Caloboza

C

       Şili’de, Peru’da, Bolivya’da ve Kolombiya’da gözaltı evleri gerçek birer hapishane olup, adına “Caloboza” derler. Depremler merkezi hapishaneler kurmamak için bahane sağlıyor makamlara. Illimani yanardağı gürlemeye başladı mı, birden çökebileceğini düşünüyorlar. Böylece Holaveden’deki mantar bolluğu gibi, bütün And Dağları boyunca Calobozalar vardır. Habeşistan ve Çin bir yana, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar pis hapishaneler yoktur. Calobozalar, havalandırma tertibatı olmayan, hatta çoğu zaman hava deliği bulunmayan, iğrenç kokulu deliklerdir. Peru’nun bazı yerlerinde tomruk hâlâ kullanılır, bazen on-on iki mahpusun, ayakları aynı tahta altında oturması gerekebilir.
       En kokulu gecelerinden biri, Şili’de Tal-Tal’daki Calobozada geçmiştir. Polis hücre kapısını yüzüme kapadığında, oturup, bütün gece düşünüp durdum. Sarhoşluktan tevkif etmişlerdi. Aslında bir soda şişesi vardı yanımda.
       Böylece kapalı, küflü karanlıkta oturmuş, benden alınmış olan 35 peseta ile ne yapacakları konusunda tahminler yürütüyordum.
       Gecenin sessizliği içinde burnum ateş gibiydi; şişiyor yanıyordu, öfkeden kuduruyordum. Bütün gece yerimden kıpırdamadan oturdum olduğum yerde. Ne zaman, ayıldığıma karar vereceklerini bekliyordum. Hücrenin hava deliği yoktu; pis kokular içinde gece ağır ağır sürünerek ilerliyordu. Sonsuz kızgınlık ve öfkeden sonra sabah oldu. İnsanlardan her şeyin beklenebilir olduğunu öğrenmiş bulunduğumdan, Caloboza yetkilileri 34 pesetayı alıkoyup bana sadece üstümde 1 peseta bulduklarını, onu da iade ettiklerine teminat verince hiç şaşırmadım. Şili tevkifhanelerinin bürolarında hırsızlar otururken, hücre zeminlerinin suçsuzların ayaklarının altında gıcırdadığını biliyordum.
       Beni şaşırtan başka şey olmuştu. Açılan hücre kapısı bol sabah ışığını içeri doldurduğunda, köşedeki bir sırada genç bir kızılderili kızın oturmuş, tir tir titrediğini gördüm. Zifiri karanlıkta oturmuş, ağzına gelen İskandinav küfürlerini savururken, kız beni kaba saba, sarhoş biri sanarak bütün gece ses çıkarmadan kalmıştı. İnce pamuklu elbisesi, yıkana yıkana daha da incelmişti. Çiçekli motifi, yıpratıcı Peru sabunu ile yıkana yıkana solmuştu. Çünkü sonradan öğrendiğime göre, Peru’dan imiş; aklına Santiago’ya gidip hizmetçi olarak bir yere kapılanmak esmiş olan ufak tefek bir hasır şapka örücüsüydü. İş bulamamıştı, yüzü Peru’nun güneşiyle esmerleşmişti; bu Santiago’nun kibar kesimlerince hoş görülmezdi. Züppe sürüleri, şişman kadınlar ateşle, tutkuyla oynar dururlar, durmadan çocuk yapmaları bile –pek de verimlidirler– onların gururunu kıramazdı. And dağlarının başları karlı tepelerine açılan balkonlar ve taraçalar eğilir ve eski İspanyol kalyonlarının baş kasaraları gibi, gebelikleri altında ezilirlerdi. Kızılderili kız, dilenciliğe başlamış avare avare dolaşıyordu.
       Böyle başıboş dolaşmasında aslında trajik bir taraf yok, ama Şili’deki hoş görmezlik, büyü gibi iş görüyor, iç bölgelerdeki güherçile ovaları kızılderili kızın dolaşan ayaklarının tabanlarını aşındırdığı gibi, yoksulları yiyip bitiriyordu. Ayakkabı yoktu ayağında, ayakları kan içindeydi; bütün kapılar kapanmıştı yüzüne. Bir çeşit Hiawatha gibi oturup, günler boyu ağlamamıştı, açlık baş gösterdiğinde, ufak tefek şeyler çalmaya başlamıştı. Kümeslerden ustaca yumurta çalıyordu, sabahın erken saatlerinde bakışını uzaktaki karlı bir yanardağa uzatan verandanın birinden yaralı ayakları için bir çift paragatta çalmıştı.
       Alışkanlık onu biraz ihmalci yapıncaya kadar yeni hayatına alışmış gibi yaşamını sürdürmeye devam ediyordu. Tabii pamuk elbiselerini dağ derelerinde sık sık iyice yıkıyordu. Araşıra bir kaplumbağa yakalar, yanında taşıdığı küçük bir tenekenin içinde çorbasını pişirirdi. Ancak sabahın erken saatinde bir pilicin boynunu uçururken hayvan çığlığı basmıştı. Şimdi burada Tal-Tal Calobozasında olmasının nedeni buydu.
       Hücrenin kapısı açılınca geniş bir ışık huzmesi, altın bir perde gibi üstüne düştü. Kızılderililer gibi gözleri kuru, soğuk ve sefil bir durumda duruyordu köşede. Şaşırmıştım. Bir, bir buçuk metre ötesinde, ben, kudurmuş bir halde, ağzıma geleni geriye koymamıştım. Şimdi bir denizcinin fırında pişirilmiş kil heykeli gibi yanaklarım yanıyordu. Beynim, batan izlenim ve düşüncelerle doluydu. Birden gelen gün ışığında saçını örüyor, bana aldırmıyordu.
       Dışarı çıkınca biraz bilgi edinmek istedim.
       “Perulu bir şıllık,” dedi başgardiyan. “Buena Vista de la Tarde’de tavuk çalarken yakalanmış.”
       Kız hakkında bütün bildiğini sıkıntı verici bir şekilde anlatırken, onu sabırla dinledim.
       “Kefaretle çıkarılabilir mi?” diye sordum. “Benim olsun, gemideki başka denizcilerin olsun, paramız var.”
       Ablak yüzü, bilgiç bilgiç ama ay gibi donuk parladı.
       “Si senor, possible, possible”(1)
       Bıyığına başlayacaktım ama sadece;
       “Quanta costa?”(2) diye sordum.
       Yüz pesetaya anlaştık. O memnun tavırla bir puro yaktı.
       “İyi şanslar,” diye mırıldandı gülümseyerek. “Git al gel…”
       Anısını dişlerimin arasında ezerek yola koyuldum. Akşam kızı kurtardık, yoksa gardiyanlara yatak olacaktı. Çünkü Calobozalarda kadınları bekleyen alınyazısı ne yazık ki buydu. Koca And dağları, uzaktan, hiç acımadan seyredip dururlar.
       Ona pamuklu bir elbise satın aldık, bir de küçük bir kahve masası kadar geniş, iyi cinsten hasır bir şapka; yeni paragatta da aldık. Ayrıca, sarı sunî ipekten bir çift çorap ile Antfogasta’dan Peru’daki doğum yeri Uyuni’ye bir de tren bileti aldık. Kendisinden hiçbir şey istememeye karar verdik, sanki misyoner dostlarmış gibi kendisine saygı gösterecektik.
       Onu geçirirken el salladığımızda, öyle mutlu görünüyordu ki! Her şeyi ödendikten sonra cebine yetmiş beş peseta koyduk. Bu parayla Uyuni’dekileri, Santiago’da bir şeyler başarmış olduğuna inandırabilirdi. Bu fikri verdik ona, anlamış gibi başını salladı kurnaz bir gülüşle. Sakin bir mutluluk içindeydi. Derken tren aldı götürdü onu, deli gibi el sallıyordu; sevinçten ağlıyordu, tren bir dönemeçte kıvrıldığında, neredeyse dışarı düşecekti.
       “Güle güle küçük şapkalı kız,” demiştik ona bozuk bir İspanyolcayla, “Gördüğün gibi, dünya Allahın belâsı, yaşanması güç bir yer. Üstünde sürülerle gezinen kurnaz tilkiler ve solucanlar arasında kendine dikkat etmen gerek.”
Tren kalkmadan işaretlerle ve bozuk İspanyolcamızla bunu kendisine anlattık. Sonra Tal-Tal’ın basit pis mahallelerinde şarap ve kadın satın aldık; ama akşam, kızdan sonra hoş görünüyordu, bundan mutluyduk alabildiğine. Uyuni’sine, And dağlarının en üst çıkıntılarına göndermiştik onu.
       Her birimizin bir kızla yattığı doğruydu, ama sanki yirmi yıldır evliymişiz gibi sakin ve kaygısızdık. Bütün ev, halimize şaşmıştı.
       Ertesi gün Pazar’dı ama güverteye erken saatte döndük. Plaja yakın bir yerde birkaç tavuk, suda erimiş lav kütleleri arasında tohum arayan tavuklar vardı. Gıt gıdakları insanın sinirine dokunuyordu. Birden hepimizin aklına aynı şey geldi. Etraflarını çevirdik, bir bir yakalayıp boyunlarını uçurduk ve suya attık. Durgun deniz onları kayaların üstüne bir çıkarıyor, bir indiriyordu; şu Şili’nin anlamsız tavukları…
       Çünkü kız bir tavuk yüzünden düşmüştü hırsızlar arasına. Uyuni’li kız yüreklerimizde bir sembol olarak kalmıştı.
       Kişi yıkanırken ya hatıralarına döner ya da geleceğe bakar. Acaba ne yapıyordur şimdi Uyuni’li kız? Hasır şapkasıyla, hangar önünde, güneş altında iki büklüm oturmuş, Kuzey Amerika’nın açgözlü yığınlarına ihraç edilmek üzere şapka mı yapıyordu? Herhalde, dünya böyledir çünkü… Her şeyin sonunda halledileceğini söylemeye kalkmayın bana. Halledilemiyor işte! İki büklüm otura otura o da soğuk alıp müzmin bir hasta olacak ve yaşlı bir kadın gibi kamburu çıkacak, yüzü buruş buruş olacak.
       Milyonlarca insan iyi ve açık kalplidir, ama geri kalanlarının çoğunun neye benzediğini düşünüyorum. Onlar kötünün kötüsüdür.
       Bu iyi sabundur. İyi köpürür. Uzakta dalgalı bir denizde tuzla, balıkla, fosforla köpürüyor. Çıplak ve sabunlu bir şekilde banyonun vantilatörüne doğru gidiyorum. Dünyadaki en yüksek kıyı çizgisinin bulut ve camgöbeği karlı bir mekânda kayboluşuna bakıyorum.
       Çinka adalarında yetişen birkaç deniz pelikanı, ağır ağır karaya doğru uçuyor, bugün Şili’nin And dağlarını örten geniş mantoda yavaş yavaş kayboluyorlar.

Alt Bilgi Notları:
(1) Evet bayım… Mümkün, mümkün
(2) Kaç para? 

(Yazan: Harry Martinson-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi