Küçük Adamın Önlenemez Yükselişi (3)

K

       “Küçük adam büyüdü, büyüdü… O kadar büyüdü ki kendi kabına sığmaz oldu. Sonra ortadan çat diye çatlayıverdi; kaçınılmaz son!.. Çevrenize iyi bakın; yüzlerce, binlerce küçük adam göreceksiniz. Hepsi de bir şeylerin peşinde. Eğer onların büyümesine engel olacak bir şeyler yapamazsanız vay halinize!.. Bu gibi insanları boş bırakmaya gelmez, maazallah bir gün gelir en baş köşeye oturuverirler. O zaman ne yapacağınızı bir düşünün bakalım?..”

       Küçük Adam, ideallerine kavuşmuş muydu? Belki de kavuşmuştu. Ancak, bundan sonra da yapacağı işler vardı. Devletten aldığı üç kuruşluk memur maaşının dışında, cebinde beş para olmadığı halde atılmış olduğu bu macerada, 1,5-2 sene zarfında maddi değeri birkaç trilyonu bulan bir komplekse kavuşmak onu tatmin etmiş gözüküyordu. Bir süre durmalı ve bu esnada planının dördüncü ve son safhasını uygulamaya koymalıydı.
       Kendi kendine şöyle düşünüyordu:
       “Bir örümcek ağı gibi her tarafa yayıldık. Her yolun ağzına bir taş diktik. Hastane olsun, diğer işletmeler olsun, şimdilik kendi çapında çalışıyorlar. Yüzde yüz verimli olduklarını iddia etmek, gerçekleri inkâr etmekten başka bir işe yaramaz. Bunlar ufak sorunlardır, halledilir. Ancak, benim için en önemli olanı, sevk ve idare sorunudur.
       Bir ahtapotun hareketlerini gözlemleyecek olursak; içinde beynin bulunduğu kafa emir verir, kollar uygular. Sekiz güçlü kol, kafanın rahat etmesi için sürekli çalışır. Peki, ahtapot sekiz değil de, on sekiz kollu olsaydı, kafa ne yapar, nasıl davranırdı? Bir kere kafanın, sevk ve idarede yetersiz kalacağı kesin… Hükmedemeyeceği sayıda kola sahip olmak, kafaya bir şey kazandırmaz. Aksine gün gelir, kollar birle­şir ve kafayı koparma ihtimalleri artar; olur mu olur!
       İşte bu yüzden, şimdiden tedbir almalı, kafanın sakıncalı işler yaptığına dair düşüncesi olanlar enterne edilmeli, kollar budanmalı. Bu sırada, kurunun yanında yaş da yanacak, ama boş ver… Duygularınla hareket ettiğin sürece başarıya ulaşma şansını kaybedersin.”
       Bir gün “Sabah Namazı”ndan sonra, kahvaltı bile etmeden işyeri­ne giderek odasına kapandı, saatlerce çalıştı. Ne telefonlara cevap verdi, ne de ziyaretçi kabul etti. Hatta “Öğle Nama-zı”na bile son daki­kada yetişti. Oysaki mescide ilk o gelir, imamın arkasındaki ilk safta mutlaka yerini alırdı.
       Namazdan sonra, elindeki listeyi son bir kez daha kontrol ettikten sonra imzalayarak ilgili kişilere verdi ve hemen o günkü tarih itibariyle uygulanmasını istedi. İşin garibi, bu işlemleri yapacak olan ilgili kişile­rin isimlerinin de aynı listede peş peşe yazılmış olmasıydı. Dedik ya, onda nah böyle bir yürek vardı. Aynı gün, “Akşam Namazı” kılınma­dan, şirketler topluluğuna dahil muhtelif işyerlerinde çalışan personelin yarısına yakın bir kısmına, hiçbir özel neden gösterilmeksizin, “… gö­rülen lüzum üzerine” çıkışları verildi.
       İnsanlar şaşırmışlardı! Sabahleyin mutlu ve birer iş-güç sahibi insan olarak çıktıkları evlerine, şimdi mutsuz ve işsiz olarak dönecek­lerdi. Kıdem, vefa, cinsiyet vs. durumları göz önüne alınmaksızın, hep­sinin tazminat, maaş, prim ve diğer sosyal hakları ödendi. Kapılar ar­kalarından kapatıldı!
       Şimdi sıra, en verimsiz üç beş şirketin feshedilmesine ve birkaç iş­letmenin de faaliyetlerinin durdurulmasına gelmişti. Yönetim kurullarını oluşturan ortaklar derhal olağanüstü toplantıya davet edildi, kısa süren sözde tartışmalar yapıldı, kararlar alındı. Kararlar alınırken, pek tabii ki hisse oranları etkili oldu. Yani, hep Küçük Adam’ın dediği oldu.
       Ortaklar da şaşkındılar. Bir şeyler oluyordu, ama onların Avrupa yaşantısıyla uyuşmuş minik beyinleri, yapılan kıvrak ve kurnaz manev­raları algılayamıyordu.
       Toplantıların ardından, “Gittikçe zorlaşan ekonomik şartlar, şirket­ler topluluğumuzu zor duruma sokmakta ve faaliyetlerinin devamına müsaade etmemektedir. Bazı şirketlerimizin tasfiyesi ve birkaç işlet­memizin kapatılması, aynı zamanda da personel indirimine gidilmesi, hep bu krizin neticeleridir. Bu durum, yeni ortak alımıyla falan kapa­tılacak gibi değildir. Zaten, bir süre önce yeni ortak alımı işlemleri dur­durulmuş ve tüm ülkelerdeki temsilcilerimizin yetkileri dondurulmuştur. Sene sonunda kâr payı dağıtılıp dağıtılmayacağına da, o günkü şart­larda karar verilecektir. Ayrılmak arzusunu duyan ortaklarımız, yöne­tim kurulumuzca anlayışla karşılanacak ve hisse bedelleri, müracaat sırasına göre kendilerine peyder pey ödenecektir,” şeklinde bir yazı yayımlandığında, hepten şaşırmışlardı.
       Demek; doktorun önayak olduğu, aylarca yıllarca çalışıp çabala­yıp çıkardığı, Müslüman din kardeşleri için ne badireler atlattığı bütün bu güzellikler birer birer yok olacaktı. Allah’a şükür ki, doktor ve diğer yöneticiler Müslüman insanlardı. Paralarını kuruşu kuruşuna ödeye­ceklerini bildiriyorlardı.
       Bu konuda neler neler işitmişlerdi. Ortalıkta yüzlerce dolandırıcı şirket vardı. Binlerce, hatta yüz binlerce gurbetçinin kanına girmişler ve yasal olmayan yollarla topladıkları paraları alarak kaçmışlar, altı aya kalmadan işyerlerinin kapısına kilit vurmuşlardı. Neyse ki, kendi şirketlerinin tüm işlemleri yasaldı. Gerçi ilk zamanlar bazı karışıklıklar olmuştu, ama doktor hep-sini halletmeyi bilmişti.
       Bakın… C grubu 10 bin hisseden 7’si şu arkadaşındı, tam 7 bin mark saymıştı. Sene sonunda ilk defa 1750 Deutsche Mark faiz… Şey, yani kâr payı alacaktı. C grubuna dahil hisselerin tamamının A grubu hisselerinin oluşturduğu sermayenin % 10’una tekabül ettiği hususu ise onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.
       Doğal olarak paralarını kurtarabilme kaygısı ile hareket eden bu in­sanlar, her zaman yaptıkları gibi yine doğru düşünmekten, akıllı davran­maktan ve birilerine danışmaktan –kendilerine her zaman danışıyorlardı–kaçınmışlardı. Verdikleri parayı geri alsalar, başka bir şey istemeyecekler­di. Mark vermişlerdi. Mark alacaklardı. Dolayısıyla bir zararları yoktu!
       Bu düşünceden hareket eden büyük çoğunluk paralarını geri al­dılar ve hisselerini nominal değer üzerinden A grubu hissedarlara devrediverdiler. Zaten asıl hisselerin büyük çoğunluğu, bu birkaç kişinin elindeydi. Sonuçta hepsi onların oldu.
       Şimdi, büyük usta Aziz Nesin’in dediği gibi, biz de çıkalım tahta boşa(?)…
       Aslında, başından sonuna kadar gözlemlenmiş, kayıt altına alın­mış, belgelerle dokümante edilmiş, yurtdışında aynı tarzda faaliyet gösteren yüzlerce küçük büyük şirketten sadece birisinin gerçekten yaşanmış öyküsü bu!
       Bilhassa Konya merkez olmak üzere, dini istismara müsait vatan­daşlarımızın yoğun olarak bulunduğu birçok Anadolu kentinde birden­bire türeyen, çok ortaklı, çok işletmeli bu şirketlerin hemen hepsinin benzer kahramanları, benzer ekipleri, benzer faaliyet ve davranış bi­çimleri; kısacası benzer öyküleri var… Kimisi çoktan faaliyetlerine son vermiş, kısa günün kârıyla yetinmiş, kimisi hâlâ tatmin olmamış hırsla­rının peşinden koşuyor, yolunacak enayi arıyor…
       Burada acaba, sadece bu adamları mı suçlamak gerekir diye kendi kendime soruyorum. Bence gerekmez!
       Amaca ulaşmak için girecekleri mücadelede bir “Süreç”ten ge­çeceklerini (Vakıf prensipleri 8’inci madde) peşinen kabul edip, bu sü­reç sonunda düşüncelerine uygun bir dünyayı oluşturmak maksadıyla yola çıkan ve kendi kadrolarının temelini oluşturan vakıflar mı suçlu; yoksa bu vakıfları denetim altına alamayan, mensuplarını devletin her yerinde ve her kademesinde çalıştıran devlet mi suçlu?
       Dini istismara müsait olan toplum kesimleri üzerinde faaliyet gös­teren her türlü şahıs, vakıf, dernek vs. gibi kuruluşların geçim kaynak­larını oluşturan ticari değeri haiz mal ve parayı, yardım amacıyla hiçbir art niyet beslemeden bu kuruluşlara veren vatandaş mı suçlu? Yoksa giderek güçlendiğini ve bu yolla kuvvetli bir ekonomik ve siyasi yapıya kavuştuğunu gördüğümüz bu kuruluşlara gerekli izinleri veren, kolay­lıklar sağlayan devlet mi suçlu?
       Almanya örneğinde anlatıldığı gibi; çok sayıda fraksiyona ayrılmış aşırı sağ görüşlerin baskısı altında kalıp, senelerdir dişleriyle tırnakla­rıyla sağladıkları parasal birikimi, sağlıksız ortamlarda değerlendirme­ye çalışan gurbetçi vatandaşlarımız mı suçlu, yoksa bu gücü sağlıklı yatırımlara yöneltecek ve ona bazı kolaylıklar sağlayacak yerde, elin­deki imkânları ve kozları görmezliğe gelen ve muazzam bir kaynağı kurutan devlet mi suçlu?
       Emeklisi ile çalışanı ile, sadece Allah rızası için yapmaları gere­ken bir yardımı paraya tahvil eden ve bu işi meslek edinerek köşeyi birkaç kez dönen hacı hoca takımı mı suçlu, yoksa, elindeki kadrolara hâkim olamayan, malûm tabandan gelip cami hoparlöründen kafasına göre vaaz veren –ki bu arada söyleyeyim, Kocatepe Camii hocası güzel konuşuyor da, neden bizim mahalledeki tersini konuşuyor?– gö­revlilere en ufak bir ikazı dahi yapamayan, onları denetleyemeyen, denetlettiremeyen devlet mi suçlu?
       Tertemiz duygularla çocuklarını okula gönderip vatana millete faydalı birer insan olarak yetişmelerini isteyen, onların 21’inci yüzyıla lâyık, çağdaş ve modern görünüşlü birer birey olarak görev almalarını arzu eden aileler, çeşitli sebeplerle İmam Hatip Okulları’nı tercih et­mek zorunda kaldıklarından dolayı mı suçlu, yoksa aynı okulların sıra­larında, sınıf dolaplarında, yüzlerce kez bulduğumuz, kafası sert dar­belerle ezilmiş madeni ya da gözleri oyulmuş kâğıt paralara yansıtılan Atatürk düşmanlığını takdir ve teşvik eden öğretmenleri, günü geldi­ğinde açılacak cihat için okullarının kömür depolarını, kalorifer dairele­rini silah deposu haline getiren müdürleri ibret-i âlem için açıklamayıp cezalandırmayan devlet mi suçlu?
       Vatandaşın takip ettiği her işlemde bir açık arayıp, o açığı kapat­mak amacıyla iki parmağını birbirine sürten görevli ile aman işim gö­rülsün de ne olursa olsun diyerek elini cebine atan vatandaş mı suçlu, yoksa ufak olsun büyük olsun, her türlü yasadışı davranışa bir türlü engel olamayan, hatta engel olmayı bırakın göz yuman, teşvik eden, bununla da yetinmeyip yine yasadışı kişi ve kuruluşlarla yakın temasa giren yöneticileri görevde tutan devlet mi suçlu? Geçen süreç içinde kayırmaların, rüşvetin, yalakalığın ve buna benzer davranışların kat be kat arttığını bizler de biliyoruz, sizler de biliyorsunuz. Miting meydanlarında ‘Temiz toplum-Temiz Yönetim’ imajı veren, bin türlü yalanı peşpeşe sıralayan yöneticilere –ki, sağcısı olsun solcusu olsun hiç farketmez– söyleyecek o kadar çok sözümüz var ki… Neyse!..
       Bu örnekleri sayfalar dolusu çoğaltmamız mümkün! Ancak bu çalışma, hem sizi, hem de beni sıkacağından, gelin biz bu hikâyeye bir nokta koyalım ve büyük işlere imza atan küçük adamların başımızdan eksik olmalarını dileyelim. Onlar, yetenekleri ölçüsünde birtakım işleri başarmış olabilirler; ancak burada önemli olan; amaç, araç ve netice­dir. Hatice değil!
       Biliyorum… Şimdi merak etmişsinizdir, soracaksınız. Küçük Adam şu sıralarda ne yapıyor diye!
       Ne yapacak, herhalde namazlarına devam ediyor ve üç beş tril­yonluk şirketlerinin en büyük hissedarı da olsa, neticede bir gün gelip kılınacak olan kendi “Cenaze Namazı”nı sessizce bekliyordur!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz