Sayın Bernar!

S

       “İnsanlık ölmüş be kardeşim; insanlık denen kavramı Avrupa’nın dört bir köşesinde aradım, bulamadım. Hâlâ niye ısrar ediyoruz, insanlığın olmadığı bir yere tüm insanlığımızla girmeye? Var elbette birçok nedeni, biz duygusal konuşuyoruz… Aldırmayın! Yine klasik bir laf olacak ama inanın; Türk’ün Türk’ten gayrı dostu yok… yok… yok!..”

       İtalya’nın Trieste liman kentinden, eskiden Yugoslavya sınırları için­de olup bugün Slovenya Cumhuriyeti’ne başkentlik yapan Ljublijana’ya doğru karayoluyla yola çıkacak olursanız, zorlu bir yolla karşılaşacağınız muhtemeldir. Yol zorludur, ama manzara müthiştir. Adriyatik Denizi’nin kuzey ucunu oluşturan Venedik ve Trieste körfezlerine, bin metreyi aşan bir yükseklikten bakmak insana doyulmaz zevkler verir. Tarihte, bu bölgeyi elde tutabilmek için çok uğraşlar verilmiş, çok can­lar kaybedilmiştir. Burası, Orta Avrupa ve Kuzey Balkan ülkelerinin Ak­deniz’e açılan biricik kapısıdır.
       Deniz seviyesindeki Trieste’yi terk ettikten sonra, hemen yüksel­meye başlarsınız. Dar, keskin ve dik virajlar, çok değil, daha yirmi beş kilometre dolmadan sizi bin ilâ bin iki yüz metre yüksekliğe taşıyıverir. Çevreniz tamamen bir ağaç deniziyle kaplıdır. Çoğunluğunu, yemyeşil renkleri, dik ve uzun gövdeleriyle çam ağaçları teşkil eder. Güzel ha­valarda ve berrak bir gökyüzü altında olağanüstü manzaralar sergi­leyen bu bölge, aksi koşullarda size, rüzgârın sık sık fırtına gibi estiği, yoğun sislerin, güneşin ısı ve ışığına gün boyu karşı koyduğu korkutu­cu ve bir o kadar da tehlikeli bir yolculuk sunar. Hele bir de, bu yolcu­luğu bizim gibi gecenin karanlığında yaparsanız.
       Efendim, saf ve temiz kalpli insanların sözlerinde keramet vardır, derler ya; ben de hanımın ısrarla, “Gündüzü çuvala mı koydun; ne işin var gece yarısı bu ıssız yollarda?” uyarısına aldırmadan yola çıkmış, zaman zaman dağılan, çok geçmeden tekrar yoğunlaşan koyu bir sis altında yol almaya çalışıyordum. Bazen yarım metreye kadar düşen görüş mesafesi, dağlık arazinin yapısına ve toprağa yakın tabakalarda oluşan hava akımlarının yönüne göre değişiklik gösteriyor ve iki üç yüz metreye kadar çıkabiliyordu.
       Saat bire gelmek üzereydi. Gece boyunca yol almayı ve sabaha karşı Belgrad’a varmayı düşünüyordum. Sbırja Oteli’nde vereceğimiz kısa bir mola ve yapacağımız sabah kahvaltısından sonra, gün boyu yola devam edecek ve akşam bastırmadan Kapıkule’den vatan toprak­larına giriş yapabilecektik. Türkiye’ye adım attıktan sonra, gerisini nasıl olsa hallederdik.
       Ortalık zifir karanlıktı. Hanım tarafından sık sık tekrarlanan, “Aman dikkat et! Gözünü seveyim yavaş git! Bak sise giriyorsun,” gibi uya­rıların, haklı ama bir o kadar da can sıkıcı tekdüzeliğinden başka bir ses duyulmuyordu.
Deniz seviyesinden ne kadar yükseldiğimizin far­kında değildim. Az önce Yugoslav sınırını, herhangi bir problem çık­maksızın geçmiştik. Sınır polisi, şöyle bir bakmış ve sonra yola devam etmemiz için işaret etmişti. Böyle kötü bir havada, rahatını bozmayı istememiş olacaktı.
       Genellikle yolun sol tarafının uçurumla sonlandığı virajlarda, birin­ci vitesle gitmek zorunda kalışım, arabayı oldukça zorluyordu. Nere­deyse onun, “Benden bu kadar, siz bensiz devam edin,” uyarısıyla karşılaşacağımı düşünüyordum ki, hanımın çığlığını duydum!
       İnsan böyle durumlarda ne yapar? İlk anda nelerin olup bittiğini anlamasa bile, ani bir refleksle frene basar, değil mi? Ben de öyle yap­tım ve frene bastım. Zaten gitmekle gitmemek arasında bocalayan araba, hiç nazlanmadan durdu. İşte o zaman, karşımızda gelişen tehlikenin açıkça farkına vardım.
       Arabanın ön camından her ikimizin de gördüğü tablo, nefes ke­sen gerçek bir film sahnesini andırıyordu. Yüz ilâ yüz elli metre kadar yukarıdan, hareket halindeki bir otomobil, asfaltı kazıyarak, dolayısıyla sağ ön tekerinin bulunduğu kısımdan kıvılcımlar çıkararak üzerimize doğru geliyordu. Yokuş aşağı indiğinden, oldukça hız kazanmıştı. Yo­lun ortasını bir türlü tutturamadığından, sürücünün direksiyon hâkimi­yetini de kaybettiği anlaşılıyordu. Belki önce freni, ardından lastiği pat­lamıştı. Aks kesmiş de olabilirdi.
       Bütün bu görüntü, çok çok olsa on saniye kadar sürdü. Sonunda otomobil, yoldan çıkarak sağ tarafındaki demir bariyerlere çarptı. Bariyerlerin onu durduracağını ümit etmek boşunaydı. Demir parçalarının arasından, sağa sola çarparak, derinliğinin ne kadar olduğunu bileme­diğimiz uçuruma doğru yuvarlandı. Son olarak, birkaç çam ağacının sarsıldığını, titrediğini görebildik, o kadar.
       Bakın; gerek meslek, gerekse özel yaşantımda çok seyahat etmiş ve her gün yollarda onlarca kaza ile karşılaşmış biri olmam sıfatıyla, olayı soğukkanlılıkla karşılamam gerektiği aklınıza gelebilir. Belki de bu, doğru bir düşünce olabilir. Ancak, seyrettiğimiz karayolu üzerinde, sizden önce meydana gelmiş bir kazanın yaratacağı etki ile bizzat göz­lerinizin önünde, he-men dibinizde cereyan eden bir felâketin oluşumu arasında dağlar kadar fark vardır. Hele ortamın, korku filmlerini an­dırırcasına müsait olmadığı koşullarda, hissettiğiniz duygular çok daha güçlü olsa gerektir.
       Hanımın, “Gördün mü bak, uçtular… Vallahi de uçuruma uçtu­lar,” sözlerinin etkisiyle çok çabuk kendime geldim. Civarda bizden başka kimse olmadığına göre, olayla ilgilenmek ve yine ilk müdahaleyi yapmak bize düşecekti. Arabayı iyice sağa çekip dışarı çıktığım sıra­da, otomobilin bulunduğu yerden, sanki bir imdat sesi duyar gibi ol­dum. Kulak kabarttım. Cinsiyetini ayrımsayamadığım bir ses, acı dolu inlemelerle karışık bağırıyordu.
       Hanıma;
       “Sen burada kal! Sakın yola çıkma ve ilk gelen aracı selektörle durdurmaya çalış. Torpido gözünde bir el feneri olacak… Onu da bana ver,” dedim.
       Ne yapacağımı tam olarak bilmesem de, şimdi benim, mutlaka otomobilin yanına inmem ve acil alınması gereken önlemleri almam gere­kiyordu. Hanım, başka zaman olsa yanımdan ayrılmaz ve her ne olursa olsun bana yardımcı olmaya çalışırdı. Ama bu sefer durum farklıydı.
       El fenerini ve o güne kadar bir kez olsun kapağını dahi açmadı­ğım ilk yardım çantasını yanıma aldım. Çantanın içinde ne olduğunu, daha doğrusu, işe yarar neleri bulabileceğimi de bilmiyordum. Uçuru­mun kenarından aşağıya baktığımda, otomobilin, fazla değil, yaklaşık yirmi metre kadar ötede, iki kalın ağaç gövdesinin arasında sıkışmış durumda olduğunu gördüm. Hafif yana doğru yatmıştı. Ön tarafı, önce bariyerlere, sonra da ağaçlara çarpmanın tesiriyle paramparça olmuştu. Tavan ve kapılar sağlam görünüyor, hatta arka stop lambaları hâlâ yanıyordu.
       Ağaçlara tutuna tutuna aşağı inmeye çalışırken, korktuğum başı­ma geldi; motordan çıkan kesif duman, birdenbire aleve dönüştü. Mo­tor tutuşmuştu. Otomobilin tamamına sıçraması halinde, ben de dahil olmak üzere içindekilerle birlikte havaya uçmamız işten bile değildi.
       İçimi birden korku kapladı. Bu gibi durumlar olmuyor değildi. Ara­mızda on metre mesafe ya kalmış ya kalmamıştı. Yukarıdan hanım, çığlık çığlığa geri dönmem için bağırıyordu. Yapabileceğim bir şey yoktu. İtiraf etmek gerekirse, korkum cesarete üstün gelmişti. Tam geri dönüp yokuşu tırmanmaya başlamıştım ki, arkamdan küçük bir ço­cuğun sesini duydum.
       Almanca olarak bana;
       “Bitte helfen Sie mir!”(*)
       Yapamadım, uzaklaşamadım! Otomobil yanıyordu, tehlike bü­yüktü, ama bu tarafta, ömür boyu vicdan azabı çekmek de vardı. Tek­rar otomobilin yanına yaklaştım. Alman plakalı, Opel marka, station-wagon bir otomobildi. Ön ve arka camları tamamen kırılmıştı. Arka kapıya elimi attığım anda, kapı kendiliğinden düştü. Menteşe yerlerinden kopmuş, böylelikle benim işimi kolaylaştırmıştı.
       Arka koltuğa feneri tuttum, işte o sırada; belki de cinsinin en irile­rinden olan Saint-Bernard türü bir köpeğin bacakları arasına sıkışmış, sekiz on yaşlarında bir oğlan çocuğu gördüm. Düz sarı saçları yüzü­nün yarısını örtmüştü. Görünüşe göre sağlam durumdaydı. Demek, köpeğiyle sarmaş dolaş gelirken, kaza sırasında bu iri vücut onu dar­belerden korumuştu. Saint-Bernard ise, en az elli kiloluk bedeni ve artı on kiloluk kafasıyla bel bel yüzüme bakıyordu. Aptal görünümüne rağ­men asil ve saygın bir duruşu vardı ve benim bu cins köpeklere tak­tığım “Sayın Bernar” adını hak ediyordu.
       Kaybedecek zamanım yoktu. Çocuğu çektim dışarı çıkardım, kö­pek de peşinden geldi. Yürüyebilecek durumdaydı. Ona, yukarı işaret ederek gitmesini söyledim. Önce ayrılmak istemedi. Sonra, herhalde manzaranın dehşetinden olacak, korktu, ağlamaya başladı. Elinden tutarak yarı yola kadar götürmek zorunda kaldım. Gerisini de o halletti.
       Geri dönüp, otomobilin ön tarafına baktığımda ise, kanlar içinde iki adam gördüm. Orta yaşlı ve hafif şişman olanı, bir eliyle yüzündeki kanları silmeye çalışıyor, öteki eliyle de, sürücü koltuğunda iki büklüm olmuş genç bir adamı doğrultmaya uğraşıyordu. Adamın yüzünden akan kanlar, diğerinin üzerine damlıyordu. Biraz daha dikkatlice baktı­ğımda, genç olanının durumunun pek parlak olmadığını anladım. Aya­ğı, bacağının yarısına kadar, kapı ile koltuk arasına sıkışmış durum­daydı. Sol kolu ise, sanki dirsek hizasından tamamen kopmuş gibi, acayip bir şekilde sallanıyordu.
       Bu arada, motor bölümünü iyice saran alevler giderek büyümeye başlamıştı. Yüzümüze vuran sıcaklıktan korunmamız, daha doğrusu, oradan bir an önce uzaklaşmamız gerekiyordu. Otomobilin öbür tarafı­na dolaşarak şişman adamı kurtarmayı denedim, ama başaramadım. Sağ ön kapı iyice sıkışmış durumdaydı ve benim kuvvetim onu aç­maya yeterli değildi.
       Adam içeriden hiç durmaksızın bağırıyordu:
       “Rufen Sie sofort die Polizei!”(**)
       Ona;
       “İyi… Çağıralım da, havaya uçman an meselesi be adam! Bil­mem nereni kaldır da bana yardımcı ol! Bak, çırpınıp duruyorum iş­te,” diye bağırasım geldi.
       Bir an için gözlerimi yukarıya, yola doğru çevirdim. Yol kenarında bir iki arabanın durmuş olduğunu gördüm. Bana yardıma gelecek birkaç ki­şinin olabileceğini düşündüm. Ama yanılmışım, hiç kimse gelmedi!
       “Tüü… Yuf olsun size be!” diyerek, defalarca içimden geçirdim, insan hakları için kıyameti koparan bu insanlar, insan hayatı söz ko­nusu olduğunda, demek ki kıllarını bile kıpırdatmıyorlardı. Birden, Yu­goslav topraklarında olduğumuzu hatırlayınca, bütün söylediklerimi geri aldım ve “Normaldir,” diye düşündüm. Yine de onların, durumu polise ve ilgililere haber verdiklerinden emindim.
       Bu gibi durumlarda, kendimizi ateşe atan tek millet, biz Türklerizdir herhalde. Ne yapar yapar, o arabayı parçalar, içindekileri, alev al­ma ve patlama riskine aldırış etmeksizin dışarıya çıkarmaya çabalarız. Kapıdan, olmadı pencereden, pencereden sığmadı, bagajdan çekip çıkarırız. Artık doğru mu yaparız, eğri mi yaparız, orasını bilemem, ama yine de bir şeyler yapmaya gayret ederiz.
       Şişman adamı çıkaramayacağımı anlayınca, bu kez sürücüyü kurtarmayı denedim. Başardım da! Ancak, kırılan kol kemiğinin kan­dan kıpkırmızı olmuş süngerimsi manzarası, insanın içini bulandırıyordu. Genç adam, başından beri baygındı ve hiçbir hayat belirtisi gös­termiyordu. Gördüğüm kadarıyla en fazla kan kaybeden de oydu. Eğer kolundan süzülen kan akışı durdurulmazsa, belki de ölebilirdi.
       Tek başıma zor indiğim yokuştan, şimdi iki kişiyle çıkamayacağım için, genç Almanı sürükleyerek en yakın ağacın arkasına kadar çektim. Herhangi bir patlama anında, ağacın kalın gövdesi büyük olasılıkla onu ko­ruyacaktı. Bu arada, yaşlı olanı, nasıl yapmışsa yapmış kendini arka kol­tuğa atarak, açık olan arka kapıdan çıkmıştı. Gelip yanıma diz çöktü.
       Onu biraz olsun rahatlatmak için;
       “Sei doch endlich ruhig!”(***)
       Koluma yapıştı ve sanki beni azarlarcasına;
       “Ich brauche dringend einen Arzt!” diye bağırdı.
       Sakin olmaya gayret ederek;
       “Warten Sie einen Augenblick. Der Arzt kommt gleich!”(****)
       Adam, bu kez ayağa kalkıp, yukarıda bekleşenlere doğru seslendi:
       “Los! Schnell! Schnell!”(*****)
       İçimden her ne kadar isyan etmek geliyorsa da, adamcağızın telaşını anlıyordum. Yanımızda yatan genç, belki de onun oğluydu! Belki de ölmek üzereydi!
       Bir insanın yanı başımda ölmesini ilk defa görüyor değildim. Ge­ride bıraktığımız seneler, bize bunun türlü örneklerini tüm acımasızlı­ğıyla göstermişti. Adamı çekip yanıma oturttum ve ilk yardım çantasın­dan çıkardığım boğma ipiyle, genç adamın kolunu kırık yerinin biraz üstünden sıkıca bağladım. Pamukları da tampon yapıp adamın alnın­daki yaraya bastırdım.
       Nihayet, yaklaşık on dakikadır bizi yukarıdan seyredenler arasında bir kıpırdanma oldu. Sonra, iki polis otosunun renkli ışıkları yüzüme çarptı. Farlarının huzmeleri, ortalığı yeterince aydınlatıyordu, iki erkek ve bir ka­dından oluşan bir ekibin, yanımıza inmek için hazırlık yaptığını anladım.
       Bu sefer, adamın koluna girerek ayağa kaldırdım. O sırada, ilk polis yanımıza gelmişti. Diğerlerinin de gelmesini bekledik. Kadın polis yanımızda kaldı, öbür ikisi, yangın söndürücülerle, hâlâ yanmakta olan otomobilin motoruna müdahale ettiler. Hepimizi korkutan alevler kısa sürede söndü.
       Az sonra, ambulanslar da geldi. Hep birlikte kaza mahallinden ayrılarak, düşe kalka yukarıya doğru tırmandık ve yola çıktık. Hanım kollarıma atıldı.
       Üstüm başım toz toprak içinde kalmıştı. Benim de her tarafımdan kanlar akıyordu. Sağ elimin üstü, nasıl ve neden olduğunu bilmediğim bir şekilde kesilmiş, etim üç santim kadar kalkmıştı. Yugoslav polisi, arabamızı daha sonra kendilerinin getireceğini söyleyince, biz de ge­len ikinci ambulansa binmek zorunda kaldık. Konvoy halinde sirenleri çala çala, en yakın Sezana kenti hastanesine doğru yola çıktık.
       Ve bu serüven de burada bitti.
       Bitti mi? Hayır, bitmedi! İnanmayacaksınız, ama gerçek serü­venimiz bundan sonra başladı!
       Önce hastanede, diğer kazazedelerle birlikte kontrolden geçtik. Bakımımız, boyamız badanamız yapıldı.
       Küçük oğlanın hiçbir şeyi yoktu. Biraz süzgün olduğu görülüyordu, o kadar. Bir köşede, ağır ve asil köpeği “Sayın Bernar” ile birlikte oturdu. Hanım, bir benimle bir onunla, pardon, onlarla ilgilendi. Zavallı çocukla, işaret diliyle anlaştıysa da, köpeğe bir türlü söz geçiremedi!
       Genç adam, hemen ameliyata alındı. Kırılan kolu ve zedelenen bacağı için artık gerekli neyse o yapıldı.
       Bu arada, çok kan kaybettiğinden, kan gerekli oldu. (O Rh +) kan grubu hastanede yoktu. Gecenin bu saatinde temin etmek ya da yara­lıyı bir başka hastaneye nakletmek de zordu. Nedense gözler bana çevrildi. Nasıl olmuşsa olmuş, ehliyetimde yazılı olan kan grubu, işini bilir(!) bir polis tarafından, doktorların kulağına fısıldanıvermişti.
       Bir taraftan sağ elime dikiş atılırken, sol kolumdan da kan aldılar. Yorgunluktan ve şaşkınlıktan perişan bir halde yatarken, şişman adam odaya girdi. Başı, sargı bezleriyle tamamen sarılmış ve bir kolu da as­kıya alınmıştı.
       Adının, “Müller” olduğunu söyleyerek;
       “Ich danke Ihnen für Ihre Hilfe! Wir sind billig devongekommen!”(******)
       Ardından;
       “Können Sie mein Zeuge sein?”(*******) diye sordu.
       Vallahi billahi de sordu!
       “Warum?”(********) diye karşılık verdim.
       “Für Versicherung Kraftfahrzeug.”(*********)
       Ah… Ah! Görüyorsunuz değil mi? Her neyse, sonra polis olay hakkında bizim ifademize başvurdu. Alman plakalı otomobilin aşağıya uçmasında suçumuz olabileceği ihtimali üzerinde ısrarla durdu. Araba­mızı teknik incelemeye alacaklarını söyledi. Hanımın ifadesi ile benim ifadem arasında çelişkiler aradı. Neyse ki, hanımla biz yıkılmaz bir bü­tündük. Üstelik bizim arabayı park ettiğimiz yerle, kaza yapan otonun asfaltı kazımaya başladığı yer arasında tam elli üç metre mesafe var­dı. Bir de, Bay Müller insaflı çıktı ve doğru ifade verdi.
       Bu yenilgiyi hazmedemeyen Yugoslav polisi, büyük bir dostluk(!) örneği göstererek, kaç gün süreceği bilinmeyen tahkikat sonuna kadar şehirden ayrılmamıza izin vermedi. Bizi, balon gibi göğüslü kadınların personel olarak çalıştığı beşinci sınıf bir otelde zorunlu misafir etti. Ama parayı da bize ödetti.
       Her neyse, otelde soyunduk, dökündük, temizlendik ve bu arada ertesi gün demonte halde bize teslim edilen arabamızı toplamaya gay­ret ettik. Sözde, far ve fren testi, boya kontrolü vs. yapacağını söyle­yen polis, teknik inceleme adı altında silah ya da uyuşturucu araması yapmış ve arabayı darmadağın ederek tabandan tavana kadar her ye­rini söküp atmıştı.
       Bütün vidaları, bir teker kapağının içinde getirdiler. Neyse ki, vida­lar eksik değildi. Değildi de, tek tek yerlerini bulana kadar anam ağladı!
       Bütün bu gelişmeler karşısında, bizim hanım doğal olarak isyan­ları oynamaya başladı:
       “Bir daha hiç kimseye yardım etmeyeceksin. Herkes, nasıl kazık gibi dikilip baktı ise, sen de öyle bakacaksın. Yok, yok… Hiç bakmayıp yürüyüp geçeceksin. Bak şimdi onların hepsi evinde işinde, biz ise nerelerdeyiz, nelerle uğraşıyoruz?
       Sinir içindeydi. Çok da korkmuştu. Hastanede, kısa bir süre için bile olsa, küçük çocukla ilgilenmişti. Tabii yanındaki köpekle de! Sa­nırım korkması bu yüzdendi. Aslında bizim hanım köpekleri çok severdi(!). Ancak, Saint-Bernard ona biraz büyük gelmişti.
       Herr Müller, bizi Almanya’ya, Münih’e davet etti. Ailesiyle birlikte küçük bir motel işletiyordu ve bizi ağırlamaktan memnun olacaklarını söyledi. Bizi de en çok duygulandıran bu sözleri oldu. Fena bir adam değildi ve dost kazanmak bizim için her şeyden önemliydi.
       Dört ay sonra, yolumuz bu kez Münih’e düştüğünde, Müller aile­sinin işlettiği “Aida Motel”e uğradık. Bize çok yakınlık gösterdiler. Sütlü kahve ikram ettiler ve hiç olmazsa bir gece kalmamız için çok ısrar ettiler. Hatta fiyatlardan ürkmememizi, bizim için yüzde on indirim yapabileceklerini de samimi bir tarzda ve açık yüreklilikle söylediler.
       Her şeye rağmen, bu kaçırılmayacak fırsatı(!) kabul edecektik ki, bahçedeki saray yavrusu kulübesinden ayrılıp günlük gezintisine çıkan Sayın Bernar’ın, oturduğumuz salonun kapısını bir omuz darbesiyle açıp içeriye girmesi ve hanımı tanıyarak yanağından öpücük almak için şaha kalkması, bardağı taşıran son damla oldu. Kararımızdan acele vazgeçmek zorunda kaldık ve bunu kibarca kendilerine bildirdik. Üstelemediler bile…
       Veda edip kapıdan çıkarken, hanım hâlâ dönüp dönüp arkasına bakıyor;
       “Bir daha kimseye yardım etmeyeceksin… Bak edersen ölümü gör,” diye söyleniyordu.

(*)                   Lütfen bana yardım ediniz!
(**)                 Lütfen hemen polisi çağırınız!
(***)               Sakin olun artık!
(****)             Hemen bir doktora ihtiyacım var!
(*****)           Bir dakika bekleyin. Doktor şimdi gelecek!
(******)         Haydi! Çabuk! Çabuk!
(*******)       Yardımınız için size teşekkür ederim! Ucuz atlattık!
(********)     Benim şahidim olur musunuz?
(*********)   Neden?
(**********) Motorlu Taşıt Sigortası için.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz