Akıllı Karı!..

       “Bazı insanlar vardır; yaşamın zorlukları, yalnızlık, çekilen sıkıntılar vs. onları farklı bir konuma sokmuştur. Dünyanın kendi etraflarında döndüğünü sanmak gibi kötü huyları varsa da, iyi niyetlidirler. Anlayış ve yardımseverlik onlarda öyle kökleşmiştir ki, kilometrelerce uzaktan gelen, hiç tanımadığı bir kişinin yaşamına müdahale ederek ona sürekli güzel şeyler vermek ister. Kimden mi bahsediyorum… Tabii ki akıllı karı Şazi’den… Şey, yani Kıbrıslı Şaziment Hanım’dan!..”

       Nihayet, Şaziment Hanımın Greenford’daki evine taşındım. Bu­gün akşamüstü, biri küçük biri büyük iki valizim, bir el çantam, bir de hastane ile ilgili film, rapor gibi gerekli evrakları, ayrıca yapılan resmi yazışmaları ihtiva eden torbayı da yüklenerek kapısını çaldım. Pek sevindi kadıncağız, hanidir gözleri yollardaymış!
       Asıl adı Şaziment, ama herkes ona “Şazi” dediği için, benim de öyle hitap etmemi istedi. Önceleri bayağı çekingendi… Sonra yavaş yavaş açıldı. Benim öyle dünyaya kara pencerelerden, kara gözlük­lerden bakan biri olmadığımı anlayınca daha da rahatladı.
       Altmış beş yaşına iki ay önce girmiş… Kocasını ise, tam yirmi iki yıl evvel bir araba kazasında kaybetmiş. O zamanlar Kıbrıs’ta, Girne’de oturuyorlarmış. Limana bakan üç katlı bir evi varmış. Evlerin en güzeliymiş… Tabii, başında iş yapacak, eve bakacak kimsesi olmayın­ca, o da kalkmış tek kızıyla birlikte İngiltere’ye gelmiş. Kızı şimdi, Kanada’da bir televizyon yapımcısıyla evliymiş.
       Şazi, çok tatlı ve çok konuşkan bir kadın. Her şeyi içinden geldiği gibi söylüyor. Hele, Kıbrıs’a mahsus özel yemekler yaparken, bana neler anlatıyor neler… Ancak, her bir yaptığı, becerdiği bir işin sonunu bağlarken mutlaka, “Ya… Öyle yaptım işte… Akıllı karıyımdır,” diyor. Anlayacağınız, ona yapılacak en güzel iltifat, “Akıllı” olduğunu söyle­mek. O zaman akan sular duruyor. Ne istersen iste artık…
       Oturduğu yer; iki katlı, klasik bir İngiliz evi… Semt parkına hemen yüz metre mesafede. Evin ön tarafındaki bahçesi gerçekten küçük, ama arka taraftaki öyle değil. Araba için ayrılmış kapalı garaj bölümü­nü bile hesaba katmasanız, oldukça geniş bir bahçe…
       Burada, aklınıza gelen her şeyi yetiştiriyor. İklim de nemli, müsait! Ağaçlardan meyve, topraktan sebze eksik değil. Ön bahçe de sanki çiçek tarlası…
       Her şey güzel de, bu güzelliklerin ziyaretçisi de bol… Onlarca çe­şit kuş, arka bahçenin müdavimi… Bütün gün seyret dur… Tabii bir de, kovulmaktan usanmayan birkaç sokak kedisi…
       Arka bahçeye, mutfaktan da geçiliyor. Hemen oracıkta, kendisi için küçük bir masa ve iki sandalye atmış. Tea-time… Çay içmek için! Şimdi o sandalyelerin birinde sürekli ben oturuyorum.
       Ne kadar iyileşmiş olsam da, artık yarım bir insan olma duygu­sundan bir türlü kendimi kurtaramadığım için, beni teselli maksadıyla yakından ilgileniyor. Aslında mecbur değil…
       Ben de ona biraz naz yapıyorum doğrusu… Ama ne yapayım? Belki de bu yolla teselli bulmaya çalışıyorum. Yolun sonuna gelip de uçurumdan dönmüş bir insan olarak aslında sevinmem gerek, ama sevinemiyorum.
       Şöyle bir düşünün bakalım. Benim gibi birisini ne yaparlar? Ben cevap vereyim; eğer az işe yarayacak gibi biriysen, götürür Bitpazarı’nda başka birine okuturlar. Yok, hiç işe yaramazsan, en kısa yoldan Ankara Çayı’na atarlar. Yani başka bir ifadeyle; bundan sonraki ya­şantınızı ya başka bir kurumda sürdürmenizi sağlarlar. Ya da tama­men ıskartaya, çürüğe ayırırlar…
       Biz çoktan ıskartaya ayrıldık a dostlar… Bütün bu söylediklerimiz züğürt tesellisi… Birkaç güzel gün daha belki geçirebiliriz diye ara­dığımız moral beklentisi…
       Ben şimdiden kendimi yiye yiye bitirdim. Ama siz boş verin! Hem ne ilgilendirir ki, hepsi benim problemim. Birlikte üzülmemize hiç gerek yok… Şazi, durup durup bizim hanım için, “Nasıl?” diye soruyor. “Güzel mi, elinden iş gelir mi?”
       Benim cevap hemen hazır:
       “Güzel olmasına güzel de, nerede senin kadar işini bilen kadın. Bu devirde akıllı olmak lâzım, akıllı!”
       O zaman ağzı kulaklarına varıyor. Bir memnun, bir mutlu oluyor ki, sormayın.
       “Ben, Kraliçe’nin kardeşine şu ellerle kaç tane gece elbisesi dik­tim. Hepsi ince, hassas işlemelerdi. Bakma şimdi ihtiyarladık,” diyor, sonra soruyor;
       “Kaç çocuğun var?”
       “Bir…” diye cevap veriyorum… “Tek bir oğlum var!”
       “Yapcan mı?” diye tekrar soruyor.
       “Allah Allah… Sana ne be kadın, benim çocuk yapıp yapmayaca­ğımdan?” diyecek olsam da diyemiyorum. Öyle saf, öyle tatlı bir heye­canla soruyor ki, kıyamıyorum…
       Her hafta düzenli olarak dansa gidiyor. Nereye gider, kiminle gi­der, nasıl dans eder sormadım. O da söylemedi. Ama herhalde, pistte tek başına dönenmiyordur.
       Ara sıra milli hisleri kabarıyor ve;
       “Çok çektik Kıbrıs’ta Rumlardan… Makarios zamanında bize çok eziyet ettiler,” diyor. Sonra peşinden ekliyor;
       “Ben Türküm ya… Komşulardan bir iki Rum var… İlk geldiğim za­manlar, birkaç kere önümü kestiler, laf atmayı denediler. Hemen koş­tum, karakola bildirdim. Sonra seslerini kestiler.”
       Sonunu yine aynen bağlıyor: “Akıllı karıyımdır vesselam!”
       Ne yapalım, katlanacağız bir süre daha… Yine de ev hayatı gü­zel… Hele de başında, seninle çocuğu gibi ilgilenen akıllı bir kadın olursa…
       Hanımın da gelmesine artık çok kısa bir süre kaldı. Bu da beni son derece rahatlatıyor, aynı oranda da heyecanlandırıyor. Bahçede oturup kuşları seyrederken, sanki yanımda oturuyor, benimle konuşu­yor… Bazen dalıp gitsem de, yine gözüm yollarda, pencerede beni bekletiyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir