Küçük Adamın Önlenemez Yükselişi (1)

K

       “Genellikle edebî eserlerde, okuyucuya bir şeyler aktarılmak ya da ima edilmek istendiğinde, bir simge seçilir ve bütün kurgu bu simgenin etrafında döner durur. Bizimki ise öyle değil! Bizim ‘küçük adam’ simgesi, simge değil, basbayağı gerçeğin ta kendisi! Konuyu dikkatle okuyan medya mensubu arkadaşlar, bu metinden bomba gibi on metin çıkarırlar ama onlar da kitabın tamamını okumuyorlar ki canım; başından bakıp geçiyorlar. Ya zamanları yok ya da bir yerleri korkudan pıt pıt atıyor!..”

       Vakfın “Evrensel Hizmet” anlayışını benimsemeyenler, hiçbir kademede çalışamazlar.
       Evrensellikten kasıt “Dinini doğru öğrenmek ve işini en iyi yap­mak” temel ilkelerine bağlı olmaktır.
       Halen yönetici durumunda olanların bu konuda eksiklikleri var­sa, yoğun kurslardan geçirildikten sonra işlerine devam edebilirler.
       Tüm çalışanlar, ekonomik ve sosyal yönden kendilerini yenile­meye başlamalıdırlar.
       İhtiyaç olan üretim araçlarının oluşturulması için, müesseseleş­me çalışmalarına katılmaya hazır olmalıdırlar.
       Müesseselerin dayanışma ve yardımlaşmasını, medeniyetin kaçınılmaz gerekçesi bilmelidirler.
       Zorluklara talip olmalıdırlar.
       Mücadelede “Süreç” kavramını kavramalıdırlar.
       “Önce birlikte çalıştığı arkadaşını düşünme” felsefesini yaşa­malıdırlar.
       Müessese taassubu göstermemelidirler.
       Ekip çalışmasını benimsemelidirler. Ekipten kasıt ise; iman-itaat ve istikrar ölçülerine göre vasıflanmış, istişare-karar ve uygulama yöntemine göre üretmeye çalışan insan grubudur.
       Her yönetici, yönettiği insanlarla haftalık istişare toplantısı yap­manın kaçınılmazlığını kavramalıdır. İstişareden kasıt ise; görülecek bir hizmeti dünya görüşü olarak benimseyen insanların, konuları ile ilgili olayları tahlil edip birlikte kavramaları durumudur.
       İstişareye bütün çalışanların katılmasını sağlamak, yöneticile­rin, birinci derecede de yönetim ve yürütme kurulu başkanının görevi­dir.
       İstişarede bireysel irade, icraatta emir ve komuta sistemi ge­çerlidir. Emir ve komutadan amaç ise; istişare edilen konunun alınan kararlar doğrultusunda uygulanmasında, hiyerarşik çizgi değiştirilme­den işin bitirilmesidir. Başka bir deyimle, icraat esnasında istişare ya­pılmaz.
       Yönetim kurulu üyesi, icraat esnasında hiyerarşik düzene mü­dahale edemez.
       İkili görüşmeler, sonuçları ile birlikte geçersizdir.
       Personel alımında “işin ehli olma” esastır.
       Beşeri münasebetler kursundan geçirilmeden personelin “ka­lıcı personel” statüsüne alınması kabul edilemez.
       Vakıfta yalnız, vakfın amaçlarını kabul edenler çalıştırılabilir.
       Vakıf, hizmetleriyle bir bütündür. Vakıf yöneticilerinin ve çalı­şanlarının güçleri ölçüsünde, Vakfın başlattığı her hizmete katılmaları esastır.
       Aynı amaçla çalışan “Kardeş Vakıflar” ile ilişkilerde de tüm pren­sipler geçerlidir.
       Vakıfta çalıştırılmak üzere alınacak kişiler için yapılacak müla­kat; Vakıf başkanı veya tayin edeceği kişi, ilgili müessesenin sorumlu­su, eğitim işlerine bakan yönetim kurulu üyesi ve yönetim kurulunun uygun gördüğü bir dördüncü kişiden oluşan jüri tarafından yapılır. Mülakatı kazananlar üç gün süreyle beşeri münasebetler kursuna ka­tılır. Kurstan kasıt; ahlâk kurallarını uygulaması, sosyal ilişkilerde yete­neği, telefonla konuşmada davranışı, gelenleri karşılamada aktivitesi, Vakfı tanıtma azmi, devlet daireleri ile ilişkilerde yeteneği, ailevi gö­revlerindeki tutumu, dinini doğru bilme düzeyi, işini meslek edinme ka­rarlılığı ve evrensel düşünebilme yeteneğini geliştirme azminin gelişti­rilmesidir. Beşeri münasebetler kursunda başarılı görülenler, bir aylık deneme süresinden sonra tekrar aynı jüri ta-rafından mülakata alınarak asaletinin tasdiki tavsiyesi yapılabilir.
       Evlilik, askerlik, Vakıftan ayrılma, ölüm, doğum gibi konularda, her kademede konu ile ilgili kişi veya personelin durumu, özel gün­demde görüşülür ve gerekenin yapılmasına istişare ile karar verilir.
       Vakfın hizmet anlayışına karşı olan personelle ilgili şikâyet söz konusu ise, özel bir gündemle en geç bir hafta içinde yönetim ku­rulunda görüşülür. Karar ilgiliye gerekçeli olarak en geç 15 gün içinde tebliğ edilir. Şikâyetçinin en az iki kişi olması şarttır.
       Her yeni çalışma için proje, fizibilite, finans kaynağı hazır­lanarak yönetime teklif yapılmalıdır.
       Yönetim kurulunda olanlar, yapabilecekleri bir görevi isteye­bilirler. Yönetim kurulu dışında olanlara ise, görev ancak yönetim kuru­lu tarafından verilebilir.
       Tüm ücretler, yılda iki kez özel yönetim kurulu gündeminde belirlenir. Ücretler, üretim gücü, emek sarfı, zaman ayırma, evlilik, ço­cuk sayısı, mal bildirimi, çocukların okul durumu gibi özellikler göz önünde tutularak belirlenir.
       Yönetim kurulu üyelerine ücret verilmez.
       Hanımlarla ilgili toplantılara rağbet etmemenin ve katılma­manın gerekçesi mutlaka bilinmelidir.
       Yönetim kurulunun özel izni olmaksızın benzeri kurumlarda görev alanların, yönetim kurulu üyeliğinden azledilmesi gerekir.
       Personelin sicil dosyaları, merkezde, genel sekreter tarafın­dan tutulur.
       Vakıfların herhangi bir müesseseye sermaye ve yönetim hak­kı olarak ortaklığı % 51 hissenin altında olamaz.
       Vakfın % 51 hisseyle ortak olduğu herhangi bir müesseseye, Vakıf yönetiminde bulunan şahısların ortaklığı mümkündür.
34-
33’üncü maddenin aksine durumlarda, yönetim kurulu üyesi, ya yönetim kurulundan ayrılmalı, ya da hisselerini yakınları dışındaki üçüncü şahıslara devretmelidir.
       Küçük Adam, yukarıda tam metni verilen genel prensipleri benim­seyerek, çoğunluğunu hekimlerin oluşturduğu vakfa, daha okul döne­minin başlangıcında adımını atmış ve hemen o gece, kendisine öğre­tildiği veçhile ilk “Akşam Namazı”nı kılmıştı.
       Altı uzun yıl süren yurt ve okul hayatı çabucak geçmişti. Bu dö­nem zarfında ve daha sonra Genel Cerrahi uzmanlığını elde ettiği ta­rihe kadar çalışmış çabalamış ve büyük zamanını; kimi bayramlarda koyun derisi toplamak, kimi toplanan bu derileri, kelle, ayak, barsak ve işkembeleriyle birlikte sakatatçılara pazarlamak, kimi de esnaftan mak­buz karşılığı karşılıksız yardım talep etmekle geçirmişti. Boş kaldığı zamanlarda tıp kitaplarını karıştırdığı da oluyordu tabii.
       Gösterdiği başarı Vakıf yöneticilerince takdir edilmiş olacak ki, onu en büyük şehrin şube başkanlığına getirmişlerdi. Keyfi gıcırdı… Gerçi, yaşı ne kadar hızlı ilerlerse ilerlesin, hangi konuma yükseltilmiş olursa olsun, o yine vazifelerini aksatmış değildi. Erkenden kalkıyor ve “Sabah Namazı”nı kıldıktan sonra mutat işine devam ediyor, boş kal­dığı zamanlarda da hekimlik mesleğini yürütüyordu.
       Bulunduğu şehir, pek kalabalık bir şehirdi. Ortaya koyulan kapital­lerin büyüklüğü onun gözünü açmıştı. Kapitalizmin gücü ile İslamiyet’in coşkusunu birleştirebilirse –ki bunu herkes yapıyordu– kim bilir ne muazzam bir şey olur, hem bu şekilde nabza göre şerbet vermek daha kolaylaşırdı. Bunu daha önce Konyalı bir kimya öğretmeni yapmamış mıydı? Üstelik kendisi doktordu. Hem de uzman bir doktordu. Gerçi, vakıf çalışmalarından bir türlü fırsat bulup özel bir sünnet dahi yapa­mamıştı, ama insanlarla diyalogu iyiydi. O, İslami kapitalizm kurallarını işletecek ve kendi imparatorluğunu yine kendi kuracaktı.
       Ancak, halen bağlı olduğu vakıftan nasıl ayrılacaktı? Bu, önündeki en büyük engeldi. “Öğle Namazı”nın son iki rekâtında hep bunu düşü­nüp durmuştu. Bir çare bulmalı ve kendisini yıllardır sıkı bir çembere almış olan bu bağlardan kurtulmalıydı.
       Oraya buraya koşturdu, sağa sola danıştı, hukuk müşaviri, mali müşavir, hatta profesyonel rehberlik hizmetleri veren kişilerle görüştü; sonunda, % 96 hissesi şahsına ait olan bir şirket kurdu. Şirketin serma­yesini asgari düzeyde tuttu, neme lâzım. İlk başlarda fazla masraf yap­maya gerek yoktu.
       Diğer ortaklar, % 1’er hisse ile ödüllendirilen dört yeni hekim ada­yıydı. Onları ortak almakta hiçbir sakınca görmemişti. “Daha palazla­nana kadar uzun yıllar geçmesi gerekli… Gün ola, harman ola… Ba­karız çaresine,” diye düşündü.
       Bir ay kadar sonra, tam “İkindi Namazı”nı icra ettiği sırada, özel ulak postacı tarafından getirilen “Görülen lüzum üzerine vakıftan uzaklaştırıl­dığı ve her türlü maddi ve manevi ilişki-sinin kesildiği,” yazısını aldı. Ni­hayet vakıftan kovulmuştu. “Yarabbi şükür!” diyerek, dört rekât da “Şükür Namazı” kıldı.
       Yapacağı işleri çoktan kafasında planlamıştı. Önce; yurtdışı ile irtibatlı ve bilhassa Milli Görüş Teşkilâtı ile iltisaklı olan çevrede boy gösterdi. Bu çalışma hayli uzun sürdü. Artık, bulunduğu şehrin bütün etkin hacı hoca takımı ile tanışıyor, onları sık sık ziyaret ediyor, yarat­tığı muhtelif vesilelerle onları ağırlamaktan ya da ücretsiz muayene etmekten büyük zevk alıyordu. Sonunda, birçoğundan icazetini aldı. Artık Avrupa’ya gönül rahatlığıyla açılabilirdi.
       Günü geldiğinde; çantasını hazırladı, en yakın kırtasiyeciden on bir ortalı, kareli bir defter aldı. Aslında daha kalın bir defter istemişti, ama kırtasiyecide o sırada daha kalın bir defter yoktu. Defteri şöyle bir evirip çevirdi, sayfalarını karıştırdı. Her bir sayfasına, ayrı bir orta­ğın ismini yazacağını düşündü… Üüüf! diye keyiflendi…
       “Yatsı Namazı’nı Köln Havalimanı’nın bir köşesinde, küçük bir gazete üzerinde kıldı. Aslında namaz faslı biraz uzun sürmüştü. On rekâtın üstüne, üç de “Vitir Namazı’nı kılarken, önünden geçen ve ona bakıp gülümseyen minimini etekli Japon hostesler yüzünden duaların sırasını karıştırmış, sonra ne olur ne olmaz diyerek, yeniden “Sehiv Secdesi”ne durmuştu.
       Verilen icazetler de, en baba kişiler tarafından verildiği için, derhal kabul görmüş ve bu “Allah yolunda hizmet etmek için kapitale ihtiyacı olan Müslüman kardeşimizin para toplayabileceğine,” dair fetva en yetkili kişiler tarafından verilmişti.
       Eğer bu fetvayı alamamış olsaydı, üzerine soğuk bir mineral water-maden suyu içip, geri dönmesi gerekecekti.
       Şu anda da oturmuş, son hazırladığı listeye bakıyor ve şaşkınlığını gizlemeye dahi lüzum görmüyordu.
       Milli Görüş Teşkilâtı’nın 32 bölgeye yayılmış 487 camisi, 313 na­maz kılınan ve Kur’an kursu verilen yeri, 480 cami yaptırma derneği, 417 kadın kolu teşkilâtı, 30 bin kayıtlı üyesi ve 100 bine yakın sempatizanı,
       Nurcular ve Fetullahçıların 80 dergâhı ve bu dergâhlara devam eden 1000’e yakın öğrenci ve bir o kadar da sempatizanı,
       İslâm Kültür Merkezleri yoluyla faaliyet gösteren Süleymancı­ların 308 camisi, 60 bin üyesi ve 30 bin sempatizanı,
       Kaplancıların 98 camisi, 10 bin kadar taban kitlesi,
       Müslüman Cemaatler Birliği’nin 40 camisi ve yaklaşık 1000 üye­si,
       MHP’li ülkücülerin oluşturduğu Avrupa İslâm Birliği’nin 125 der­neği ve 20 bin civarında üyesi,
       Büyük Birlik Partisi’ne bağlı Nizam-ı Âlem Ocakları’nın 35 der­neği ile 15 bin üyesi,
       Nakşibendilerin oluşturduğu Esat Coşan cemaatinin 35 dergâhı ve 2 bin civarında müridi,
       Berlin’deki İslâm Federasyonu’nun…
       ……………
       En önemlisi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetimindeki 800 cami, 100 bin üye ve yarım milyonu aşan sempatizan kitlesi…
       Küçük Adam; “Oh… Oh,” diye ellerini ovuşturdu, işler inşallah iyi gidecekti. Birden, on bir ortalı defterden neden birkaç tane daha al­madığını düşündü. Kareli olmasa da olurdu.
       Diyanet eskisi birkaç hoca, ak düşmüş sakallarını sıvazlayarak yanına çöktüklerinde –ki hemen hemen hepsi senelerdir aynı işi yapıyordu– an­laşmaları çok uzun sürmedi. Görev; Müslüman kardeşlerimizin oluştur­duğu falan şirket için ortak kaydetmek ve para toplamaktı. Bir hisse 1000 mark, sene sonunda dağıtılacak kâr payı %25’ti. Hesap bu kadar basitti. En kral bankaların bile % 12-13 verdikleri bir piyasada, % 25 vermek, her baba yiğidin harcı değildi; değildi de, bizimkisi en babayiğit şirketti… Verirdi!
       Aksakallı hocaların da işi çabuk görüldü. Onlara da, DM üzerin­den % 2,5 prim ve her türlü masraf karşılığı ödenecekti. Ayrıca, camile­rinin kapılarını açan hocalara da, % 1’lik ekstra prim ödeme yetkisi ve­riliyordu.
       Bu prim işi biraz pahalıya mal olacaktı, ama ne yaparsın ki piyasa böyleydi. Hem ne demek, camisinde 50 hisse satışı yapan hoca, na­maz sonrası ayıracağı beş dakikalık süre içerisinde 500 mark birden kazanıverecekti. Ya 500 hisse satıverirse… 5000 mark! Tanıdık tanı­madık yüzlerce cami hocası bu yolla köşeyi dönmüşlerdi.
       İşe ertesi gün başlanacaktı. Cumaydı… Mübarek gündü! Küçük Adam, din kardeşlerinin karşısına çıkacak ve “İşini bilen tüccarın el kitabı”ndan öğrendiği numaraların hepsini sergileyerek onları kandırma­ya; şey, yani ikna etmeye çalışacaktı.
       Öyle heyecanlıydı ki, o akşam “Akşam Namazı”nı kılmak isteme­di. Önce, “Seferi” kılarım dediyse de, sonra vazgeçti. Önümüzdeki günler “Kaza” ederim diye düşündü. “Yatsı Namazı”nı ise, yarınki ce­maate hafif tertip propagandasını yapacak olan cami hocasıyla bera­ber kılacaktı.
       Hani, Ulu Camii de hınca hınç doluydu. Allah yüzüne gülüyordu. Bakışlarıyla, cemaatin arasına dağılmış olan kendi hoca takımını ara­dı. Her biri birer köşeye çekilmiş, dersini ezberlemeye çalışan Kur’an kursu öğrencisi gibi sallanıp duruyorlar, arada bir yüksek sesle “Al­lah! La ilahe illallah!” diyerek, cemaati psikolojik bakımdan hazırlı­yorlardı.
       Bilirsiniz… Cemaat demek; ne kadar çok yüksek sesle bağıran biri varsa, onun bir dediğini iki etmeyecek şekilde İslam terbiyesi almış kişilerden oluşan topluluk demektir. Onun için, bizim sekiz kişilik hoca takımı, ceplerini ısıtacak olan markların sıcaklığıyla bağırıp duruyorlar­dı.
“Allah! Muhammeden resûllullah!”
       Hoca da güzel konuşmuş, onun Türkiye’deki projelerinden, özel­likle münafıklar tarafından dışlanan Müslümanlar için inşa ettirmeyi düşündüğü özel hastaneden söz etmişti. Hastaneye ortak olacaklar, sadece kendi ailesini değil, birinci derecedeki tüm yakınlarını burada ücretsiz muayene ve tedavi ettirebileceklerdi. Gerçek Müslümanların çalışacağı bu hastanede, gelenlere Müslümanca muamele edilecekti.
       Oralardan biri hemen “İşte kardeşler, karımızı, kızımızı emanet edebileceğimiz bir yer,” diye bağırmaya, beri taraftan bir diğeri, “Allah bu adamdan razı olsun,” diyerek gözyaşlarını akıtmaya başlamıştı. Tabii, bu her iki sesi çıkaran da, o gün göreve başlamış olan bizimki­nin hoca takımıydı. Her şey tıkır tıkır işliyor, hoca efendilerin etrafında gittikçe sıklaşan geniş bir çember oluşuyordu.
       Küçük Adam’ın büyük oyunu başlamıştı. Onu durduracak hiç kim­se yoktu. Olsa bile hiç dinlemez, babası bile olsa gözünün yaşına bak­maz, ezer geçerdi. O, kendini bu günler için hazırlamıştı.
       Doktorluk yaptığı günlerde, hastaneden bin bir bahane ile nasıl izin alarak vakıf çalışmalarına katıldığını hatırladı. Kimbilir kaç tane ko­yun postunu, koltuğunun altına sıkıştırmış, hayvanların barsak ve işkembelerinin koyulduğu büyük çuvalı, elleriyle sürükleyerek arabaya kadar zar zor getirmişti.
       Şimdi ise bu eller, tam 650 tane ahmağın… Şey, yani ortağın ver­diği 650.000 markı tutuyordu. Allah bereket versin. Bu para on günlük bir çalışmanın ürünü, yani kısa günün kârıydı.
       “Bu daha başlangıç,” diye mırıldandı. Önce Almanya’yı hallaç pamuğu gibi atacak, sonra diğer Avrupa ülkelerine, Amerika’ya, Kanada’ya, hatta fırsat bulursa Avustralya’ya kadar uzanacaktı.
       Bu, Küçük Adam’ın önlenemez yükselişiydi!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz