Küçük Adamın Önlenemez Yükselişi (2)

K

       “Hadi dikkatlerini çekti ya da bir tüyo alıp okudular diyelim; bu kez de soru sormuyorlar ki canım! Sorsalar, şöyle ıncığını cıncığını kurcalasalar, yani tam deyimiyle arı kovanının içini şöyle bir karıştırsalar iyi olacak ama herhalde kovandan panikle dışarı fırlayacak arıların kendilerini sokacaklarını düşünüyorlar. Eee… Haksız da değiller!..” 

       Türkiye’ye döndüğünde, derhal planının ikinci safhasını uygula­maya koydu. Kısa bir araştırma ve soruşturmadan sonra, amaçlarına uygun bir konumda, inşaatı hemen hemen bitmiş(!), sadece dört duva­rı örülmeyi bekleyen, beş altı katlı bir bina buldu. Mal ve inşaat sahip­leriyle anlaştı. Hayalindeki 100 yataklı hastanesi, işte karşısında duru­yordu.
       Yatırım danışmanının tavsiye ettiği becerikli(!) bir mühendislik ve mimarlık bürosu, artık ne yapacaksa yapacak, sanki binayı temelden inşa ediyorlarmış gibi kuruşlandırarak faturasını kesecek, daha sonra bu faturalar, devletin zarar, şirketin ise kâr hanelerine birer birer ya­zılacaktı.
       Artık hiç boş durmuyor, oradan oraya koşturuyor, önüne gelene, miktarına ve vadesine bakmadan çek kesiyor, senet imzalıyordu. Boş zamanlarında da, inşaata gelerek duvar örüyordu. Bu işte de ne kadar marifetli olduğunu, işte o sıralarda anladı.
       Zaman dediğin nedir ki? Hızla akıp geçiyor, eldeki paralar da süratle tükeniyordu. İkinci Almanya seferine çıkmasının vakti geliyordu. Ancak, bir beklentisi vardı, önümüzdeki ayın sonlarına doğru Rama­zan başlayacaktı. Ramazan mübarek bir aydı; on bir ayın sultanıydı! Hem, bu ayın sohbetleri bir başka olurdu.
       Ramazan ayının gelmesini beklerken, kimseye danışmadan hiç beklenmedik bir hareket yaptı. Şirketinin faaliyetlerini anlatacak, proje­lerinin propagandasını yapacak, birtakım çevrelere gerektiğinde me­sajlar vererek, siyasi destek karşılığında ekonomik destek sağlayacak, kendisine Avrupa’daki din kardeşleri nezdinde büyük itibar kazandıra­cak bir yayın organını, bir günlük gazeteyi satın aldı. Evet… Evet! İnanılacak gibi değildi, ama onda, nah böyle bir yürek vardı!
       Pek tabii ki, doğal şartlarda bu sisteme dayanamayacağı kesindi. Son olarak 21’inci sayısını çıkarttığı gazeteyi, sessiz sedasız kapata­rak –ki sonra gazetenin tüm haklarını kendisinden daha akıllı(!) birile­rine sattı– elinde kalan son parayla –ki bunu da birilerinden borç iste­mişti– uçak biletini alarak Almanya’ya uçtu.
       Burası bir başka âlemdi! Ekibinin de maşallahı vardı. Yavaş ya­vaş Almanya’dan İsviçre’ye, Avusturya’ya, Hollanda’ya, Fransa’ya ve İngiltere’ye yayıldı. Her seferinde 500.000 mark civarında para toplu­yor, toplanan bu paralar karşılığında, ilkokul çocuklarının karnelerine benzeyen, fotokopi ile çoğaltılmış, basit ortaklık senetleri veriyordu. Senedi yeterli görmeyen külyutmaz(!) kişiler, yanında para makbuzunu da istiyorlardı. Ne demek, kendisi dolandırıcı biri değildi. Onlara iste­dikleri, hatta istemedikleri kadar makbuz kesebilirdi. Ayrıca, hoca efen­dilerin bir imzası her şeyi halledecek değerdeydi. Neyse ki aralarında parmak basanlar yoktu. Hepsi ulema eşrafından seçilmiş, kaliteli in­sanlardı, sıkı çalışıyorlardı. Daha şimdiden topladıkları para miktarı 6 milyon marka, ortak sayısı ise 2000’e ulaşmıştı.
       Kâr payı dağıtacağı zaman, diğerlerinin yaptığı gibi o da, bir yer­den aldığını öte tarafta dağıtıyor, böylelikle hem saygınlığını koruyor, hem de daha fazla para toplama olanağını buluyordu.
       Son çalışması da bir harikaydı doğrusu. İsviçre, Avusturya ve Hollanda’dan davet ettiği önemli kişilerin önünde, Münih’te tam 200.000 mark kâr payı dağıtmış; daha sonra Berlin’de, bir gecede 1 milyon mar­ka yakın para toplayarak tarihi bir rekora imzasını atmıştı. Kendisiyle gurur duyuyordu. Allah bullak olan şirket muhasebesini ise, muhase­becilerle mali müşavir düzeltsindi; onlara boşuna mı para veriyordu.
       “Teravih Namazı”nı her gece başka bir camide kılıyor, gündüzleri ise dernek ziyaretlerini sürdürüyordu. Konuşmaları sırasında kurduğu cümlelerin beşte biri “Hocam” ile başlıyor, yine “Hocam” ile bitiyordu. Diğer cümleleri ise, açlığını ya da tuvalet ihtiyacını gidermek için kullanıyordu.
       Ha! Bir de “Sabah Namazı” vaktini hep karıştırıyor, çevresin­den kaç kere sorup öğrenmesine rağmen, bir saatlik zaman farkını göz önüne almaksızın erkenden kalkıyor, sonra bir saat süreyle sec­cadede namaz vaktinin gelmesini sabırla bekliyordu.
       Bu arada, hastane inşaatının neredeyse bitmek üzere olduğunu öğrendi. Artık dönmek gerekiyordu. “Bayram Namazı”nı da topluca eda ettikten sonra, ilk uçakla Türkiye’ye döndü.
       Aman Allahım! İşler arapsaçına dönmüştü. İnşaat gerçekten bit­mek üzereydi, ama bürokrasinin her kademesi, sanki “Gör beni,” dercesine karşısına dikilmişti. İşler ilerlemiyor, gerekli imzalar atılmı­yordu. Neyse ki, sırasıyla belediye, sağlık işleri, il imar, atom enerjisi, muhtelif bakanlıklar vs.deki ilgili ve yetkililerle görüşerek işlerin hepsini halletti, kendisine biraz pahalıya patlamış olsa da tüm engelleri birer birer aştı.
       Yalnız, geride tek bir sorun kalmış gibiydi. Mal sahibi ve müteah­hit ile yapmış olduğu anlaşmada; binanın garaj, kalorifer dairesi ile üç hasta odası arsa sahibinin, morg, radyoloji bölümünün bir kısmı ile iki doğum odası müteahhidin hissesine düşen yerlerdi. İnşallah ileride bu ufak(!) sorunları da ortadan kaldıracaktı.
       Son olarak, Müftülük ve Pepsi Cola yetkilileriyle de görüşmeyi unutmadı. İlki, hastanenin içinde açmak istediği camiye izin verilmesi ile ilgiliydi. Adamlar, ne izin veriyorlar ne de hoca atıyorlardı. On adım ötede koskoca bir cami vardı, namaz kılmak isteyenler oraya gidebilirlerdi. Hem, hadi ayaktakiler neyse de, acilde, yoğun bakımda ya da do­ğum odasında yatan hastalar, günde beş kere okunan ezan sesinden ürkmezler miydi?
       Sonunda, nasıl olduysa oldu, küçük bir mescit açma izni kopardı. Hemen aynı gün, yine bir imam emeklisinin arkasında “İkindi Namazı”na durdu. Pepsi Cola’cılar ise, iki tane soğutucuyu zaten bırakıp git­mişlerdi.
       Ertesi gün, Vakıf Leasing’den gelen ekip ise gerçekten zorluydu. Onları ikna edene kadar akla karayı seçti. Bin dereden su getirdi, gö­türdü. Ne şaklabanlıklar yaptı, ne taklalar attı. Ama sonuçta, tüm has­tane donanımı için finansal kiralamanın müşterisi oluverdi. En kısa sü­rede istenilen belgeleri, faturaları temin etti. Firmalar artık teker teker montaj işlemlerine başlayabilirlerdi.
       Şimdi, yeni bir Avrupa seferine daha çıkmak gerekiyordu. Profes­yonel bir kadroya(!) hazırlattığı yüzlerce tanıtım kasetini oralarda da­ğıtacak, yapacağı reklam ile birlikte, ortakları açılış törenine davet edecekti. Tabii ki bu arada, para verip ortak olmak isteyen yeni müra­caatları da değerlendirecekti. Onları kırmak istemezdi, nasıl kırabilir­di, onlar, onun din kardeşleri değil miydi?
       Tanıtım kaseti, biraz abartılmış olsa da, güzel hazırlanmıştı, iste­diği etkiyi yapıyor, seyir sırasında insanlara, en azından yedi sekiz de­fa “Allah! Çok şükür yarabbi!” dedirtiyordu.
       Kamera Sultanahmet Camiinin minareleri arasından yükselirken, duyulan ezan sesi insanın iliklerini titretiyor, hastane ortamında, sade­ce iki gözü görünen pamuk beyazı elbiseli hemşire ve bayan doktorlar, tek gözü görünen kara çarşaflı kadın hastalara şefkatle yaklaşıyorlar­dı. Aksakallı görevliler, koluna girdikleri kara sakallı ihtiyarları oradan oraya sürüklüyor, diğer tarafta, hastanenin girişinde, amblemli şirket bayrağının yanın-da bir bayrak nazlı nazlı dalgalanıyordu.
       Açılış günü geldiğinde; hastanenin acil servisini dolduran elli alt­mış ortağın yanı sıra, davet edilen yirmi kadar basın yayın organından fırsat bulmuş birkaç tanesi ve mahallenin işi gücü olmayan ipsiz sap­sız takımı hazır bekliyorlardı. En büyük şehrin en büyük belediye baş­kanı gelecekti. Açılışı o yapacak ve etraftan yükselen dua ve tekbir sesleri arasında kırmızı kurdeleyi kesecekti.
       Öyle de oldu… Büyük tantana ve korna sesleri arasında gelen ve beraberinde birkaç milletvekili, parti üyesi ve on kadar bürokratı da getirmiş olan Sayın Başkan; “… Allah bu mübarek camiaya daha nice nice hizmetler nasip etsin; böyle bir müesseseyi cemaatimize kavuş­turan kişileri maddi ve manevi desteklerden mahrum etmesin… Âmin,” diyerek kurdeleyi kesti; bayağı da alkış aldı.
       Küçük Adam, sevinçten ağlıyordu. Onu şu anda, ne ödenmeyen borçlar, ne sırada bekleyen alacaklılar ne de bir türlü fırsat bulup yasal hüviyetine kavuşturamadığı şirketin organik yapısı ilgilendiriyordu. Pla­nının ikinci safhasını sonuçlandırmış, şimdi sıra üçüncü safhaya gel­mişti. Üçüncü safha ise, her zaman tahmin edildiği gibi, son safha de­ğildi.
       Sonraki günler, karşılıksız çıkan çeklerinin, protesto olan senetle­rinin işiyle uğraştı. Karakollara gitti, savcılara ifade verdi, mahkeme ko­ridorlarında günlerce süründü; hatta bir iki gün gözaltında misafir edil­di. Yine de yılmadı… Alacaklıların hepsiyle teker teker görüştü. Kimini ikna ederek şirkete ortak etti, kiminin duygularıyla oynadı, vadeyi uzattı. Kimine karşı çıktı, tehdit etti; kiminin ise gölgesinden kaçtı.
       Ödenmemiş vergi borçları, SSK primleri, belediye harçları, elektrik-su-doğalgaz faturaları vs. için birebir görüşmeler yaptı. Muhataplarını ya tatlı diliyle ya da bonkör eliyle hep ikna etti. Borçlarının tümünü uzun vadelere yaydı.
       Oh! Sonuçta rahatlamıştı! Artık, Çekmece taraflarındaki çiftli­ğin temelini atabilir, altına da siyah bir 500 SEL Mercedes çekebilirdi. Çekemez miydi? Hem Yönetim Kurulu Başkanı, hem de % 96’lık oran­la şirketin en büyük hissedarı değil miydi? Çekerdi elbette!
       Doğrusunu söylemek gerekirse, eski şirket yapısı onu çok rahat­sız ediyordu. Bugün olmasa bile yarın, başını belaya sokabilirdi. Vic­danlı bir insan olarak bu hususa açıklık getirecek ve yeni kuracağı ana şirket ile etrafında kurmayı düşündüğü bir dizi küçük ve değişik işlevli şirketin hisselerinin tanzimiyle meşgul olacaktı.
       Zaman hızla geçiyordu. Planının üçüncü safhasını derhal yürürlü­ğe koymalı ve en kısa zamanda holdingleşmenin temellerini atmalıydı. Kolları sıvadı!
       Önce kendi hisselerini % 51’e çekerek –ki aldığı vakıf terbiyesi bu­nu gerektiriyordu– kalan hisseleri, kuruluşu son süratle tamamlanan üç beş şirkete dağıttı. Ardından, Sermaye Piyasası Kurulu’na müracaat ederek, hisse senedi satışını resmi bir temele oturttu. Eski senetlerin geçersiz olduğunu, yeni gıcır gıcır senetlerin kısa sürede adreslerine postalanacağını, bir yazı ile ortaklara duyurdu.
       Keşke duyurmaz olaydı. Kıyamet koptu, kafalar birdenbire karıştı. Herkes, hangi şirkete ne oranda ortak olduğunu öğrenmek istiyordu.
       Ortaklar, sadece hastaneyi işleten şirkete ortak olmamışlar mıydı? Peki, bu şirketler de nereden çıkmıştı? Eh, biri neyse, tıbbi araç-gereçlerle ilgiliydi. Öteki kitap basacak, diğeri inşaat yapacak, bir diğeri de tüm bu şirketlerin parasal vaziyetlerini ayarlayacaktı. Neler oluyordu?
       Bu kargaşalık devam ede dursun, ortakların zaten kıt olan akılla­rını daha da karıştırmak için, yanma aldığı bir sürü danışmanla birlikte Anadolu turuna çıktı. Amacı, pek tabii ki ülkenin tarihi ve turistik yerle­rini ziyaret etmek değildi. Vakit gelmişti. Anadolu’nun fethi başlamalı, temelleri atılan imparatorluğun büyümesi sağlanmalıydı. Büyüme hızı durduğu vakit, her şey biterdi…
       Kısa sürede; Karadeniz Bölgesi’nden bir kot fabrikası ile özel bir hastaneyi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden bir iplik üretim tesisini, Marmara Bölgesi’nin güneyinden bir tekstil ürünleri işletmesini, kuze­yinden de bir kâğıt üretim fabrikasını satın alarak veya ortak olarak holding bünyesine kattı.
       Dönüşte ise, her türlü sorunun altından kalkabilecek, gelecek olan yüzyıla yakışır bir vakıf kurdu. Üç katlı köhne bir binayı satın ala­rak bu vakfa bağışladı. Yani, bir cebinden çıkardığını öbür cebine koy­muş oldu.
       Vakıf da boş durmadı. Daha tescil edilmemesine rağmen, hemen karşılık vererek, bir dershane ile bir yurt açtı. Ardından, bilmem kaç kişi­ye karşılıksız yüksek tahsil bursu vereceğini gazetelerde duyurdu. Kü­çük Adam, gelen kız ve erkek adayları bizzat tek tek gözden geçirdi. Eski vakıf hizmetkârı, şimdi kendi vakfında, ileride kuracağı kadronun yıldızlarını seçiyordu…
       Yine bir “Cuma Namazı”ndan sonra, koltuğunun altına sıkıştırdığı yirmiye yakın şirket ve müessese dosyalarıyla birlikte, tekrar Avrupa’nın yolunu tuttu. Yapacağı yeni bir hamle için, ekip arkadaşlarıyla bu­luştu.
       Bu arada, ekip büyümüş ve on beşi bulmuştu. Bunların on ikisi, Diyanet’ten emekli olmuş ya da ayrılmış eski din görevlilerinden, üçü ise şu veya bu nedenle işlerinden uzaklaştırılmış öğretmenlerden oluşuyordu ki, bu öğretmenlerin branşını tahmin etmek zor olmasa ge­rekti…
       Onlara, açılış günü “inşallah bu camiaya hizmetlerimiz sürecek­tir,” diyen en büyük şehrin en büyük belediye başkanı ile Boğaz’daki sosyal tesislerde yaptığı özel görüşmeyi anlattı:
       “Şehrin en güzel, en hareketli yerlerinin birinde, şöyle ana-yol üze­rinde, sağında muazzam bir Toyoto-Sa binasının, ardında ise çok katlı apartmanların yükseldiği açık bir alanda, Amerika’nın en tanınmış has­taneleriyle iletişim içerisinde çalışacak, Türkiye’nin en büyük ve en modern hastanesinin inşa edilebileceği bir arsayı… Belediye ihale yolu ile de olsa lütfederse, camiamız dev bir esere daha kavuşacaktır,” dedi.
       İşte bu yatırım için, ne kadar para toplanabilirse toplanacak, üstü ise en kısa zamanda, örneğin birkaç ay içerisinde taahhüt edilerek garanti altına alınacaktı.
       Aslında, Sayın Belediye Başkanı, önce Ortadoğulu bir Arap zen­ginini bu iş için finans kaynağı olarak göstermişti, ama sonradan “Size bir numara büyük gelir,” diyerek, bu teklifinden vazgeçmişti. Nasıl, bu işi başarabilirler miydi?
       Aksakallı hocalar, sakallarını şöyle bir sıvazlayıp “İnşallah! Allah’ın izniyle başarırız,” deyince, rahatlayıverdi. Sayın Başkan, kendisinden ha­ber bekliyordu. Akşama sabaha ihale sürecini başlatacaktı. “Öğle Namazı”nı huzur içinde kıldıktan sonra, başkanı makamından aradı.
       Günü geldiğinde, ihale normal prosedüre göre yapıldı. Teklif dos­yaları dikkatle(!) incelendi, gerekli elemeler yapıldı, belge ve bilgi ek­siklikleri bulunanlar saf dışı edildi. Sonuçta, tek kalan Küçük Adam’ın büyük şirketi ihaleyi kazandı. Durum kendisine anında bildirildi. Şükür­ler olsun, alnının akıyla bu işin de altından kalkmıştı! Hemen oracık­ta, tek rekât “Şükür Namazı” kıldı. Daha fazla da kılabilirdi, ama se­vincinden ikinci rekâta kalkacak dermanı bacaklarında bulamamış ve selam verip namazı bitirmişti!
       Ancak, yüz küsur milyarı bulan ihale rakamının on beş gün içeri­sinde yatırılması gerekiyordu. Gerekiyordu da, şimdilik elde o kadar para mevcut değildi. Ele geçirilen bu büyük fırsatı kaçırmak aptallık olurdu. Derhal faaliyete geçti.
       Avrupa’nın her ülkesinden sürekli para talep etti. Hocalara, şirket ortaklarına durmaksızın telefon ediyor, kiminin primini yükseltirken, ki­minin de önümüzdeki olağan genel kongrede, yönetim kurulu üyelikle­rini garanti altına alıyordu. Bunlar kapitalist sistemin olağan manevra­larıydı. “Amaca ulaşmak için her yol mubah sayılır,” diyen Cizvit papa­zına, her ne kadar dinleri uyuşmasa da, övgüler yağdırdı.
       Topluluğa bağlı olan şirketlerin hesaplarındaki son kuruşa dahi el koydu, hepsini tek hesaba transfer etti. Yetmedi… Çalışanların o ay alacakları her türlü maaş, prim, yolluk vs. gibi ücretlerini ödemedi… Gene de altından kalkamayacağını anladığında, başkana telefon etti.
       Neyse ki, Sayın Başkan durumu anlamış ve resmi evrakı, yasalara aykırı da olsa, sume­ninin içinde 1,5 ay süreyle beklemeye almıştı. Eh! Camiaya bu ka­dar da yardımı olsundu…
       Yaklaşık kırk beş gün sonra, yeni hastane arsasının bedelini içe­ren çeki, belediye yetkililerine takdim etmeye giderken, beraberinde, ikişer buçuk milyarlık dört tane de ayrı çek götürüyordu. Vakıf hesapla­rından kesilmiş olan bu çekler –ki o anda vakfın yasal kayıtlarında bu miktarda bir para mevcut değildi– belediyenin yardım fonlarında(!) kul­lanılmak üzere veriliyordu. Aynı görüşü paylaşan din kardeşlerinin birbirine yardım etmesi kadar güzel ve normal bir davranış olamazdı. Hem konu kimi ilgilendirirdi ki…
       Beri tarafta, zavallı muhasebeciler, artık ne gireni ne de çıkanı ta­kip edebiliyorlardı. Mali müşavir ise neredeyse çıldıracak gibiydi. Ön­ce istifa etmeyi düşünmüş, ama son anda, artık Deutsche Mark üze­rinden ödenmesi kararlaştırılan maaşının hatırını kırmak istememişti.
       Küçük Adam, şimdilik yeteri kadar büyümüştü. Arsanın alınmasıy­la birlikte bol miktarda bastırılan muhtelif şirketlere ait B grubu, C gru­bu, D grubu hisse senetleri, kendi çoğunluk hissesini elinde tuttuğu ana şirkete herhangi bir zarar vermeksizin, ortak sayısının ve ortaya koyulan sermaye miktarının çoğalmasını, ancak bir diğer açıdan ba­kıldığında, zenginleştiğini ve büyüdüğünü sanan zavallı ortakların his­selerinin giderek küçülmesini sağlamıştı.
       Ne yaparsınız ki bu, kapitalist sermayenin oyunlarından biriydi ve İslâm’ın masum coşkunluğuyla en ufak bir ilgisi dahi bulunmuyordu…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz