Parmak Çocuk

P

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Vaktiyle bir oduncu ile karısının yedi tane oğlu varmış, hepsi de küçükmüş. En küçükleri çok ama çok cici bir çocukmuş. Doğduğu zaman bir parmak kadar küçükmüş. Bunun için ona “Parmak Çocuk” demişler.
       Gel zaman git zaman, o memlekette büyük bir kıtlık olmuş. Bu fakir oduncu ailesi sıkıntıya düşmüş. Karı koca, düşünmüşler, taşınmışlar çocuklarını açlıktan kurtarmak için çareler aramaya başlamışlar. Bir akşam, küçükler yatınca, oduncu karısına;
       “Görüyorsun, çocuklarımızı bakıp besleyemiyoruz. Açlıktan ölecekler. Yarın onları ormana götürüp, orada bırakmaya ve bir daha eve getirmemeye karar verdim. Varsın ormanda kaybolup gitsinler,” demiş.
       Kadın;
       “Ah!” diye bağırmış. “Onlar bizim çocuklarımız. Kendi yavrularını nasıl ormana atacaksın?” diyerek ağlayıp sızlamış… Bir yandan da çocukların açlıktan öldüklerini görmenin daha da kötü olacağını düşünerek, ister istemez razı olmuş ve ağlaya sızlaya yatağına çekilmiş.
       Parmak Çocuk, annesi ile babasının konuşmalarını duymuş ve o gece gözüne uyku girmemiş. Bütün gece hep ne yapacağını düşünmüş durmuş. Sabahleyin erkenden kalkmış, bir derenin kıyısına gitmiş. Orada ceplerine beyaz çakıl taşları doldurmuş.
       Çocuklar, anne ve babaları ile ormanın yolunu tutmuşlar. Parmak Çocuk, gece duyduklarından ağabeylerine hiç bahsetmemiş. Sık ağaçlı bir ormana varmışlar. Ağaçlar o kadar sıkmış ki, ormanın içinde on adım ötesi görülmüyormuş. Oduncu odun kesmeye başlamış. Çocuklar yemek yapmak için çalı çırpı topluyorlarmış. Oduncu ile karısı onların böyle uğraştıklarını görünce, usulca yanlarından uzaklaşıp, gizli ve sapa bir yoldan alelacele kaçmışlar. Çocukları ormanda yapayalnız bırakmışlar.
       Biraz sonra, çocuklar anne ve babalarını görmeyince, sağa koşmuşlar sola koşmuşlar, bir türlü onları bulamamışlar. Başlamışlar ağlamaya.
       Parmak Çocuk ağabeylerini susturmuş. Çünkü ormana gelirken, cebindeki beyaz çakıl taşlarını geldikleri yol boyunca, düşüre düşüre gelmişmiş. Bu sebepten ağabeylerine;
       “Hiç korkmayın, ben size evimizi bulacağıma söz veriyorum. Siz sadece beni takip edin, gerisi kolay,” demiş.
       Oduncu ile karısı köye döndükleri zaman, köy ağası onlara on gümüş lira göndermiş. Oduncular bu parayı ona senelerce evvel vermişler ve aradan uzun zaman geçtiği için de alacaklarını unutmuşlarmış. Hiç ummadıkları bir zamanda paraları gelmiş onları bulmuş. Birkaç gündür aç oldukları için, oduncunun karısı gitmiş çarşıdan, iki kişiye üç öğün yetecek kadar et alıp gelmiş.
       Karınlarını tıka basa doyurdukları zaman kadın;
       “Zavallı yavrularım, acaba neredeler şimdi!  Belki de kurtlar kuşlar onları çoktan yemişlerdir!” demiş.
       Bu sırada çocuklar, kapının önünde hep birlikte bağırmışlar:
       “İşte geldik! Biz buradayız!”
       Kadın gidip kapıyı açmış, onları kucaklamış, kucaklamış ve sonra;
       “Sevgili yavrularım, sizlere tekrar kavuştuğuma ne kadar sevindim bilemezsiniz!” demiş.
       Çocuklar sofraya oturmuşlar. Öyle iştahla yemişler ki anne ve babaları sevinç içinde onları seyretmiş. Ama bu sevinç, on gümüş liranın bitmesine kadar devam edebilmiş. Para bitince ilk durumlarına düşmüşler, aç kalmışlar. Oduncu ile karısı çocuklarını tekrar ormana götürüp, onları orada kendi hallerine bırakmağa karar vermişler.
       Parmak Çocuk, yine önceki gibi yapmayı tasarlamış. Çakıl taşlan toplamak için, sabahleyin gün doğmadan kalkmış. Ama kapının sıkı sıkıya kapalı olduğunu görmüş. Bu kez, gidip dereden çakıl taşları toplayamamış. Anneleri çocukların her birine öğleyin yesinler diye, birer parça ekmek vermişmiş. Parmak çocuk, çakıl taşları yerine ekmek kırıntılarından faydalanmış. Ormana giderken geçtikleri yollara ekmek kırıntıları düşüre düşüre gitmiş.
       Oduncu ile karısı, çocukları ormanın en sık ve en karanlık yerinde bırakmışlar. Parmak Çocuk buna fazla tasalanmamış. Çünkü evin yolunu rahatça bulacağına güveni varmış. Ama gelirken düşürdüğü ekmek kırıntılarından bir tanesini bile bulamayınca şaşmış kalmış. Meğer kuşlar gelip bunları yemişmiş.
       Gece olunca, çocuklar ormanda kendilerini yemeğe gelen kurtların ulumalarını işitir gibi olmuşlar. Parmak Çocuk, bir ağacın yüksekçe bir yerine tırmanmış ve oradan baktığında, ileride ormanın içinde bir ışık görmüş. Ağabeyleri ile birlikte ışığın görüldüğü yöne doğru yürümüşler. Işığı artık çok net görebiliyorlarmış. Işık bir evden geliyormuş.
       Nihayet ışığın geldiği eve varmışlar. Kapıyı vurmuşlar. Bir kadın açmış kapıyı. Kadın, bu cici yavruları görünce ağlamaya başlamış ve onlara;
       “Zavallı yavrularım benim, niçin geldiniz buraya? Buranın, küçük çocukları yiyen bir Dev’in evi olduğunu bilmiyor muydunuz?” demiş.
       “Hayır, bilmiyorduk teyze! Ya biz şimdi ne yapacağız?” diye sormuş Parmak Çocuk. Ağabeylerinden de fazla korkmuş. Korkusundan tiril tiril titriyormuş doğrusu.
       Dev’in karısı iyi kalpliymiş. Onları sabah oluncaya kadar saklayabileceğini düşünmüş. Küçükleri içeri almış ve onları sıcak ocağın başına götürmüş. Çocuklar güzel güzel ısınıyorlarmış. Bu sırada kapının üç kere vurulduğunu işitmişler. Gelen Dev’miş.
       Dev’in karısı alelacele çocukları karyolanın altına gizlemiş ve gidip kapıyı açmış. Dev, önce akşam yemeğinin ve şarabının hazır olup olmadığını sormuş. Sonra sofraya oturmuş. Biraz sonra karısına ters ters bakarak;
       “Burnuma körpe et kokusu geliyor! Evde anlayamadığım bir şey var galiba,” demiş.
       Bu sözleri söylerken, sofradan kalkmış ve karyolaya doğru ilerlemiş. Karyolanın altından, küçükleri sırayla kollarından tutup çekip çıkarmış.
       “Şeytan kadın, beni aldatıyorsun, değil mi?” diye bağırmış.
       Dev, bir bıçak almaya giderken karısı ona;
       “Bu saatte, böyle vakitsiz ne yapmak istiyorsun? Yarın bol bol vaktin olacak!” demiş.
       Bunun üzerine Dev, karısına;
       “Haklısın, yemek ver onlara yesinler, yesinler de zayıflamasınlar. Sonra da götür yatsınlar, sabahleyin kendime güzel bir ziyafet çekeyim,” demiş.
       İyi kalpli kadın buna sevinmiş. Çocuklara yemek vermiş. Dev’e gelince, o da içmiş içmiş ve sarhoş olunca da, gitmiş sızmış. Horul horul uyumaya başlamış.
       Dev’in yedi küçük kızı varmış. Yedisi de büyük bir karyolada hep birlikte yatıyorlarmış. Her birinin başında da taç varmış. Kızların yattığı odada, aynı büyüklükte başka bir karyola daha varmış. Dev’in karısı, yedi oğlan çocuğunu da bu karyolaya yatırmış.
       Parmak Çocuk, Dev’in kendilerini akşamdan yemediğine pişman olmasından korkmuş. Gece yarısına doğru kalkmış, kendisinin ve ağabeylerinin takkelerini almış ve yavaşça gitmiş kızların taçları ile değiştirmiş. Taçları getirip ağabeylerinin başına, bir tanesini de kendi başına koymuş.
       Her şey düşündüğü gibi olmuş, çünkü Dev, gece yarısı uyanmış ve karanlıkta elleriyle etrafı yoklaya yoklaya kızların odasına çıkmış, çocukların yatağına yaklaşmış. Çocuklar mışıl mışıl uyuyorlarmış. Ama Parmak Çocuk uyanıkmış. Dev yatağa eğilmiş, çocukların kokusunu alamamış. Bir taraftan kendi kendine;
       “Akşamleyin onları öldürmemekle ne iyi etmişim. Zaten akşam çok içmiştim, sarhoştum. Şimdi işlerini daha iyi bitireceğim,” diye söylenmiş.
       Sonra, kızlarının yattığı karyolaya doğru ilerlemiş, yatağa eğilip takkelerin kokusunu alınca;
       “İşte benim çapkınlar,” demiş. Böyle söylemiş, sonra da yedi kızını birer birer boğazlayarak yemiş. Yaptığı işten pek keyiflenmiş ve gitmiş yatmış.
       Parmak Çocuk, Dev’in horul horul uyumaya başladığını duyunca ağabeylerini uyandırmış ve onlara kendisini takip etmelerini söylemiş. Sessizce bahçeye inmişler, duvarların üzerinden atlamışlar, sonra nereye gittiklerini bilmeden korku ve telaş içinde sabaha dek koşup durmuşlar.
       Dev, sabahleyin kalkınca karısına;
       “Git, akşamki küçük çapkınların halini gör,” demiş.
       Kadın gitmiş, yedi küçük kızının öldürüldüğünü görünce beyninden vurulmuşa dönmüş ve orada bayılmış kalmış. Bu korkunç manzarayı görüp durumu anlayan Dev, karısından beter olmuş.
       “Ah! Nasıl yaptım bunu? O alçaklara gösteririm ben. Çabuk bana otuz metrelik çizmelerimi getir, onları hemen yakalayayım,” demiş.
       Kırlara doğru koşup, her tarafı iyice aradıktan sonra, nihayet çocukların yürüdükleri yola girmiş.
       Çocuklar, tepeleri aşıp gelen ve kocaman ırmakları küçücük dereler kadar rahatlıkla geçen Dev’i uzaktan görmüşler. Parmak Çocuk, yakınlarındaki kayalık içinde bir mağara görmüş, hemen oraya saklanmışlar. Parmak Çocuk bir yandan da Dev’i gözetliyormuş.
       Dev, uzayıp giden bu yolda yorgun düşmüş. Zaten bir sonuç da elde edememiş. Aksilik bu ya, gitmiş gitmiş ve tam çocukların altında saklandıkları kayalığın üstünde dinlenmek istemiş, fazla yorulduğu için de orada uyuyakalmış ve horlamaya başlamış.
       Parmak Çocuk, ağabeylerine buradan çabucak sıvışıp kaçmalarını ve kendisini merak etmemelerini öğütlemiş. Onlar da küçük kardeşlerinin öğüdünü dinlemişler. Bir müddet sonra da evlerini bulmuşlar.
       Ağabeyleri gittikten sonra Parmak Çocuk, Dev’e yaklaşmış, çizmelerini usulca ayaklarından çıkarmış ve kendisi giymiş. Çizmeler çok büyük ve çok genişmiş. Ama perili oldukları için, onun ayağına göre yapılmış gibi uygun gelmiş. Çocuk bu perili çizmelerle, hiç zaman kaybetmeden kralın huzuruna çıkmış.
       Kralın askerleri oldukça uzak bir yerde savaş halindeymiş. Kral bu savaş hakkında bilgi sahibi olmak istiyormuş. Parmak Çocuk perili çizmelerle gitmiş ve çabucak dönmüş. Askerlerin zaferini krala müjdelemiş.
       Bir müddet daha kralın emrinde çalışıp çok para kazandıktan sonra evine dönmüş. Annesine, babasına ve ağabeylerine kavuşmuş. Söylemek yersiz, anlarsınız onu ne kadar hoş ve sevinçle karşıladıklarını… Kazandığı bu servet sayesinde, Parmak Çocuk annesini, babasını ve ağabeylerini çok ama çok sevindirmiş. O günden sonra tasasız, kedersiz ve mutluca yaşamışlar…

(Charles Perrault Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi