Korkutan Takip!..

K

       “Bazı insanlar korku nedir bilmezler; bu nedenle kendilerine en yakışan işe girerler. Bazıları ise, bir masanın ardında hiç açık vermeden otururlar; korkak olup olmadıklarını kimse anlayamaz. Yani korku izafî bir kavramdır. Bazen korkak diye bildiğimiz bir kişinin, herkesten önce atılıp ne kahramanlıklar gösterdiğine şahit oluruz… Bazen de, cesaretine inandığımız birinin bir tavşan gibi kaçtığına. Aklınıza bir soru düştü değil mi? Sormadan önce hele bir okuyun!..”

       Kuşlarla haşır neşir olmayı artık bıraktım. Bıktığımdan değil… Se­bep, hep o iki kara kuru karga! Ne zaman bahçeye çıksam, karşımda onlar… Hani laf aramızda, Şazi’nin pek ortalıkta görünmediği bir sıra­da, onları kovalayacak oldum, bana mısın demediler. Yerlerinden bile kıpırdamadılar!
       Aslında, birisi şöyle hafiften uçacak gibi yaptıysa da, öteki hemen “Gak!” deyip, onu yerine oturttu. Beriki ne yapsın, “Gık!” bile diye­medi! Belli… Bütün işleri hep dişisi idare ediyor!
       Bugün dışarıya çıkmaya karar verdiğimi Şazi’ye söyledim. Bana hemen;
       “Geleyim seninle… İstersin?” diye sordu.
       Ne diyeyim bu kadına? Benim üzerimde o kadar çok hakkı var ki! Hanım gelse de –üç gün kaldı– onun bu manevi ağırlığından bir an önce kurtulsam.
       Nereye gideceğimi düşünüyorum; Londra’yı daha önce üç kez zi­yaret etmiş olduğum için, hemen her tarafını biliyorum. Biliyorum de­diysem de o kadar değil… Yoksa bir uçtan bir uca altmış kilometre tutan, yaklaşık iki bin yıllık tarihi geçmişe sahip bu koca şehri gezmek o kadar kolay değil. Ben, normal turistik turlarda gezilen en önemli yerleri kastetmiştim.
       Ne hayvanat bahçesindeki goril azmanı(!) goril, ne de “Kew Gardens”da, Kraliyet Botanik Parkı’ndaki insan yiyen bitkiler ilgimi çekiyor. Hyde Park’taki “Speaker Corner”da, saçma sapan nutuklar atan yarı kaçık insanları dinlemek istemiyorum. Saint-Paul Katedrali’nde dua edenleri seyretmek de hiç işime gelmiyor; ya ne yapayım? Param ol­sa, Harrods Mağazası’na gidip alışveriş edeyim, o da yok!
       En iyisi, Covent Garden’da iki kadeh bir şey içmek, sonra da, bu­güne kadar çok arzu etmeme rağmen bir türlü görmek fırsatını bula­madığım bir yere… Dungeon Museum’a gitmek!
       “Dungeon” kelimesinin Türkçe karşılığı “Zindan” demek. Londra Köprüsü yakınında, Tooley Caddesi üzerinde bir yer burası. Aynı yer­de bulunan demiryolu istasyonunun katları arasına gizlenmiş, İngiltere tarihinin acı ve korku dolu geçmişini yansıtan ve birtakım efektlerle, ışık oyunlarıyla destekleyip, ziyaretçilere üç boyutlu ya da canlı olarak sunan bir müze… Yok, yok… Buraya müze demek doğru değil… Bence mükemmel bir gösteri alanı!
       İnsan, gerçekten bir Ortaçağ zindanına girmiş gibi oluyor… Korku dolu, karanlık ve gerçek bir zindan gibi kokan havasıyla, korkunç bir yer. Bileti alıp içeriye girdiğimde, pek tabii ki az önce söylediklerimin hiçbirini bilmiyordum. Nelerle karşılaşacağım konusunda en ufak bir bilgim dahi yoktu. Burasını ben, “Madame Tussauds”nun balmumu heykel müzesi gibi bir yer olarak düşünmüş, çok çok olsa, yüzü mas­keli koca göbekli bir celladın baltası altında kellesi uçurulan bir suç­lunun, doğal ve dramatik pozisyonunun sergilendiği bir yer olarak ta­savvur etmiştim. Yanılmışım!
       Burası hiçbir yere benzemeyen, belki de dünyada başka bir ben­zeri bulunmayan bir korku, bir işkence… Ne bileyim, insanın kanını donduran bir yer. Girerken kapıda yapılan “Kalbi olanlar girmesin,” ikazının boş bir ikaz olmadığını, en azından şakacıktan, reklam amaçlı yazılmadığını, insan girdikten sonra anlıyor.
       Dar ve uzun koridorlar zifiri karanlık… Tek tük yerde aydınlatma lambası var, o da aydınlatma değeri çok düşük ampullerle sağlanmış. Soluduğumuz havaya doğal bir rutubet kokusu hâkim. Genel bir fon müziği yok… Ancak, mevcut koridorların sağ veya sol taraflarında yer alan özel bölümlerin her birinden, kendine has, insanın içini gıcıkla­yan, yüreğine korku salan birtakım sesler geliyor.
       Bütün dünyayı kasıp kavurduktan sonra, 1348 yılında İngiltere’yi neredeyse tarih sahnesinden silecek olan “Black Death-Kara Ölüm” veba salgını ile 1665 yılında aynı salgının tekrarı olup, yüz binden faz­la insanın bir yıl içinde ölümüne sebep olan hastalığın sergilendiği yer­ler çok güzel dramatize edilmiş.
       Sefaletin ve perişanlığın hâkim olduğu odalardan sunulan kesitler yürek burkuyor. Saman yatakta, paçavralar içinde can çekişen bir anne, başucunda çaresiz koca; el ele tutuşmuş, bir deri bir kemik iki çocuk; yerlerde dolaşan koca koca fareler… Kulak verdiğinizde, kadı­nın inleme sesi ile çocukların hıçkırıkları duyuluyor.
       Bir başka sahnede; o zamanlar pek yaygın olarak kullanılan ve çok kolay yolla yargılanıp, yakılarak öldürülmesine karar verilen bir ka­dının korkunç feryatlarına, sanki canlı imiş gibi, çevresinden yükselen alevlerin çıtırtıları karışıyor. Yargıçların suratlarındaki ifadeler, idamı seyreden halkın yüzlerindeki korkuyu daha da arttırıyor.
       Karşı tarafta, işkence masasına yatırılmış bir zavallının boyu, kar­şılıklı gerilen zincirin gıcırtıları, şıkırtıları arasında üç beş santim daha uzatılıyor. Beri tarafta, kangren olduğu için kesilmesi gereken bir ba­cağın üzerinde gidip gelen testerenin sesine, artık tek bacaklı kalacak olan adamın feryatları karışıyor.
       Hemen her tarafta, her birinin işlevi olduğu görülen yüzlerce iş­kence aleti ile ilkel muayene ve tedavi yöntemlerinde kullanılan tıbbi aletler, binlerce kafa uçurmuş orijinal giyotinler… vs. sergilenmiş.
       Bir bölümde, gerçek büyücü ve sihirbazlardan oluşan bir grubun, ayrı bir kısımda ise altın yapmaya çalışan simyacıların, nasıl ortamlar­da çalıştıkları gösteriliyor.
       Kapıları kapalı küçük bir odada, 1666 Büyük Londra Yangını can­landırılmış. Seyircilere çok canlı(!) bir tarzda sunuluyor.
       Yangın önce, bir fırıncının dükkânında başlıyor ve kısa sürede şehrin ağaçtan yapılmış bütün evlerine sıçrıyor. Londra’nın yarıdan fazlası yanıyor, kül oluyor. İtfaiye erleri, alevlerle kahramanca müca­dele ediyorlar ve tulumbalarla, yangını söndürmek için su sıkıyorlar… İşte tam bu sahnenin en heyecanlı anında, seyircilerin üzerine bir ko­va su dökülüyor, ama nafile, çığlık çığlığa kalan seyircilerin bağrışları arasında koca Londra kenti yanıyor, kül oluyor!
       İnsan da bu yangını, seyrettiğine seyredeceğine pişman oluyor. Sudan çıkmış bilmem ne gibi olduk, her tarafımız sırılsıklam! Zaten, her aksi tesadüf gelir beni bulur. Ah… O kovayı önceden fark etsey­dim, yana kaçardım, tam da üstümde açıldı namussuz!
       Neyse, oldu bir kere… Şöyle bir kenara köşeye çekileyim, mendi­limle yüzümü gözümü, üstümü başımı bir kurulayayım, dedim; baktım ki yanımda bir adam!
       Anaa! Ama bu, bu Frankeştayn! Hani şu korku filmlerinin kah­ramanı… Köşede öylece dikiliyor!
       Ne de güzel yapmışlar ama… Boy pos aynı… Buz gibi bir ifade, çukura kaçmış karanlık gözler, yüzündeki çapraz dikiş yerleri. Hasılı masadan yeni kalkmış gibi…
       Biraz da, şeye benziyor; hani şu, Tarkan filmlerinin birinde rol al­mış eski basketbolcu Hüseyin var ya… Hüseyin Alp… İşte ona benzi­yor! Aynı boy, aynı yüz… Tabii Hüseyin canlıydı. Bu ise yapma!
       Nasıl da giydirmişler; dar gelen ceket, kol boyları ile pantolonun paçaları kısa… Bazı yerleri yırtılmış! Ayağında koca koca ayakkabı­lar… Elleri ise, aksine yumuşacık, ipek eldiven giymiş gibi…
       Bakın… Bir insanın hayatında, öbür dünyaya gidip geldiği bir iki an olmalı, ama mutlaka olmalı ve herkes o anı bizzat yaşamalı…
       Vay, sen misin benim elimle oynayan! O cansız manken(!), o an­da harekete geçip ve elini bana doğru şöyle kaldırıp hırlamaya başla­masın mı? Ne olduğumu, neye uğradığımı bilemedim. İnanın yüre­ğim durdu ve nefes alamaz oldum… Bir de canlanıp üstüme yürüme­sin mi? Aman Allah’ım! Bu tarihi canavar, neredeyse iki eliyle boğazı­ma sarılacak…
       Hay o ele dokunmaz olaydım. Bir yerine dokununca otomatik olarak harekete geçen bir robot musun mübarek! Söyle… Durdurula­cak yerin neresiyse söyle, onu tutayım… Neresi olursa olsun tutarım. Hem vallahi, hem billahi tutarım… Yeter ki sen dur!
       Yok kardeşim, o durmuyor! Üzerime eğilmiş beni boğacak! Hem o durmuyorsa, ben neden durayım ki? Biraz daha yanında kal­sam, ya o beni öldürecek ya da ben altıma kaçırıp bayılacağım.
       Artık ben önde, o arkamda, koridorlarda ilerliyoruz. Peşimden ge­liyor namussuz! Ben zaten ameliyatlı olduğum için, değil koşmak, hızlı bile yürüyemiyorum. Maazallah ters bir hareket yaparım, kırk üç san­timlik yarık birden yırtılır. Ondan sonra işin yoksa koş hastaneye…
       O ise, elli altı numara ayaklarını sürüye sürüye, kollarını iki yanın­da sallaya sallaya –zaten filmlerde hep böyle yürürdü– ardım sıra ge­liyor. Homurtusu, arada bir attığı korkunç haykırışlar da cabası…
       Sırtıma doğru yara yerim acımaya başladı. Patlayacak diye kor­kuyorum. Patlasa ne olur; ortalıkta bir sürü organ… Barsaklar… Eh, ortama da uygun… Sonra müsait yerler de var. Alıp bir köşeye kaldırıverirler!
       Allah’ım ne yapacağım ben? Karanlık koridorlarda canımı burnu­ma takıp koşmaya çalışıyorum, ama nafile… Utan, utan… Koskoca adam ne durumlara düştün! Evde oturup keşke iki kara kuru kargayı seyretseydin olmazdı sanki!
       Birden karşıma bir adam çıkıyor. O da iri yarı… Yardım etmesi için ona sığınmak, sarılmak istiyorum. O da ne? Yahu bu adam bizim Frank’tan daha da çirkin… Bizimkisi inanın ondan daha yakışıklı, hiç olmazsa bir imajı var!
       Az daha gayret edeyim, diyorum. Şu köşeyi de döndüm mü, ora­da görünen büyük bir aydınlık var. Belki de müzenin cafe’sine falan rastlarım. İnsanlar vardır, onların arasına karışır kendimi gizlerim.
       Ama nerde bende o şans! O büyük aydınlık, başka bir orijinal bölümden geliyor. Geniş bir salonda, yuvarlak bir masanın etrafında oturmuş eski çağ şövalyeleri eğleniyorlar. Gülenler, haykıranlar, ye­mek yiyenler, servis yapan küçük çocuklar, takla atan soytarılar… Yu­karılardan bir yerden, bütün bu manzarayı seyreden, sanki canlı gibi duran üç boyutlu hortlaklar, hayaletler!
       Yahu insaf be… Alt tarafı bir müzeye geldik. Karşımda siz, arkam­da Frankeştayn… Kaçacak yerim de kalmadı. Buradan ilerisi yok, geri dönmek gerek!
       Gerek de… Yol üstünde, ardımdan tırs tırs gelen canavarı unut­tunuz galiba. Ne yapayım, çöktüm oracığa. Kalbim küt küt atıyor, ne­fes nefeseyim. Yaşadıklarımı bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçirmeye bile vaktim yok. Sadece bizim hanım ve ‘oğlusu’ düşüyor son anda aklıma. Yara yerimde de şiddetli bir kramp… Tamam, ben ölüyorum; “Eşhedü en la ilahe…” derken, minik bir kız çocuğu çıkıveriyor geldiğimiz köşeden… Arkasından da annesi! Belli ki elinden kur­tulmuş yumurcak… Koşa koşa bu tarafa geliyor…
       Bizim canavar, aniden beni bırakıp ona dönmesin mi? Küçük kız da koşarak gelip, onun elini tutmasın mı? Tabii ne bilsin yavrucak… Belki de onu, sirkteki, şu çocukları güldüren palyaço amcalarından biri sandı?
       Bak işte, kızın üstüne eğiliyor… Yiyecek… Valla billa onu yiye­cek! Allah’ım, bana doğru düzgün, rahat bir ölümü bile nasip etmeye­ceksin. Ne güzel şurada kelime-i şahadet getirerek ölecektim. Şimdi küçük kızı kurtarmak gerek!
       Acaba ne yapmalı? Adalı Halil Pehlivan gibi paçalarına mı dalmalı? Başka çare de yok… Hayda bree!
       Alçak canavar, utanmaz Frank… Eşşoğ… Meğer gerçekten canlı biri değil miymiş? İçine insan koymuşlar, git benim gibi enayileri kor­kut, hele de oranı buranı elleyenleri iyice bir benzet demişler. De­mişler ki, o da benim peşime düşmüş, ölüyordum be!
       Küçük kıza, cebinden çıkardığı şekerleme gibi bir şeyi uzatıp, ba­şını da okşamasa, adam olduğunu fark etmeyecek ve paçalarına dala­caktım. Peki, dalacaktım da ne olacaktı? Ortaya bir sürü olay, kavga gürültü, rezalet vs. çıkacaktı. Artık ayıkla pirincin taşını! Bir duyulur­sa, adamı tefe koyup çalarlar valla…
       Ama Bay Frankeştayn, alacağın olsun! Gün gelecek, bir gün sen­den intikamımı alacağım. Kısmet olur da bir yerlerde tekrar karşılaşır­sak, bana geçirttiğin korku dolu dakikaların acısını fitil fitil burnundan getireceğim!
       Karşımda öyle 2.24’lük boyunla, dev gibi dikilip, arada bir de hır­layıp beni korkutacağını sanma! Belki boyum ermez ama, en azından bir pandik atıp kaçarım ya!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz