Dervişler

D

       Kalktık; harika manzaraya son bir defa uzun uzun baktık. Ben bu manzarayı bir daha görecektim, fakat rahip içini çekerek;
       “Hiçbir zaman artık seni göremeyeceğim,” diye mırıldandı.
       Elini sütunlara, avlu duvarlarındaki fresklere doğru salladı.
       “Allahaısmarladık,” dedi. “Bir Fransisken dünyanın bir ucundan size tapmaya geldi ve taptı. Allahaısmarladık!”
       Dönüş yolunda yürümeye başladık. Yakıcı bir sıcak ve çok toz vardı. Rahip yorulmuştu. Her Cuma günü, dervişlerin yaşadığı ve raks ettiği ufak bir tekkede durduk. Kemerli kapısı yeşile boyanmıştı. Giriş başlığının üstünde Muhammed’in kutsal işareti olan tunçtan yapılmış açık bir el vardı. İri beyaz çakıl taşları döşenmiş, temizlikten pırıl pırıl parlayan avluya girdik. Bütün bahçenin çevresinde, içinde kahkaha çiçekleri bulunan saksılarla ortada meyve yüklü muazzam bir taflan ağacı bulunuyordu. Biraz nefes almak için ağacın gölgesine oturduk. Bir hücreden bir derviş bizi gördü, yanımıza geldi. Selamlamak için eliyle kalbine, dudaklarına, alnına dokundu. Mavi uzun bir cübbe giymişti. Başında da yüksek, yün bir külah vardı. Sakalı simsiyah ve sivriydi. Sağ kulağının ucundan da gümüş bir halka sarkıyordu. Ellerini çırptı; çıplak ayaklı ve şişkin yanaklı ufak bir çocuk geldi. İskemleler getirdi; biz de oturduk. Derviş çevremizdeki çiçeklerden, taflan ağacının sivri yaprakları arasından gördüğümüz parlak denizden söz ediyordu. Sonra “raks”tan konuşmaya başladı:
       “Raks edemeyen dua edemez,” dedi. “Meleklerin ağzı vardır, ama konuşamazlar. Allah’la raks ederek iletişim kurarlar.”
       Rahip;
       “Siz Allah’a ne dersiniz baba?” diye sordu.
       Derviş;
       “Allah’ın ismi yoktur,” diye cevap verdi. “Allah için isimler çok ufaktır. İsim bir hapishanedir; Allah ise hürdür!”
       “Fakat Allah’a hitap ettiğiniz veya hitap etmek gerektiği zaman ona ne dersiniz?”
       Derviş başını eğdi, düşündü, sonunda ağzını açarak;
       “Ha!” diye cevap verdi. “Allah derim.”
       Rahip şaşırmıştı:
       “Haklı,” diye mırıldandı.
       Şişkin yanaklı küçük derviş bir tepsiyle tekrar göründü. Kahve, soğuk su, iki büyük salkım üzüm getirdi. Başımızın üstündeki damda iki güvercin –Knossos’un güvercinleri miydi acaba?– sevişiyor, dem çekiyorlardı. Bir an için sustuk, tekke havası aşk iniltileriyle dolmuştu. Rahibe döndüm; güvercinlere, onların üstünden de gökyüzüne bakıyordu. Gözleri yaşlarla dolmuştu.
       Kendisine baktığımı fark etti, gülümsemeye başladı:
       “Dünya güzel,” dedi. “Sıcak memleketlerde dünya güzel… Mavi bir gökyüzü, güvercinler ve üzüm bulunan, başınızın üstünde de bir taflan ağacı olan yerlerde dünya çok güzel!”
       Üzümünü tane tane yerken mutluydu. Bu saatin hiçbir zaman bitmesini istemediği hissediliyordu.
       “Cennete gideceğimden emin olsaydım bile, en uzun yoldan gitmeme izin vermesi için Allah’a yalvarırdım,” diye mırıldandı.
       Bu Müslüman tekkesinde öyle mutluyduk ki, canımız hiç ayrılmak istemiyordu. Bu sırada, avlunun çevresindeki hücrelerin kapısında başka dervişler göründü. En gençleri solgundu, umutsuzca Allah’ı izliyormuş gibi gözleri boşluğa bakıyordu. Ama daha yaşlı olan dervişlerin yüzleri pembe, gözleri ışıl ışıldı. Etrafımızda çömeldiler. Bazıları deri kemerlerinden tespihlerini çıkarıp Hıristiyan papaza merakla bakarak sükûnetle çekmeye başladılar. Diğerleri gözleri yarı kapalı, mutlu ve sessizce uzun lülelerini tüttürüyorlardı.
       Rahip bana;
       “Rica ederim, onlara kurallarının ne olduğunu sorun,” dedi.
       En yaşlı olanı, lülesini dizine koyup cevap verdi:
       “Fakirlik, fakirlik… Hiçbir şeye sahip olmamak! Hiçbir şey bizlere ağırlık vermesin. Çiçekli bir yolda Allah’a doğru yürümek… Gülme, raks ve neşe… Bunlar bizi elimizden tutup götüren üç büyük melektir.”
       Rahip yine;
       “Onlara Allah’ın huzuruna çıkmak için nasıl hazırlandıklarını sorun. Oruç tutarak mı hazırlanıyorlar?”
       Genç bir derviş gülerek;
       “Hayır, hayır,” diye cevap verdi. “Biz yeriz, içeriz. İnsana içecek ve yiyecek verdiği için Allah’a şükrederiz.”
       Rahip;
       “Nasıl yani?” diye ısrar etti.
       “Beyaz, uzun bir sakalı olan derviş gülümseyerek;
       “Raks ederek,” diye karşılık verdi.
       Rahip;
       “Raks ederek mi? Niçin?” diye sordu.
       İhtiyar derviş;
       “Çünkü raks insanın benliğini körletir,” dedi. “Benlik de körlendi mi insanın Allah’la birleşmesi için ortada artık hiçbir engel kalmaz.”
       Rahibin gözleri parlamaya başlamıştı:
       “Aziz Fransuva tarikatı,” diye bağırdı.
       Ardından ihtiyar dervişin elini sıkarak;
       “Aziz Fransuva da yeryüzünden bu şekilde raks ederek kalkıp göğe yükselmiş. ‘Biz Allah’ın kullarından başka neyiz ki?’ derdi Aziz Fransuva da. Genç dostum, bir kere daha görüyorsun ki, her şeyde ama mutlak surette her şeyde, aynı Allah bulunuyor.”
       Tehlikeli bir itirazda bulundum:
       “Öyleyse misyonerler niçin dünyanın dört bir bucağına gidip yerlileri kendilerine uygun gelen Allah’a olan inançlarını terk etmeye ve onların Allah’ına yabancı olan bizimkini kabul etmeye zorluyorlar?”
       Rahip ayağa kalkarak;
       “Sana cevap vermek zor,” dedi. “Allah nasip eder de tahsilini tamamlamaya Paris’e gelirsen benim evime gel.”
       Ardından kurnaz bir şekilde gülümseyerek;
       “Bu arada ben de, sorunun cevabını bulmuş olurum belki,” dedi.
        Dervişlerden izin istedik; selamlar ve gülümsemelerle bizi dış kapıya kadar uğurladılar.
       Eşikte duraklayan rahip bana;
       “Onlara hepimizin aynı Allah’a taptığımızı söyle rica ederim,” dedi. “Söyle onlara, ben de siyah cübbeli bir dervişim.”

(Yazan: Nikos kazantzaki-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi