suratlarındaki yumuşamayı gördü ve sonra elindeki son punç tasını havaya kaldırarak;
       “Öyleyse, bu gece son kez içelim; şu soğuk gecede yolculuk etmekte olan adamın sağlığına içelim; azığı tükenmesin, köpekleri huysuzluk, kibritleri yanmazlık etmesin. Tanrı işini rast getirsin; geleceği mutlu olsun… Ve de…”
       Boşalmış tasların tokuşturulmasıyla çıkan gürültü arasında Bettles, Kid’in sözünü tamamlamasını beklemeden haykırdı:
       “Bindirilmiş Polis’e bozgun!”-

Alt Bilgi Notları:
(1) Punç: İngiliz yöntemine göre, çeşitli meyve suları ve alkol karışımıyla yapılan bir tür içki.
(2) Cizvit: İsa Derneği denilen bir Hıristiyan derneğinin üyesi.
(3) Alsas-Loren: Fransa ile Almanya sınırında, çekişmeli olan bölge.

(Yazan: Jack London-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi