Karar Günü!..

K

       “İşte o gecenin ertesi; bir türlü bitmek bilmeyen gecenin sabahı. Güneşle birlikte başlayan yeni gün, bir kavuşmanın hazırlığı içinde. Bugün, aylardır görmediğim eşim yanıma geliyor. Artık onun elini tutabilecek, yüzüne bakabileceğim. Kim bilir nasıl heyecanlıdır? Neler konuşacağız acaba? Geçmiş acı günlerle dolu defteri birlikte kapatabilecek, ileriye yönelik yeni bir defter açabilecek miyiz?..”

       Birbiri ardından geçen tam kırk yedi gün de sona erdi. Bunca gün ve gece, zor da olsa geçti; gerilerde kaldı. Bugün, akşama doğru, Heathrow Havaalanı’na inecek bir uçak bana, ne zamandır beklediğim birini, hanımı getirecek!
       Sağlık müşavirimiz bir tarafta, arkadaşım ile hanımı diğer tarafta, ortada ben… Hepimiz oradayız! Uçakların biri iniyor, biri kalkıyor. Arıkovanı gibi mübarek!
       Tabii ben, bu uçak trafiğini görünce, doğal olarak yine huylanı­yorum. Evham basıyor! Ya bizim pilot, bu karanlık ve sisli havada yolunu şaşırıp, uçağı İzlanda’ya ya da ne bileyim, Grönland’a falan götürüyor olmasın? Islak zeminde frenleri tutacak mı acaba? Yola çık­madan önce lastiklerinin bakımını ya yaptırmadıysa… Bak sen şu işe!
       Neyse ki korktuğum gibi olmuyor. Uçak indi ve bizim hanım ka­pıdan geçti. Biraz bana solgun gibi görünüyor. Heyecandan olacak!
       Ne o? Pasaport polisi uzun uzun bir şeyler soruyor. Garanti ona da, “İngiltere’ye ne için geldiniz. Yanınızda sizi geçindirebilecek kadar paranız var mı?” diye soruyordur. Aslında bunu, Türkiye’den gelen her yolcuya sorarlar, alışkanlık işte! Onlar sorar da, biz onlara niye sormayız, onu da bilmem!
       Neyse ki, hanımın elinde resmi belgeler var. Sorun olmadan geçi­yor. Sarılıyoruz… Sarılıyorlar! Sonra herkes kendi köyüne. Hoş geldin ziyareti başka bir güne bırakılıyor.
       Nihayet evdeyiz ve baş başayız! Şazi, akşam yemeğinin ha­zırlığını sürdürürken; hanım, yatağımın kenarında oturuyor ve bana;
       “Nasılsın bakalım?” diye soruyor.
       “İyiyim… Hem de çok iyiyim,” diye cevap veriyorum.
       “Biliyorum! Hadi bana anlat… Neler hissediyorsun?” di­ye tekrar soruyor.
       “Neler mi hissediyorum… Bak dinle,” dedikten sonra, anlatmaya başlıyorum;
       “Altın gibi parıldayan güneşi, masmavi gökyüzünü, lacivert bir denizin ak köpüklü dalgalarını özledim…
       Yemyeşil çimenlerin üzerinde yürümeyi, dipsiz uçurumların kena­rından, geniş ve aydınlık ovalara özgürce bakmayı, yıldızları yakına getirmeyi, kayıp gidenlerin ardından masum dilekler tutmayı özledim…
       Mini mini böcekleri mikroskop altında seyretmeyi, büyüklerine her rastlayışımda ‘nasılsınız?’ diyerek hal hatır sormayı özledim…”
       Dört mevsimin hızla nasıl değiştiğini görmeyi, fidanın doğuşunu, yaprağın dökülüşünü, karı, yağmuru, fırtınayı, çölün sıcağını, kutupla­rın soğuğunu özledim…
       Acıyı tatlıyı, güzeli çirkini, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmayı özledim…
       Gözün ve kulağın muazzam repertuarını, ormanın derinliklerinde yuvalanmış yabani güvercinin ötüşünü, ağustosböceklerinin bitmeyen senfonisini dinlemeyi özledim…
       Dağlarda tepelerde özgürce dolaşmayı, kırlarda taklalar atmayı, bayırlardan aşağıya yuvarlanmayı, aydınlık salonların loş mekânların­da tabak kırmayı özledim…
       Sanatı seyretmeyi, kitaplar hatmetmeyi, çirkinlik yaratan her şeyi güzele çevirmeyi, özellikle de şöhrete tapanlarla alay etmeyi özledim…
       Eski düşünceleri kavramayı, geleceğin zekâsını yaratmayı, insan­lığın evrimini anlamayı, sevaba da günaha da girmeyi özledim…
       Savaş gürültülerine, hain haykırışlara kulak tıkamayı, dünyanın bütün hazinelerini birdenbire unutmayı, doğruyu alkışlamayı, yanlışa kafa tutmayı özledim…
       Hanım duygulanmış, şaşkın bir vaziyette bana bakıyor. Ağlamak­la ağlamamak arasında gidip geliyor. Sonra toparlanıyor ve zoraki bir gülümsemeyle;
       “Neler de özlemiş benim kocam? Ama neden bu güzel özlemlerin arasında bize ait tek kelime dahi yok?” diye kinayeli soruyor.
       “Hiç olur mu?” diyerek, telaşla yanıtlıyorum onu. “Esas neyi özledim biliyor musun? Eski günlere geri dönmeyi ve yaşadığımız acı tatlı bütün her şeyi sil baştan yeniden yaşamayı özledim!”
       “Sahi mi?” diyor ve ekliyor. “Hepsini tekrar tekrar yaşamak… Bir mümkün olsa… Ne güzel olurdu, değil mi? Ama… Bunca yıldan sonra bana imkânsız gibi geliyor. Onca yük ve sorumluluğu tekrar kaldırabilir misin?”
       Birden heyecanlanıyorum. Tam “Evet!” diyeceğim sırada, omuz başımda bitiveren şeytanım beni dürtüyor;
       “İşin mi yok senin?” diyor.
       Kafamı ona doğru çevirip fısıldıyorum:
       “Yazarım ben de! Yazmak, anıları yaşatmanın, yaşadıklarımızı anlatmanın en güzel yolu değil mi?”
       “Sahi… Yazar mısın?” diye içtenlikle soruyor şeytanım; “Beni de yazar mısın?”
       ‘Tabii yazarım!” diyorum fısıltıyla… “Hem, neden yazmayayım ki?”
       Ve o gece karar verip, yazmaya başlıyorum… Herkesin okuma­sı için…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz