Mr. Dean Pıtferge

M

       “Bakın, ben Protestan’ım, günah çıkarmak için bugüne kadar hiç kiliseye gitmedim. Çünkü günah sayılacak bir hareket yaptığıma inanmıyorum. İnsanları severim, hayvanları, bitkileri severim. Her birinin hareketinde, binlerce sır, binlerce güzellik saklıdır. Bunları görmek, anlamaya çalışmak ve hep iyiye yormak gerekir…’ Bu sözler, bir İngiliz fırıncısına ait; Mr. Dean Pitferge’e… Enteresan, unutulmayacak bir adamdı ve bundan dolayı da anılarım arasında yer aldı!..”

       Nasıl rüzgâr biraz sertleşince, yüz kırışır, hatlar değişir, saçlar karışmaya ve uçuşmaya başlar, insan bir anda ihtiyarlayıverir ya… İşte deniz de öyle olmuş, bütün güzelliği birden kayboluvermişti.
       Manş Denizi’ndeydik, Fransa’dan İngiltere’ye geçiyorduk. Calais’den kalktığımızda, pek bir şey hissetmemiştik. Şimdi ise rüzgâr fırtına tarzında kuzeydoğudan esiyor ve feribotumuzun Dover’e doğru ilerle­mesini engelliyordu. Bu gidişle geminin varış limanı değişecek gibi görünüyordu.
       Aslında, sahilden biraz açılıp dalgalarla karşılaşıncaya kadar her şey mükemmeldi. Ne sallantı ne de en ufak bir belirti vardı. Yolcular, ne­şe içerisinde muhtelif salonlara dağılmış durumda, kimi eğleniyor, kimi bir şeyler atıştırıyor, kimi de birbirleriyle sohbet ederek vakit öldürü­yordu. Çocukların büyük bir bölümü ise çizgi filmlerin gösterildiği sa­lonu hınca hınç doldurmuştu.
       Ancak az sonra fırtına bastırdığında, bütün bunlardan geriye hiç­bir eser kalmadı. Sesler birden kesildi, yerini endişeli bir bekleyiş aldı.
       Geminin sallantısı da giderek artıyordu. Düşünün, karnı iki kat araba ile dolu bulunan koskoca bir gemi, birdenbire sandaldan farksız bir hale gelmişti.
       Sonunda, belki de bu duruma alışık bulunmayan bazı eşyaların ortalıkta dans etmeye başladığı görüldü. Bu arada, oturduğu yeri de­ğiştirmek isterken yürüme acemiliğine düşen şişman bir kadının den­gesinin bozulması, büyük salonda, tuvaletlere giden koridorun başın­da bulunan büyük boy bir aynanın tuzla buz olmasına neden oldu. Hani, iyi de oldu… Çünkü bir daha hiç kimse yerinden kıpırdamaya cesaret edemedi.
       Dışarıda zifiri bir karanlık vardı. Feribotun sallantısı zaman ilerle­dikçe artıyor, insan sanki dalgaların birkaç kat birden yükseleceğini ve salon camlarından içeri girivereceğini zannediyordu. Bir gemi için den­genin bozulması, hele de aşağıda yer alan araçların yerlerinden azıcık oynaması, en kısa zamanda onun alabora olması demekti.
       Feribot gerekli olan manevrayı yapmakta geciktikçe, yolcuların endişeleri biraz daha artıyor, hatta bazısının yüz ifadesinde bu duru­mu açıkça görmek mümkün oluyordu. Sallantının fazlalığından ola­cak, bir kısım yolcuda mide bulantısı emareleri görülmeye başlamıştı.
       Ben ise salona hâkim bir köşede, sakin bir şekilde oturuyor ve elimdeki bir türlü bitiremediğim kola şişesinin uyumlu sallantısına bakıyordum.
       Birden yanı başımda;
       “Ben hesabını yaptım. O kadar da fena değil. Sallantıdan hâsıl olan yay açıklığı kırk dereceyi buluyor ki, bunun yirmi derecesi ufuk hattının üzerine, yirmi derecesi de altına denk geliyor. Geminin den­gesi iyi, ama yolcuların dengesi bozuk,” diyen bir ses işittim.
       Bu sözler, ne zaman yanıma gelmiş olduğunu fark etmediğim, be­nim gibi bir yolcunun ağzından çıkıyordu. Kısa boylu, hafif şişman biriydi ve hareketleri de konuşması gibi süratliydi. İngilizce konuşuyordu. Ancak en önemlisi, bu adamın fizyonomisinin, her şeyden zevk alan, gülme ve güldürme alışkanlığını asla terk etmeyen ve hayata daima hoş tarafından bakan bir insanı tarif ediyor olmasıydı.
       Kendi kendime;
       “Buyur bakalım,” dedim. “Bir bu eksikti!”
       Elini uzatarak;
       “Ben, Pitferge… Dean Pitferge!” dedi.
       Çaresiz tanışmıştık. Zaten tanışmayıp da ne yapacaktık? Mr. Pitferge, görünüşüyle değil, ama sözleriyle komik bir adamdı. Yalnız onu dinlerken, şaka mı söylüyor, yoksa ciddi mi konuşuyor diye, iyice anlamak gerekiyordu. Çünkü yüzünün ifadesinde, hiç de ciddi konu­şan bir insan havası bulunmuyordu.
       Salonda oturan yolcuları bir süre süzdükten sonra;
       “Böyle acayip bir insan koleksiyonunu hiç gördünüz mü?” diye sordu.
       “Acayip insanlar mı?” diye cevap verdim. “Bence bu insanların hepsi birbirine benziyor ve hepsi de gayet normal insanlar.”
       “Onları hiç tanımadığınız anlaşılıyor, dostum,” şeklinde devam etti… “Kuzum siz ne iş yapıyorsunuz?”
       Allah Allah! Nereye gitsem, mutlaka kendim gibi bir meraklı biriy­le tanışmak zorunda kalan talihsiz bir kulum. Sana ne be adam. Ne so­ruyorsun? Hem, ben senin ne iş yaptığını soruyor muyum?
       Bu arada kaptan, dalgalara baş vermiş olacak ki, geminin sallan­tısı hafiflemiş ve yoluna devam etmeye başlamıştı. Ama ben yine de, onun bizi Dover’e değil de, Folkestone’a götüreceğini tahmin ediyor­dum.
       Bay Dean Pitferge;
       “Ben insanların davranışlarından, yaptıkları hareketlerden, takın­dıkları tavırlardan, mimiklerinden, tahminler yürütmeyi çok severim. Bu da beni çok eğlendirir. Kendim eğlenince de mutlu olur, bu mutluluğu­mu etrafımla paylaşmak isterim,” diyerek, konuşmasını sürdürdü.
       “Ne güzel,” dedim. “Bende de aynı huy vardır, ama ben bunu zevkten değil, mesleğim gereği yaparım.”
       “Aaa! Doktorsunuz demek! Doktorluk benim idealimdeki mes­lekti. Ama olmadı bir türlü…”
       “Neden?”
       “Karım izin vermedi. Onun mesleği fırıncılıktı, şimdi küçük bir fı­rınımız var. Aynı zamanda ufak kurabiyeler ve minik pastalar da ya­pıyoruz.”
       Adam o kadar saf ve masumane konuşuyordu ki, ne yapacağımı bilemiyor, konuşmayı sürdürmekle, “Tanıştığımıza sevindim,” diyerek yanından kalkmak arasında gidip geliyordum.
       Bizim gibi insanlar hep şüpheci olurlar. Çevrelerine hep aynı göz­le baktıkları için, kendilerinin de aynı gözle gözlenmekte olduklarını, her an sanki takip altında tutulduklarını zannederler. Bu kuşku duyma huyu, sadece bilfiil çalışılan yıllarda değil, emekli olduktan ya da şu veya bu nedenle ayrıldıktan sonra da devam eder. Anlayacağınız, bizim bu benzersiz yaşantımız, gerçekten son nefesimizi verdiğimizde son bulur.
       Düşünüyordum; acaba Bay Dean Pitferge, tahmin ettiğim gibi biri olabilir miydi? Klasik yollardan birini izleyerek bana yanaşma mı ya­pıyordu? Pek ihtimal vermiyordum. Bana, kendi halinde, halim selim biri gibi geliyordu.
       “Sizi mutlu edemedim galiba?” diye sordu.
       “Hayır, tam aksine,” diyerek cevap verdim. “Sizi tanıdığımdan dolayı çok mutlu oldum. İlginç bir kişiliğiniz var ve beni etkilediğinizi itiraf etmek zorundayım.”
       ‘Teşekkür ederim,” dedi. “Bakın, ben Protestan’ım, günah çıkarmak için bugüne kadar hiç kiliseye gitmedim. Çünkü günah sayılacak bir hareket yaptığıma inanmıyorum. İnsanları severim, hayvanları, bitkileri severim. Her birinin hareketinde, binlerce sır, binlerce güzellik saklıdır. Bunları görmek, anlamaya çalışmak ve hep iyiye yormak ge­rekir. Bak şu köşede oturan minik çocuğa, bak bak! Burnuyla nasıl oynuyor, küçük yaramaz. Şimdi bir hap yapacak ve annesinin onu fark etmesine fırsat bırakmadan fırlatacak. Bak bak! Ne bulunmaz bir gösteri değil mi?
       Gülerek;
       “Ya öyle,” dedim. “Kaçırılmayacak bir gösteri!”
       Birden ayağa fırlayarak;
       “Bunları yakalayın dostum. Bunları yakalayın! Mutlu olursunuz,” diye konuştu ve yanımdan süratle uzaklaştı.
       Öylece kalakaldım. Gemi de bu sırada, tahmin ettiğim gibi, daha güneydeki Folkestone rıhtımına yanaşıyordu. Az sonra bineceğim tren, beni çok daha kalabalık bir dünyanın merkezine kadar götürecekti.
       Yol boyu bu enteresan adamı düşündüm durdum, ona hak da verdim. Hayat, bütün insanlara eşit olarak sunulan bir güzellikti. Güzel bir fırsattı… Onu zehir etmek de insanların elindeydi, tatlı kılmak da… Bay Pitferge mutlu olmanın yolunu bulmuş, küçük ayrıntılardan büyük hikâyeler çıkaran biri gibi kendini bu işe vermişti.
       Senelerdir onun yolunu takip ederek, kendime apayrı bir dünya yarattığımı ve bu yüzden çok mutlu olduğumu size ifade etmek isterim. Benim dünyamda da, burnunu karıştıran, hap yapan küçük çocuklar var ama benim dünyamda ayrıca, hap yapmakla yetinmeyip ortalığa pisleyen, ona buna çamur atan, burada saymaktan sarfınazar ettiğim, utandığım her türlü olumsuz hareketi yapan büyükler de var.
       Hepsiyle birden uğraşmak, başa çıkmak çok zor, onu biliyorum! Bu yüzden ben de, bir elimde bir “Çuvaldız”, ona buna, daha doğrusu hak edene batırı batırıveriyorum ve inanın, bundan da çok mutlu olu­yorum…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz