Bugün İşler Ters Gitti!..

B

       “Kapıyı vurup dışarı çıktınız. Gün boyu attığınız her adımda, açtığınız her kapının ardında, işler hep ters gidiyor. Ne kadar çaba gösterirseniz de elinizde değil, hiçbir şey umduğunuz ya da planladığınız gibi olmuyor. Bunalım geçiriyor, isyanları oynuyorsunuz. Ama en sonunda bir mucize oluyor; tek bir şey sizin günü gülümseyerek, rahat bir şekilde kapamanızı sağlıyor!..”

       Saat çoktan on ikiyi geçti. Yani, yarını yaşıyoruz artık! Elimdeki işi bitirmeden yatmamaya kararlıyım.
       Şimdi, “Gündüzü çuvala mı koydun?” diyeceksiniz. Koymadım, birtakım sebepleri var elbet! Bir kere, siz yatağınızda mışıl mışıl uyur ve sosyal, demokratik ve tam bağımsız Türkiye rüyasını görürken, birilerinin sizin için uyanık kaldığını bilmeniz, bilmeseniz dahi, ara sıra bizim vurgulamamız lâzım!
       Ne de olsa, Avrupa topraklarındayız. Çekilen genel sıkıntıların yanı sıra, çok çok özel bazı sıkıntılarla da yüz yüzeyiz. “Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal,” dedirtecek öyle durumlar söz konu­su ki, rahat yaşayabilmek için çevrenizi iyi tanımak, huzurlu olabilmek için de bu insanları iyi anlamak gerek.
       Pencereye yaklaşıp, berrak bir ışıltıya bürünmüş kente bakıyo­rum. Oturduğumuz dairenin tavanı yüksek, pencereleri dar, ama geniş bir manzarayı gözler önüne seriyor. Biliyor musunuz; Avrupa, bugüne kadar çok değişik açılardan ele alınmış ve irdelenmiştir. Turist gözüyle Avrupa, genç işadamı ya da yatırımcı gözüyle Avrupa, gurbetçi gö­züyle Avrupa, siyasetçi gözüyle Avrupa… vs. Yani, bakan göze göre değişen bir Avrupa!
       Değerlendirmeler arasındaki farklılıklar ne kadar büyük olursa ol­sun yine de tek bir noktada mutabık kalmış görünüyoruz; Avrupa ile aramızda değil dağlar, sıradağlar var…
       Çayın altını yeniden yaktım. Porselen demlik çok geçmeden hare­ketlenmeye başladı. Yoo… Öyle demeyin! Biraz hoppadır, ama asildir kerata… 16’ıncı Lui döneminden! Yani, semt pazarındaki satıcı ga­ranti verince, ben de inanıp(!) aldım.
       Yok… Yok! Bu notları, bu gece mutlaka bitireceğim. Merak etti­ğinizi de biliyorum. “İnsan davranışları açısından Avrupa” başlıklı bir derleme bu. Hani, şu, yurtdışı gezileriyle ilgili broşürlerde “Önemli Uyarılar” bölümünde yazılanlar var ya… “Falan yerde bavulunuzu, filan yerde karınızı yanınızdan ayırmayın,” gibi… İşte onun biraz daha ge­niş kapsamlısı. Değişik insan tiplerinin davranışları üzerine kaleme alınmış. Huyu suyu, merakları, iyi ve kötü tarafları, toplumdaki davra­nışları, sorumlulukları, algılayış biçimleri, kişisel veya ırk olarak yete­nekleri vs. vs.
       İnsanları iyi tanıyamazsak, milletleri de, devletleri de iyi tanıyamayız, devletleri iyi tanıyamazsak, iyi politikalar üretemeyiz, değil mi?
       Neredeyse sabah olacak. Ben hâlâ çalışıyorum. Bir bardak çay daha alayım dedim, baktım ki bitmiş… Bana da çay dayanmıyor ca­nım!
       Notları şöyle bir derleyip toparladım. Bu notları ileride kitap haline getirmek mümkün… Hiç olmazsa, Avrupa insanının görünür haliyle per­de arkasındaki hali ortaya dökülürse, hiç bilinmeyen yönleriyle onları tanıma fırsatını bulmuş oluruz.
       Dışarısı yine ışıl ışıl… Ne kadar ışıldasa da, sabahın bu saatinde, bir Paris gecesi daha uykuya çekiliyor olmalı. Aslında bu şehirde ya­şayanları, gece çalışanlar ve gündüz çalışanlar diye ikiye ayırmamız gerekiyor. İnsanların yarısı yataklarından henüz kalkarken, diğer yarısı yataklarına yeni girecekler.
       Bitişik daireden birtakı sesler geldi. Komşum ayaklanmış olmalı. Onun programına alıştım artık; her üç günde bir, böyle erken saatte kalkar ve doğruca Gare d’Lyon’a(*) gider. Kendisi, güney Fransa’ya çalışan bir ekspresin baş makinistidir. Tek başına yaşayan, halim selim bir adamdır. Bazı hafta sonları veya evde olduğu günler, iki çocuklu bir kadın onu ziyarete gelir. Birlikte otururlar, sonra o, çocukları alır gezmeye götürür. Kadın evde yalnız kalır.
       Komşumun babası da aynı işi yaparmış. Hatta birçok kez, Simplon-Orient Express’iyle İstanbul’a kadar gitmiş. Dolaylı yolla, Türkleri tanıyor ve onları seviyor. Keşke bütün Fransızlar onun gibi olsa.
       Nihayet gün ışımaya başladı. Tutulmuş olan vücudumu hareket ettirmek için biraz gerineyim dedim, her tarafımdan acayip sesler geldi.
       “Aaa! Sen böyle gerinirsen ya yatağa ya da doktora gitmek zorunda kalırsın. Bu da bizim işimize gelmez,” diyen eşim, sözlerine devam ederek;
       “Hani bugün Paris’i gezdirecektin. Unutmuş olamazsın,” diye üsteledi.
       Evet! Birkaç gündür, geçici olarak yanıma gelmiş bulunan ha­nımla bizim ufaklığa, küçük bir Paris turu attırmak için söz vermiştim doğrusu. Üzerinde çalışmakta olduğum konuları bir tarafa bırakmak, tamamen hür ve bağımsız bir turist gibi sokaklarda dolaşmak bana da iyi gelecekti.
       “Öyleyse hadi bakalım, hazırlanın,” diye seslendim. “d’abord, Boulevard des Champs-Elysées… plus tard, le musée d’Louvre!”(**)
       Hanım bir süre yüzüme boş gözlerle baktıktan sonra;
       “Tamam… Dediğinden olsun,” dedi. Bu, onun söylediklerimi an­lamadığının en büyük deliliydi.
       Bindiğimiz taksi, ana yollardan gideceği yerde, ara sokaklara da­lıyor, son süratle köşeleri dönüyor, sanki bilmem neye ne yetiştiriyor­du. Tabii sonunda olan oldu; bir köşe başında özel bir otomobille kafa kafaya geldi; çatt! Ardından, kırılan ön sağ farın parçaları, tampon caddeye yayılıverdi…
       Şoföre doğru eğilerek;
       “Que s’est-il passé?”(***) diye sordum. Adam yüzüme ters ters baktı, cevap vermedi… Ne olacak, arabaya çarpmıştık işte!
       Onu kendi problemiyle baş başa bırakıp, yürüyerek ulaştığımız bulvarda, hemen hemen bütün yerler kapalıydı. Doğrusu, günümüz iyi başlamamıştı.
       Hanım;
       “Aptal adam! Bilmen gerekirdi, böyle yerler akşam güzel olur. Sen kalk sabahın köründe bizi buralara getir, olacak iş mi?” diye söy­leniyordu.
       “Fark etmez, biz de dönüşte tekrar uğrarız,” diye geçiştirdim. Hem bak şimdi, dünyaca ünlü bir müzeye gidiyoruz. Orada, Eski Mısır uy­garlığına ayrılan bölümde kimler var… Ha, kimler var? Mumyalar var!”
       Mumya lafını duyunca, bizim ufaklığın gözleri böyle oluverdi! Ta­bii korkudan değil, ilk tanışma heyecanından!
       Nerde! Sanki şansı evde bırakmıştık. Sözünü ettiğim bölümler, yeni düzenleme nedeniyle beş gün süre ile kapatılmıştı. Kızdım, sinir­lendik. Bu yüzden de bir ara yolu karıştırdım. Tabii ki hanım, çok merak ettiği Raphaêl’in ünlü tablosunu da görememiş oldu.
       Dışarı çıktığımızda, daha önce var olan güneş kaybolmuş, ortalı­ğa kapalı, koyu gri bir hava hâkim olmuştu. Bilirsiniz, Londralıların da, Parislilerin de temiz ve açık hava açısından pek nasipleri yoktur. Onlar saf havayı ya ismen bilirler ya da rüyalarında görürler. İdeallerindeki kavram, her ne kadar yeşillikse de, tabiat her zaman bu fırsatı vermez, o kadar bonkör davranmaz, ama yine de hallerinden şikâyetçi olduk­ları duyulmamıştır.
       Neyse, yavaş yavaş Seine Nehri kıyısını takip ederek üçüncü du­rağımıza geldiğimizde, ne gerimizde bıraktığımız Notre-Dame Kilisesi’ni, ne de önümüzde yükselmesi gereken dünyanın sekizinci harikası dev kuleyi görebiliyorduk.
       Yüksekliği üç yüz metreyi geçen Eiffel Kulesi’nin ayaklarına vardı­ğımızda, hava şartları nedeniyle geçici olarak en üst katına yapılan çıkışların durdurulduğunu, asansörlerin sadece ilk kata kadar çalıştığı­nı öğrendik. Talihsizliğin bu kadarı da olmazdı, yine de yukarı çıkarak, sis nedeniyle görülmeyen Paris’i görmeye çalıştık.
       Evden sokağa adım attığımızdan bu yana epeyi zaman geçmiş, arada bir içilen kola ve meyve suyu türü içeceklerden dolayı aşırı de­recede tuvalet ihtiyacı hisseden bizim ufaklık, ille de çişimi yapacağım diye tutturmuştu. Böyle bir durum Türkiye’de başımıza gelmiş olsaydı; bahçenin bir köşesinde, çiçek tarhlarının arasında, ya da çalıların ya­kınında bir yerlerde, hemen müsait bir pozisyon ayarlar ve onun ihti­yacını giderirdik, ama burada olmazdı. Paris’in simgesi, ta üç yüz metre yükseklikten bize bakıyordu.
       Umumi tuvaletlerin bulunduğu yere geldiğimizde, birlikte gitmeyi teklif ettimse de bu teklifim kabul görmedi.
       “Ben kendim gidebilirim,” dedi.
       Eee! Ne de olsa gün geçtikçe büyüyordu kerata!
       Yine de kendisine tembihte bulunmaktan geri kalmayarak;
       “Bak oğlum,” dedim, “İçeride, sürekli kapalı duran kapıların kilit kısımlarında ya ‘Occupé’ yazar ya da ‘Libre’… Biri dolu, öteki boş de­mektir. Sen Libre yazılı olanına gireceksin. Ötekini sakın zorlama, do­ludur, yani biri vardır. İçeriden kalın bir öh-höö! sesi gelirse de kork­ma!”
       “Tamam,” diyerek içeriye daldı ve uzun bir süre de çıkmadı.
       Ben, ne olur ne olmaz diye, kapıya yakın bir yerde dikiliyor ve ak­lımdan, “İyi ki girmiş, zavallının ne çok da çişi gelmiş,” diye geçiri­yordum ki, içeriden bizimkinin;
       “Baba!” diyen sesini işittim. Var kuvvetiyle bağırıyordu, hemen yetiştim!
       “Baba… Bu kapı açılmıyor!”
       İş anlaşılmıştı… Medeniyet dediğimiz canavar, bizim oğlanı esir almış, bırakmıyordu.
       “Oğlum, oralarda bir buton, bir düğme; ne bileyim… Bir şeyler ola­cak! İşte onlardan hangisini görürsen çek ya da bas!”
       Uzun sürmedi, sonunda ufaklığı kurtardık. Annesinin bizi bekledi­ği yere geldiğimizde, ortalığı yatıştırmak ve o ana kadar olanları unut­turmak için;
       “Hadi bakalım, benim karnım acıktı. Şöyle güzel bir yere gide­lim. Bir şeyler yiyelim, olur mu?” diye sordum.
       “Şuralardan bir yerden sandviç veya tost alıverseydik,” diyen hanıma da karşı çıkarak;
       “Yok hanım, yok! Bunca olumsuzluktan sonra, güzel bir yemeği hak ettik doğrusu,” dedim.
       “Sen bilirsin,” dercesine boynunu büktü.
       Onlar için seçmiş olduğum lokanta da, pardon ‘Restaurant’ da, hiç fena değildi yani. Gündüz olmasına rağmen, pırıl pırıl parlayan avizelerin saçtığı bol ışık, dış camekândan giren güneş ışınlarını bas­tırıyordu. Bir köşede yer alan geniş ve yüksek bir akvaryum, bin bir çe­şit süs balığına ev sahipliği yapıyor; ötede, tek kişilik bir orkestranın çı­kardığı nağmeler ortalıkta geziniyordu.
       Bizi, kendi seçtiği özel bir masaya götürüp oturtan şef garson, sonra bizi bırakıp gitmişti.
       “Garçon! Qui fait le service ici?”(****) diye seslendim. Kimse cevap vermedi. Bizde olsa, “Geldimm!” diye bağırır, ardından hemen “Ne yiyiyorsunuz, abicim?” diye sormadan, “Şiş, Adana köfte, karışık ızgara, lahmacun, tavuk…” diye saymaya başlardı.
       Hanıma;
       “Bunlar, önümüzdeki listeye bakmadan yanımıza gelmeyecekler anlaşılan. Kaldır şu süslü kartonları da şöyle bir göz gezdirelim,” dedim.
       “Ama ben ne isteyeceğimi bilmiyorum ki?”
       “Olsun hanım… Sen şöyle dikkatle ve ciddiyetle tetkik et; arada bir de benim yüzüme bak… Nasıl olsa siparişi senden değil, benden alacaklar!”
       Hazır olduğumuzu anladığı anda hemen yanımızda bitiveren, ku­lağı bizde, gözü not defterinde, burnu ise restoranın tavana yakın bir köşesinde olan garsona;
       “Je désire trois plats de soupe aux petits pois!”(*****) dedim. Klasik, domates, mantar vs. gibi çorbaların dışında, değişik bir şeyler sipariş etmeyi kafama koymuştum…
       “Qui, monsieur!”(******)
       “Qu’avez-vous çömme plats de viande?”(*******)
       …………………………
       Üüü… Neler yoktu ki! Her cins hayvan etinin haşlaması, kızart­ması, tavası, envaı çeşidi!
       En sonunda; küçük butlar halinde, bir tabağın etrafına dizilmiş, mis gibi kızardığı belli olan, üzerine kırmızı bir sos sürüldüğü görülen, bıldırcın etinde karar kıldık.
       Hanım, “Ne yaptın?” dercesine yüzüme bakıyor; ben de ona, “Boş ver hanım, bir günlük beylik beyliktir,” şeklinde cevaplar veriyordum.
       Hani çorbalar fena değildi de… Paris’in bu mükemmel resto­ranında, “Bıldırcın” niyetine şişe geçirilip müşterilere sunulan, üstelik üzeri şekerli bir madde ile sıvanmış, birer lokmalık etten ibaret olan bu kuşların, aslında bizim yakından tanıdığımız, Paris çatılarını süsleyen serçecikler olabileceği ihtimali birden ağırlık kazanıverdi.
       Hanım, zorlukla yutkunmaya çalışıyor, bizim oğlan ise daha ilk lokmasını ağzında geveleyip duruyordu. Sonunda her ikisi de,
       “Biz yiyemeyeceğiz,” dediler de kurtuldular…
       Allah’ım! Bir günde bu kadar terslik üst üste gelmez, en talihsiz bir insan bile, bir günde bu kadar şanssızlıkla karşılaşmazdı. Kalkıp gitmek daha iyi olacaktı.
       “Garçon! L’addition!”(********) diye seslendim
       Beş dakika sonra, yine aynı garson, aynı kurum içerisinde geldi. Bu sefer burnu, tavanın bir diğer köşesini gösteriyordu.
       Hesap tutarını gördüğümde, dayanamayıp;
       “Ne? Cinquante-quatre francs(*********) mı?” diye bağırdım.
       Garson, bu karışık cümleyi anlamış olacak ki;
       “Qui, monsieur… Cinquante-quatre francs!”(**********) diyerek tasdik etti.
       Fransa, tepemizde dikilmiş bize bakıyordu. Çaresiz ödeyecektik. Cüzdanı çıkardım ve hesap pusulasının içine konulduğu, küçük bir mücevher sandığını andırır kutunun içine elli beş frank koydum. Ada­mın burnu daha bir havaya dikildi. Artık iyice tavanı gösteriyordu. Bir beş frank daha attığımda, biraz olsun aşağıya indirdi.
       “Gardez la monnaie!”(***********) diye fısıldadım.
       “Merci monsieur (Mersi mösyü)… Merci beaucoup (Mersi boku)!”(************) diyerek yanıt verdi.
       Her şey burama kadar gelmişti. Yine de son sözü ben söylemeliy­dim;
       “Bi bok değil!” dedim ve bizimkilerin arkasından yürüdüm gittim.
       Şaşıran garsonun “boku” anladığını, ama cümlenin tamamının ne anlama geldiğini bilmesine imkân olmadığını düşündükçe keyiflendim, kahkahalarla güldüm… Ne de olsa, günü iyi bitirmiştim!

(*)                      Lyon Garı
(**)                    Önce Şanzelize Bulvarı… Sonra Luvr Müzesi
(***)                  Ne oldu?
(****)                Garson! Buraya kim bakıyor?
(*****)              Üç tabak bezelye çorbası istiyorum
(******)            Peki, efendim… anlamında
(*******)          Et yemeklerinden ne var?
(********)         Garson… Hesap!
(*********)       Elli dört frank
(**********)     Evet bayım… Elli dört frank!
(***********)   Üstü kalsın!
(************) Teşekkürler bayım… Çok teşekkür ederim!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz