İngilizler Böyledir İşte!..

       “İngilizler ne soğuk insanlardır bilemezsiniz! Böyle olmasına rağmen, sıcak operasyonların altından nasıl kalkarlar şaşar kalırsınız. Kendilerine özgü yaşayış tarzları vardır, düşünceleri farklıdır. Anglo-Sakson ırkının 21. yüzyıl versiyonudurlar. Titizdirler, düzenlidirler, ama sokak dövüşünde bile yumruklarını kurallarına göre kaldırırlar. Parklarda yürüyüş yapan İngilizlerin birbirlerini selamladıkları pek ilginç gelmese bile, aynı şeyi yanlarında yürüyen köpeklerin yaptığını gördüğünüzde şaşar kalırsınız!..”

       Sağlık müşavirimiz; ilerlemiş yaşına rağmen, ihtiyarlığın bir türlü iki kat yapamadığı uzun boylu bir adamdı. Yıllardır Londra’da aynı gö­revi yürütüyor, Türkiye’den resmi kanalla gelen hastaların, gerek İngil­tere’deki sağlık kuruluşlarıyla olan ilişkilerini, gerekse bu hastanelere ödenecek olan paraların transfer işlemlerini sürdürüyordu. Tabii bu arada ayrıca, bir sürü kendine özel görevi de bulunuyordu.
       Beyazlaşmış olan saçları, yüzüne ayrı bir güzellik ve asalet veri­yordu. Bir kere bakışları çok tatlı, güven verici, sesi de huyu gibi çok yumuşaktı. Tavır ve hareketlerinden, yüksek vasıflara haiz bir insan ol­duğu kolayca anlaşılıyordu. Gerçekten, ondan daha sempatik başka bir kimse tasavvur bile edilemezdi.
       “Nasıl arzu ediyorsanız öyle yapalım, Yılmaz Bey,” dedi.
       Hastaneden artık ayrılmak arzusundaydım. Tam otuz yedi gündür aynı odada, aynı yatakta yatıyordum. Düzenli olarak verdikleri birkaç ilaç alımı dışında, tıbben beni oraya bağlayan hiçbir bağ kalmamıştı.
       “Haklı değil miyim ama?” diyerek, konuya yeniden giriş yaptım. “Hastaneye günde 60 pound ödeniyor… Şaziment Hanım’ın evi hazır olana kadar, üç beş günlük de olsa, kendime şöyle 15-20 poundluk temiz bir otel bulabilirim, değil mi?”
       “Bu mümkün,” diye cevap verdi. “Ben, yarın sabahtan itibaren bu konuyla ilgilenirim, öğleye kadar da çıkış işlemlerinizi tamamlayabi­liriz. Size, sessiz ve sakin bir otel ayarlamaya gayret ederim.”
       “Güzel olur,” dedim. “Hiç olmazsa biraz olsun kafamı dinler, ha­nımın geleceği güne kadar az da olsa kendimi toparlarım.”
       Öyle de yaptık ve içinde tam 902 saat geçirdiğim hastaneden ertesi günü ayrıldık. Ayrılışım pek o kadar da şatafatlı olmadı. Eşyala­rımı toplamama, o gün nöbetçi olan Avustralyalı güzel bir hemşire yar­dım etti. Pakistanlı doktorum ise yanıma kadar gelerek, bir sürü tav­siyelerde bulundu ve son olarak, “Kesinlikle takla atmaktan uzak kala­caksın,” dedi. Ne demek istediğini pek anlayamadım ve doğrusu açık­lama yapmasını istemek de gururuma dokundu. Deli miydim ben bu yaştan sonra takla atacak?
       En son, koridorun bitiminde, merdiven yakınlarında, hasta odala­rını temizleyen şu Formozalı bayan ile karşılaştık. Ona;
       “Çang-çing-çong!” dedim. O da bana;
       “Çong-çing-çang!” diye cevap verdi.
       Bu selamlaşma tarzını ona ben öğretmiştim. Hoşuna gitmiş ola­cak ki, ne zaman desem, hemen karşılığını veriyordu. Allah selamet versin, çok iyi bir kadındı.
       Hastane yöneticisi Mr. Richard’ın elini sıkarken, adam en ufak bir duygusal tepki göstermedi. Sadece; “Hastanesinden memnun kalıp kalmadığımı” sordu. Ona;
       “Vücudumun yarısını burada bıraktığımı, artık kalan yarısı ile ida­re etmeye çalışacağımı,” söyledim. İnce dudaklarının arasından zoraki bir gülümseme peyda oldu.
       Sonunda ayrıldık… Arkamdan hiç kimsenin el sallamadığını bildi­ğim için, kafamı çevirip de bakmadım.
       Taksinin bizi bıraktığı, şehir merkezine yakın, dış görünüşü pek fazla modern olmayan, alnında, kuruluş tarihinin 1898 yılına kadar da­yandığını gösteren pirinç bir levhayı barındıran, bu kadar eski olduğu için de oldukça saygın sayılan bir otelin kapısında; uzun boylu, kamburu çıkmış, insan azmanı bir kapıcı tipi ile karşılaştık.
       Adamın, hani banyolara konulup da nemle büyütülen ve bu yüz­den aşırı boy atan bitkilere benzer bir hali vardı, ama kapı önünde, açık havada dura dura susuz kalmış ve ne yazık ki gövdesi, bükülen bir dal gibi eğilmişti.
       Tam kapıdan geçerken;
       “Lütfen ayaklarınızı siliniz,” dedi.
       İlk anda bu sesleniş, pek de ilgimi çekmediği için üzerinde durma­dım ve kapının önünde, genişçe yayılmış demir çerçeveli, büyük kırmı­zı paspasa bir iki darbe ile ayaklarımı sürttükten sonra içeriye girdim.
       Aman Allah’ım! İçeride çıt çıkmıyordu. Bir manastır yahut da bir sağırlar ve dilsizler okulu bile bu kadar sesiz olamazdı. Herhalde bu otelde konuşulmaz, fısıldaşılırdı.
       Otelin resepsiyon müdürü ya da teşrifat şefi sayılabilecek adam; öyle ne şişman ne zayıf, ne kısa ne uzun, ne ihtiyar ne genç, ne renkli ne sol­gun, ne neşeli ne üzgün, ne mağrur ne mütevazı, yani sizin anlayacağınız ne eksik ne de fazla bir kimseydi. Dikkati çekmeyen normal bir insandı işte.
       Fısıltılı sorularla ve yavaş hareketlerle kaydımı aldı. Onun bütün bu ağır ve rutin davranışlarından ve sanki bakırdan bir plaka kaplan­mış gibi en küçük bir kırışığı olmayan yüzünden anladığım kadarıyla, bu adam aslında kelimenin tam manasıyla uyuşuk bir insandı.
       İnsan onun yüzüne baktıkça; hiçbir hiddet, ihtiras, heyecan ve utanma gibi belirtileri bulamaz, bulsa bile bu belirtiler, onun kalp hare­ketlerine asla tesir etmez, yüzü de katiyen kızarmazdı.
       Sağlık müşavirimiz, dışarıda kendisini bekleyen taksiyi daha fazla bekletmek istemediğinden veda etmek durumundaydı. Onu taksiye ka­dar geçirdim ve ardından tekrar otele girerken, kapıcının;
       “Lütfen ayaklarınızı siliniz,” diyen sesini işittim. Bu kadarı da faz­laydı… Yine de duymamazlığa gelerek içeriye yöneldim.
       Resepsiyondaki görevli, fısıldar gibi;
       “Bir kasa kiralamak ister misiniz?” diye sordu.
       Ben de aynı şekilde;
       “Evet, lütfen,” diye, fısıltıyla cevap verdim. “Kasanızı görebilir miyim?”
       Bilirsiniz… Aslında bir kasa kiralamak demek, bu kasanın içine yüklüce birkaç deste dolar veya mücevher koymak demektir. Benim gibi bir garibanın dolarlarla veya mücevherlerle ne işi olabilir?
       Kiralamamı istedikleri kasa, klasik şifreli kasalardan biriydi. Kilitte dört harf vardı. Yani rakam değil, harf kombinezonu esasına dayanı­yordu. Tarafımdan seçilecek dört harfli bir kelime, aşağı yukarı dört yüz bin kelimelik bir harf grubu arasından aranacak ve meraklı bir hırsızın bu kelimeyi arayıp bulması için milyon kere milyon şifre kilidini çevir­mesi gerekecekti.
       Kasa işimi görürdü, içine koymayı düşündüğüm birkaç kıymetli evrak ve özel notlarım, gözlerden ırak bir şekilde burada, hiç olmazsa üç beş gün güvende olabileceklerdi.
       “Umarım otelimizden memnun kalırsınız,” diye fısıldayan adam, bu­nu söyler söylemez, küçük parmağının ucu ile hafif bir tıkırtı yaptı. He­men aynı anda, yukarıya çıkılan merdiven sahanlığının kırmızı halılar­la kaplı taşları üzerinden çok hafif ayak sesleri yavaşça kaydı. Tahta döşeme üzerinde yürüyen bir fare, ancak bu kadar ses çıkarabilirdi.
       Gelen kişi, tahmin ettiğiniz gibi bir “bell-boy” değil, bir “bell-man”di! Sivri kafası, uzun ve çekik yüzü, sarımtırak dağınık saçları, yu­varlak gözleri, üzerine yarım düzine kadar gözlüğün kolayca yerleştiri­lebileceği gayet uzun burnu, kepçe kulakları, balıkçıl kuşunu andıran boynu, değnek gibi ince bacakları üzerinde zorlukla dengesini sağla­yabildiği sıska gövdesi ile tam bir “old bell-man”di!
       Adamın yanında; davranış bakımından, buradaki mevcut tipler­den hiç de aşağı kalmadığını gördüğüm “Buldog” marka bir köpek du­ruyordu. Son derece çirkin yüzlü, biçimsiz vücutlu ve çarpık bacaklı olan köpeğin, otelin giriş salonunu kendince nazik bir tarzda dolaşma­sı ve bana şöyle bir bakması bile mevcut sessizlik ve sükûneti değiştir­meye kâfi gelmedi. Bulunduğu ortama gayet güzel uyum sağlamış olan bu yaratığın halinde; aşırı bir temkin, kafasında çözemediği bin bir düşünce ve ayaklarının altında pamuk varmış gibi geldi.
       Kendi kendime; “Acaba yanlışlıkla başka bir yere, ne bileyim Ortaçağ’dan kalma bir hortlaklar şatosuna falan gelmiş olmayayım,” diye düşünüyordum. İnanın bu binanın; hiçbir kapısı gıcırdamıyor, camları, döşeme tahtaları, dolapları, koltukları tıkırdatmıyor, çalışanları, birer gölge gibi hareket ederlerken en ufak bir gürültü çıkarmıyorlardı. Her şey ne kadar sessiz, ne kadar sakindi. Burasını, bir sükûnet mabedi olarak tanımlamak daha doğru olacaktı.
       Old bell-man, bavulumu ve el çantamı odama doğru çıkarmaya yeltendiği sırada, o gün çıkan haftalık bir dergiyi almadığımı hatırlaya­rak sokağa çıkmak istedim. Dışarıda gözüm gönlüm açılmış, sanki dün­yam değişmiş gibiydi. Bir an için tüm sıkıntılarımı unutmuş gibi oldum.
       Mutluydum, sevinçliydim! Hatta bu sevinç duygusuyla, dönüşte bana kapıyı açan kapıcıya bile ufak bir bahşiş vermekten kendimi alama­dım.
       “Thank you, sir! Lütfen ayaklarınızı siliniz!”
       Aaa! Bu adam tam bir manyaktı ya da başka bir dünyada üretimi yapılmış, fiziki görünüşü oldukça eskimiş de olsa, bilgisayarının bir bölümü hâlâ çalışan bir robottu…
       Sinirimden odama çıkmayarak kendimi bir koltuğa attım. Bir taraf­tan elimdeki dergiyi karıştırıyor, diğer taraftan da, donuk bir heykel gibi resepsiyonda dikilen adamı gözlüyordum.
       Sürekli giydiğini tahmin ettiğim zarif siyah elbisesi altında bu adam; o hiçbir şeyi yıpratmayan ama kendisi de yıpranmayan tipik bir İngiliz erkeği görüntüsünü veriyordu.
       Yavaş yavaş sükûnet bulmama rağmen, şeytanımın dürtmesiyle ayağa kalktım ve son bir deneme için, ufak adımlarla sokak kapısına doğru yöneldim. Kapıyı açarak dışarı çıktım; sonra, sanki birden bir şey hatırlamış gibi tekrar gerisin geriye döndüm.
       “Lütfen ayaklarınızı siliniz!”
       Artık kararımı vermiştim. Değil burada üç beş gün kafa dinlemek, deli olmak işten bile değildi. Ben günde bilmem kaç defa dışarı çıka­cağım, bu tarih öncesi yaratık bana her seferinde;
       “Lütfen ayaklarınızı siliniz,” diyecek!
       İçimden; “Merak etme dostum,” dedim. “Britanya arazisi üzerinde yürüdüğüm süre zarfında, o meşhur çamurunuzla kirlenen ayaklarımı, ülkenizi terk ederken büyük bir zevkle sileceğim!”
       Sonra dosdoğru resepsiyona yönelerek; “Otelden ayrılmak iste­diğimi ve eşyalarımın dışarıya çıkarılmasını,” söyledim. “Lütfen!” de­meyi de unutmadım.
       Yaa… Klasik İngiliz tipleri böyledir işte! Onlar;
       Kalbini genç bir kıza açmak ve hislerini dile getirmek için, bin­diği geminin mutlaka İngiliz karasularına girmesini bekleyen…
       Bütün iyi meziyetlerine rağmen, ömürlerinde hiç gülmemiş ve bundan sonra da hiç gülmeyecek olan…
       Evinden işyerine ya da üye olduğu kulübe yürüyerek giderken, her seferinde altı yüz altmış bir kez sağ, altı yüz altmış iki kez sol adı­mını atan… Her ne kadar nazik ve vakur davranıyor görünürlerse de, bol bol küfür eden, ama ilk pazar, bu küfürleri nedeniyle günah çıkartan…
       Yaptığı iş ne olursa olsun, herkesin kendisine ve işine saygı duymasını ve kibar davranmasını isteyen insanlardır ve kışkırtılmazlarsa kimseyi ısırmazlar!(*)

(*) Aslında bu teşhisi, oteldeki dördüncü yaratık için yaptım. Kimsenin üstüne alınması gerekmez… Öyle değil mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir