Hayat Suyu, Güzel Ağacı, Konuşan Kuş

H

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Çok eski çağlarda, İtalya’nın bir kentinde üç erkek ve bir de kız kardeş yaşarmış.
       Anne ve babaları çoktan ölmüş olan bu çocuklar, çok da fakirlermiş.
       Bir gün, en büyük erkek kardeş diğerlerini çağırıp onlara şunları söylemiş:
       “Kardeşlerim, görüyorsunuz çevremizdeki her aileden daha fakir bir durumdayız. Eğer bir çaba göstermezsek, ömrümüzün sonuna kadar böyle kalacak; çocuklarımızın da yokluk içinde büyümelerine sebep olacağız. Ama eğer el ele verip hep beraber çalışmaya başlarsak, çok para kazanır ve kısa zamanda mal mülk sahibi oluruz.”
       Daha küçük yaşlarda olan erkek ve kız kardeşler, ağabeylerinin bu sözlerini can kulağı ile dinlemiş ve doğrulamışlar. O günden itibaren de dört kardeş, bütün güçleri ile çalışmaya, para kazanmaya başlamışlar. Her biri bir işe atılmış. O kadar büyük bir istek ve azimle çalışmışlar ki, üç yılın sonunda oldukça zengin bir duruma gelmişler. Eski evlerini yıktırıp yerine kocaman bir saray yaptırmaya başlamışlar. Bir taraftan da çalışmaya devam ediyorlarmış. Bütün kent halkının gözü dört kardeşe dikilmiş. Yaptırdıkları saray günden güne yükselmeye başlamış. Kazandıkları paranın hepsini, değerli mermerlere, en iyi yapı malzemesine ve en güzel eşyaların alımına harcamışlar.
       Aradan üç yıl daha geçince, saray tamamlanmış. Her tarafı en iyi şekilde döşenmiş. Kardeşler yeni evlerine taşındıkları gün, kentin bütün bilgin kişilerini davet edip evlerini gezdirmişler.
       Görenlerin hepsi, sarayı çok beğeniyor, “Bundan daha güzel bir yapı görmedik. Eşyaları da çok değerli ve güzel malzemeden yapılmış. Odaları geniş, bahçesi ağaçlı ve aydınlık; havuz ve çeşmeleri bol,” tarzı sözler söyleyerek ayrılıyorlarmış. Hiç kimse sarayın bir eksikliğini bulamamış. Yalnız yaşlı ve çok gezip görmüş bir ihtiyar, her tarafı dolaştıktan sonra demiş ki:
       “Çocuklar, sarayınız çok güzel… Güle güle oturun. Ama bir eksiği var. Bu kadar güzel bir sarayda, bir güğüm dolusu Hayat Suyu, bir Güzel Ağacı fidanı ve bir de Konuşan Kuş’un bulunması gerekirdi…”
       Büyük kardeş merakla sormuş:
       “Sözünü ettiğiniz bu şeyler nedir? Ne işe yararlar?”
       İhtiyar açıklamış:
       “Hayat Suyu, içen insanlara uzun ömür ve sağlık verir. Güzel Ağacı’nın bulunduğu evde yaşayan herkes güzel olur. Konuşan Kuş ise en zor durumlarda bile insana akıl verir.”
       Büyük kardeş daha büyük bir merakla sormuş:
       “Peki, ama bunları nereden bulabiliriz?”
       İhtiyar adam kaşlarını çatarak;
       “İşte işin zor tarafı burada,” demiş. “Söylediğim şeyler, buradan bir aylık yolda bulunan kara bir dağın tepesindedir. Çok sayıda kişi, o dağa çıkıp Hayat Suyu’nu almak istedi. Fakat kimse başaramadı. Üstelik gidenler bir daha geri dönmediler. Beni dinlerseniz varsın sarayınız eksik kalsın, kendinizi tehlikeye atmaya değmez!”
       Büyük kardeş karşılık vermiş:
       “Bundan altı yıl önce, biz yoksul ve fakir dört yetimdik. Hepimiz el ele verip çalıştık ve gördüğünüz sarayı yaptırdık. Çalışmakla yapılamayacak şey olmadığını bütün kent halkına göstermek istiyoruz. Onun için Hayat Suyu’nu, Güzel Ağacı’nı ve Konuşan Kuş’u da sarayımıza getireceğiz.”
       İhtiyar adam, delikanlının bu sözlerini ve kararlılığını beğenmiş. Onun sırtını sıvazlamış:
       “Aferin oğlum,” demiş. “Haklısın… Çalışmakla yapılamayacak hiçbir şey yoktur. Gidip sözünü ettiğim şeyleri de alın. Sarayınız daha değerli olsun. Ama çok dikkatli olun, çünkü bu sefer çok zor bir işe atılmış olacaksınız. Size bir bıçak vereceğim. Hayat Suyu’nu getirmeye giden kardeşinizin başına bir felâket gelirse, bu bıçağın parlak çeliği kırmızı bir renk alacaktır. Tanrı yardımcınız olsun!”
       Bunları söyledikten sonra, yaşlı adam onlara bir bıçak verip uzaklaşmış. Bıçağı kız kardeş almış. Ertesi gün büyük kardeş, atına binip Hayat Suyu’nu aramak için yola koyulmuş.
       Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… Sonunda kapkara dağı uzaktan görmüş. Yorgunluğunu unutup daha büyük bir hızla yoluna devam etmiş, ama dağa yaklaşınca bir de bakmış ki atıyla dağa tırmanmanın olanağı yok… Çünkü yamaçlar hep kayalar ve taşlarla kaplıymış.
       O sırada oradan geçen bir ihtiyar adamı durdurup sormuş:
       “Dede, bu dağa nereden çıkılır?”
       İhtiyar, genç adama acıyarak bakmış:
       “Evladım, o dağa çıkıp da ne yapacaksın? Gördüğün gibi her tarafı taşlarla kaplı… Üstelik dağın üstü tehlikelerle doludur. Gel vazgeç!” demiş.
       Büyük kardeş ısrar etmiş:
       “Dağın tepesine kadar çıkmam gerekiyor. Orada Hayat Suyu, Güzel Ağacı ve Konuşan Kuş varmış. Onları alıp yeni yaptırdığımız saraya götüreceğim.”
       İhtiyar adam delikanlıya nasihat etmiş:
       “Mademki bu kadar kesin karar verdin, o halde dağa çıkarken şu sözlerimi unutma… Tepeye yaklaştığın sırada, yolun iki tarafında insan kafası büyüklüğünde taşlar göreceksin. Bu taşlara sakın bakayım deme! Sen yürüdükçe arkandan alay eden, kahkahalarla gülen, ağlayan, bağırıp çağıran sesler duyacaksın. Hiç birine karşılık verme. Ne duyarsan duy, başını çevirip de arkana bakma. Eğer bakarsan, sen de o taşlardan biri haline gelirsin. Bakmaz da tepenin en üstüne kadar çıkarsan, aradıklarını orada bulacaksın.”
       Delikanlı, ihtiyar adama teşekkür edip ayrılmış. Atını oradaki bir ağacın dalına bağlamış. Dağın yamacına doğru yürümeye başlamış. Tepeye yaklaştığında, insan kafası büyüklüğünde taşları görmüş. Taşlar sessiz ve hareketsiz duruyor, fakat genç adam yanlarından geçer geçmez hemen dile gelip bağırmaya çağırmaya başlıyorlarmış. Her adım attıkça artan gürültülü seslere aldırmadan, büyük kardeş tepeye doğru yürümesine devam etmiş. Ancak öyle bir an gelmiş ki, gülen, ağlayan, bağırıp çağıran sesler o kadar çoğalmış ki dönüp arkasına bakmaktan kendini alamamış. Aynı anda, zavallı genç, taş olup yolun kenarına yuvarlanıvermiş.
       Dört kardeşin en küçüğü olan kız, her saat başında bilgin ihtiyarın verdiği bıçağa bakmayı ihmal etmiyormuş. Bıçağın parlayan çeliğini gördükçe de seviniyormuş. Ama o gün, birdenbire o parlak çeliğin kızıl bir renk aldığını fark etmiş. Hemen ağlayarak durumu bildirmek için erkek kardeşlerine koşmuş. Olanları anlatmış.
       Ortanca kardeş demiş ki:
       “Ağabeyimin kaldığı yerden ben devam edeceğim. Kara dağa gidip Hayat Suyu’nu, Güzel Ağacı’nı ve Konuşan Kuş’u getireceğim…”
       Bunları söyler söylemez atına atlayıp yola çıkmış.
       Az gitmiş, uz gitmiş… Dere tepe düz gitmiş. Sonunda o da ağabeyi gibi dağın eteklerine yaklaşmış. Aynı ihtiyarı görüp onunla konuşmuş. İhtiyar ona da aynı öğütleri vermiş.
       Ortanca kardeş, atını ağabeyinin atının yanına bağlayıp dağa tırmanmaya başlamış. Tam tepesine yaklaştığı zaman, insan kafası büyüklüğündeki kapkara taşlar arkasından gülmeye, ağlamaya, bağırıp çağırmaya başlamış. Delikanlı içinden gülerek yoluna devam etmiş. Ancak her adımda artan sesler, biraz sonra o kadar dayanılmaz bir hale gelmiş ki, dönüp arkasına bakmaktan kendini alamamış. O da hemen taş kesilip ağabeyinin yanına yuvarlanmış.
       Bu sırada bıçağa bakmakta olan kız kardeş, kızıl rengi görür görmez ağlayarak küçük ağabeyinin yanına koşmuş. Olup bitenleri anlatmış.
       Küçük kardeş ayağa fırlayarak;
       “İki ağabeyimin gittiği yere ben de gideceğim. Hayat Suyu’nu, Güzel Ağacı’nı ve Konuşan Kuş’u buraya getireceğim,” diyerek yola çıkmış.
       Küçük kardeş de uzun bir yolculuktan sonra o kara dağın eteklerine ulaşmış. İhtiyar adam ile o da karşılaşmış, konuşmuş ve öğütlerini can kulağı ile dinlemiş. Atını iki ağabeyinin atlarının yanına bağlamış, sonra dağa tırmanmaya başlamış. Dağın tepesine yaklaşıncaya kadar, tüm kahkahalara, ağlamalara, bağırıp çağırmalara aldırmamış. Ama son anda, iki ağabeyinin seslerini de diğer seslerin arasında duyunca, birden başını çevirmiş. Aynı anda da taş kesilip onların yanına, yolun kenarına yuvarlanıvermiş.
       Kız kardeş, elinden hiç bırakmadığı bıçağın bir kez daha kızıl renge büründüğünü görünce yerinden fırlamış. Evdeki hizmetçilere şöyle demiş:
       “Ağabeylerimin her üçü de Hayat Suyu’nu aramak uğruna canlarını verdiler. Ben de onların peşinden gidiyorum. Eğer başarabilirsem, hem onları kurtarmaya hem de Hayat Suyu’nu, Güzel Ağacı’nı ve Konuşan Kuş’u alıp dönmeye çalışacağım. Başaramazsam, ben de onlar gibi dağda kalacağım. Şu bıçağa iyi bakın; eğer bir gün bıçağı kızıl renkte görürseniz, bilin ki ben de öldüm. O zaman saray da, içindeki eşyalar da sizin olsun. Nasıl isterseniz öyle kullanın…”
       Hizmetçiler, hem küçük hanımlarını hem de efendilerini çok severlermiş. Genç kızın söylediklerinden büyük üzüntü duymuşlar. Gözyaşları içinde demişler ki:
       “Biz ne saray, ne de servet istiyoruz. Sizin sağlıkla gidip kardeşlerinizi kurtarıp gelmenizi bekleyeceğiz. Bütün zamanımızı sizin için dua ederek geçireceğiz… Tanrı yardımcınız olsun!”
       Böylelikle genç kız da yola çıkmış. Kara dağın eteğinde ihtiyar adama rastlamış, onunla konuşmuş. Öğütlerini can kulağıyla dinlemiş. Sonra atını ağabeylerinin atlarının yanına bağlayıp dağa tırmanmaya başlamış.
       İnsan kafası büyüklüğündeki taşlar, genç kızın da arkasından gülmeye, ağlamaya, alay etmeye, bağırıp çağırmaya ve korkunç gürültü çıkarmaya başlamışlar. Ama genç kız kararlıymış; dişini sıkmış, kulaklarını tıkamış. Başını çevirip arkasına bakmamış. Tepenin son noktasına yaklaşırken, ağabeylerinin de seslerini, yalvarmalarını duymuş. Yine de aldırmayıp yoluna devam etmiş. Sonunda, içinde Hayat Suyu bulunan bir pınarın başına gelmiş. O sırada bütün duyduğu sesler ortadan kalkmış.
       Genç kız eğilip elindeki güğümü Hayat Suyu ile doldurmuş. Pınarın yanında dikili duran Güzel Ağacı’ndan bir fidan koparmış. Aynı ağacın bir dalına tünemiş bulunan Konuşan Kuş’u yakalayıp bir kafese koymuş. Sonra dönüp geldiği yoldan aşağı inmeye başlamış. Ağabeylerinin taş kesildiği yere gelince, bir ara kızın ayağı kaymış ve birkaç damla su, taşların üstüne dökülmüş. O anda üç delikanlı da eski hallerine dönmüşler. Üçü de kız kardeşlerini başarısından dolayı kutlamışlar. Hep birlikte tekrar dağa tırmanıp, Hayat Suyu pınarına giderek güğümlerini suyla doldurmuş ve yol üzerindeki tüm taşların üzerine birer ikişer damla serpmişler. Bütün taşlar, çok geçmeden canlanıp insan haline dönmüşler. Dört kardeş neşeli şarkılar söyleyerek dağdan inip atlarına binmiş ve evlerine dönmüşler.
       Kent halkı, hemen saraya koşup dağdan getirdiklerini görmek istemişler. Bu haber, kralın oğlu ile üç kızının da kulaklarına gitmiş. Prens ve prensesler, hemen süslü arabalarına binip bizimkilerin sarayına gelmişler. Gördüklerinden o kadar etkilenmişler ki, o kadar memnun olmuşlar ki sormayın! Ama her şeyden öte, en güzeli, birbirlerini tanımak olmuş. Aralarında o gün başlayan dostluk ve arkadaşlık, kısa zaman sonra beğeni ve sevgiye dönüşmüş. Kral da onları evlendirme kararı almış. Hep birlikte mutlu olmuş ve ömürlerinin sonuna kadar mutluluk içinde yaşamışlar.
       Çalışan insanların, isterlerse her istediklerini elde edebileceğini hiç unutmamışlar…

(İtalyan Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi