Şışşt… Toplantı Var!..

Ş

       “Türk olmakla gurur duyuyoruz, ama bundan dolayı da hep burnumuz havada, kıçımız dik diyecek halimiz yok; ne varsa onu söyleyecek, onu konuşacağız… Öyle değil mi? Zaten ben söylemesem de, siz çalışma hayatınız boyunca bazı şeylere bizzat şahit olacak, karşılaştığınız olaylar karşısında kendi değerlendirmenizi yine kendiniz yapacaksınız!..”

       Yurtdışında bir yerlerde, çok ciddi bir toplantının yapıldığı, olduk­ça geniş bir salondayız. Hani derler ya, “Lordlar Kamarası toplantısı”… İşte onun gibi bir şey! Toplantıyı idare edecek, daha doğrusu başkanlık edecek olan kişi, önündeki listeye bakarak hangi sıra dahilinde, kime söz vereceğinin tespitini yapıyor.
       Uzun masanın etrafında on koltuk yer almış, ancak yedi tanesi dolu. İçeriye giren, çeşitli ülkelere mensup üst düzey temsilciler, hafif bir selamı müteakip, yerinden hafifçe doğrularak kendilerine elini uzatan başkana, yine hafif bir sesle bir şeyler söyleyip yerlerine oturuyorlar.
       Ortalığa derin bir sessizlik hâkim; çıt çıkmıyor. Temsilcilerden ba­zısı, önündeki dosyaya bakıyor. Kimisi, akşamdan ödevini ezberle­miş öğrenciler gibi öylece oturuyor. Başkan, vaktin gelip gelmediğini anlamak için sürekli saatine bakıyor. Toplantıyı başlatmak için saniye geçilmeyeceği kuşkusuz.
       Çok çok önemli konuları görüşecek olan bu insanlar, birbirlerini tanımıyorlar. Herkes, karşısındakileri doğal bir çekintiyle süzüyor. De­ğişik ülkelerin karakteristik yüz yapısı, masanın parlaklığında yansıma yapıyor. Sanki masanın üzerine, yedi baş daha düşmüş gibi…
       Büyük ülkelerin temsilcileri rahat oturuyorsa da, küçük ülke tem­silcilerinin rahatsızlığı, yüzlerine değil, ama koltuklarına yansıyor.
       Zaman ilerledikçe, “Bir insanın hasmını tanıması ve tanıdığı has­mına daima saygı göstermesi gerekir,” düşüncesinden hareketle, dik­katler biraz daha artıyor, bakışlar daha sık çarpışıyor.
       Başkan, tam vaktinde toplantıyı açıyor ve kendisinden beklenilen ciddiyetle ilk konuşmayı yapıyor. Önce, orada hazır bulunanlara, çok önceden gönderilmiş olan gündemi bir kez daha okuyor. Bilinen gün­dem maddeleri yine sessizce dinleniyor ve sonra… Önemli konular tek tek ele alınıyor, inceleniyor. Bu sırada ne konuşma sırası, ne de ses­sizlik bozuluyor.
       Ne kadar güzel değil mi? Oradaki insanlara yakışır bir ortam. As­lında olması gerekli bir ortam… Sadelik, saygınlık ve sessizlik! Ama zanneder misiniz ki, dünyanın bir başka ülkesinde yapılan toplantılar da böyle oluyor?
       “Hangi ülke bu ülke?” diye, sakın bana sormayın! Ben, sadece size örnek olsun diye anlatıyorum. Neresi olabilir? Örneğin; Papua Ye­ni Gine!
       Bakın bu olur. Hem de çok güzel olur… Uyar da!
       Şimdi bu Papua ülkesi, herhalde bir sürü bölgelere, illere ayrıl­mıştır, değil mi? İşte bu illerin birinde, diyelim ki bir il emniyet komis­yonu toplantısı var. Ve yine diyelim ki bu toplantıya; ilin valisi, emni­yet müdürü, jandarma komutanı ve gizli servis şefi katılacak.
       Gerçi içeriye kimsenin alınmaması âdettendir, ama biz şöyle ya­vaşça içeriye süzülelim ve gözlerden ırak kuytu bir köşede oturup onları ve olacakları gözlemleyelim. Şışşt… Sessiz olun lütfen… Toplantı başlıyor.
       “Buyur, buyur… Şöyle geç Müdür Bey! Hoş geldin…”
       “Hoş bulduk, Sayın Valim! Arkadaşlar henüz gelmediler mi?”
       “Gelirler, gelirler! Hem ben onlara, toplantı on beş dakika sonra başlayacakmış gibi saat verdim… Seninle konuşacaklarım var!”
       “Hayırdır, Sayın Valim?”
       “Hayır, hayır! Hani senin kulağın deliktir diye bir sorayım dedim. Ne olacak bu bizim tayinler, Müdür Bey?”
       “Sormayın, Sayın Valim! Aynı dert bende de var… Bir iyi, bir kö­tü haber uçuruyorlar. Hangisine inanacağımızı şaşırdık valla!”
       “Sen yine de onlarla irtibatı kesme… Sakata gelmeyelim!”
       “Olur, Sayın Valim! Takip ederim. Aaa! İşte Komutan da gel­di!”
       “Gel, gel… Sen şöyle otur Komutan! Erken gelen oturur değil mi? Heh heh!”
       “Sağ olun, Sayın Valim! Nasılsınız?”
       “İyiyim, iyiyim… Teşekkür ederim! Bizim hanım da teşekkürlerini iletmemi istedi…”
       “Sağ olsunlar!”
       “Pek bir güzel gün olmuş. Kameriye altı, serinlik ohh… Artık ha­nımlar bütün günlerini orada yapsınlar, diyor… Haa, havuzdaki balıklar duruyor mu?”
       “Duruyor, Sayın Valim!”
       “Ne o Komutan… Bir de şu müdür kardeşini davet etsen, şöyle rakıları açsak… Hem ben, bizim kayınçoyu da getiririm. Bir güzel sesi var oğlanın… Tatlıses yanında halt etmiş!”
       “Düşünürüz bir şeyler!”
       “Ooo… İşte Şefimiz de teşrif etti. Hep böyle geç kalır, Sayın Va­lim! Ona kırk kere söyledim. Vilayetin önüne park et diye. Dinlemez, hep gider arka sokaklara park eder… Sonra da böyle geç kalır!”
       “Ne yapalım, kurallar Müdür Bey… Ama bugün o sebepten geç kalmadım. Sevindirici bir haber aldım da!”
       “Ne… Ne haberi aldın? Tayin falan mı var yoksa?”
       “Bize de söyle… Bilelim Şefim! Merakta bırakma!”
       “Yok canım, öyle sizin merak ettiğiniz cinsten değil! Hani bizim bekçi köpeği vardı ya… Komutanın köpeği ile çiftleştirdiğimiz… İşte o hamileymiş… Veteriner Müdürü biraz önce telefon etti!”
       “Haa… Neyse… Biz de şey zannettik! Eh… Hayırlı olsun… Al­lah analı babalı büyütsün!”
       “Müdür Bey, başlayalım isterseniz!”
       “Başlayalım, Sayın Valim!”
       “Dur, dur… Başlamadan önce ne içecekseniz söyleyin… Malûm, anca getirirler!”
       “Alışkanlığı bozmayalım, Sayın Valim! Hepimiz, sizin gibi orta şekerli içiyoruz… Hani şu özel kahvenizden…”
       “Anladım, anladım… Ama o da ha bitti ha bitecek. Son zamanlar­da gelen giden çok oluyor da…”
       “Onu bana değil, Komutana söyleyin Sayın Valim!”
       “Duydunuz mu, Komutan?”
       “Hay hay, Sayın Valim! Bir ara bakarız icabına!”
       “Sayın Valim, artık konuya girsek. Aldığımız önemli bir istihbara­ta göre…”
       “Dur, dur… Önce Müdür Bey kendi raporunu okusun bakalım!.. Oku Müdür Bey…”
       “Emredersiniz, Sayın Valim;
       Eylül ayı içerisinde, ilimiz sorumluluk sahası içerisinde… –Bak cahil herife! İki kere ‘içerisinde’ yazmış… Adam olmaz bunlar, Sayın Valim!– içerisinde yapılan denetim faaliyetleri esnasında tespit edilen ve mahalli karakollara intikal etmiş vaka sayısı 193’ tür… –Geçen aya göre epey azaldı, Sayın Valim!– Bunun 4’ü ölümle, 19’u ise yarala­mayla sonuçlanmıştır. Ayrıca kayıt altına alınan ve mesleki tasnifi ya­pılan suç cinslerine göre; ilimizde 11 dolandırıcılık, 28 söğüşçülük, 6 kapkaççılık, 6 tırnakçılık, 33 adi hırsızlık, 4 kaldırımcılık, 16 şıkşıkçılık…”
       “Dur, dur… Hep unutuyorum! Neydi bu şıkşıkçılık?”
       “Hani, bul karayı al parayı vardı ya… İşte o, Sayın Valim!”
       “Tamam, tamam… Hatırladım! Devam et…”
       “Devam edeyim de, Sayın Valim… Kahveler geldi!”
       “Ooo… Mola zamanı… Ne derler Şefim… Siz bilirsiniz?”
       “Antrakt, Sayın Valim!”
       (Bu sırada sekreter kız içeriye girer)
       “Sayın Valim… Şu yazılar, bir de şunlar, imzalamanız için.”
       “Dur be kızım… Sıkboğaz etme! Görüyorsun işte, şurada önemli konular konuşuyoruz.”
       “Özür dilerim, Sayın Valim!”
       “Kalsın, kalsın… Bir ara bakar, imzalarım!”
       “Devam ediyorum, Sayın Valim! 9 adet tırnakçılık, 21 tane de falcılık olayı tespit edilmiştir. Gerisi mühim değil, küfürleşme falan, filan!”
       “Yahu bak, iyi hatırıma getirdin… Hani bir kadın vardı, bakla falına iyi bakıyordu… Nerede şimdi o?”
       “Ooo! Gideli çok oldu, Sayın Valim! İstanbul’da sosyete falcısı olmuş diyorlar; paraya para demiyormuş.”
       “Deme yahu… Nereden nereye! Onun falı çıktıydı, biliyor musun?”
       “Sayın Valim, çok özür dilerim, ama bizim on dakika sonra önemli bir işimiz var. Komutanla birlikte bir yere uğrayacağız.”
       “Ne o Şefim… Yine gizli işler ha?”
       “Olur mu hiç Müdür Bey! Beraberce takip ettiğimiz önemli bir konu var da…”
       “Bilirim, bilirim… Bayılıyorum sizin çalışma tarzınıza… Çat burda, çat orda!”
       “Görevimizi yapıyoruz, Müdür Bey!”
       “Gidin, gidin… İlave edeceğiniz, söyleyeceğiniz bir şey var mı, Müdür Bey?”
       “Yok, Sayın Valim!”
       “O zaman beyler… Hepinize teşekkür ederim! Bu ayın Emniyet Komisyonu toplantısı sona ermiştir!”
       “Hoşça kalın, Sayın Valim!”
       “Güle güle, Komutan!”
       “Allahaısmarladık, Sayın Valim!”
       “Güle güle Müdür Bey… Size de güle güle Şefim!”
       “Hoşça kalın, Sayın Valim!”
       “Şey… Müdür Bey! O işi de aman takip et gözünü seveyim!”
       “Emredersiniz, Sayın Valim! Bir haber alır almaz, rahatsız ede­rim.”
       Eee… Toplantı bittiğine, herkes gittiğine göre, biz de yavaş yavaş kalkalım artık. Şışşt… Ses çıkarmadan! Sırayla… Sessizce… Saygıy­la!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz