Üvey Kız

Ü

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Günün birinde kötü kalpli bir adam varmış. Onun bir oğlu, iki de kızı varmış. Kızlarından birisi onun öz kızı değilmiş. O yüzden ne adam, ne de evdeki diğerleri kızı severlermiş. Bu nedenle evdekiler kızdan tamamen kurtulmayı düşünmüşler.
       “Benimle ormana gelir misin? Ben odun keserim. O sırada sen de meyve toplar ya da örgü örersin,” demiş ağabeyi.
       Üvey kız yanına bir iplik yumağı ve boş bir kova alarak ormana gelmişler. Ağabeyi onu ormanın sık bir yerine götürüp kendisi atın koşumlarını çıkarmaya başlamış.
       “Sen meyve toplamaya başla. Balta sesini duymadığında geri dönersin,” demiş kıza.
       Üvey kız kovayı alıp meyve toplamaya koyulmuş. Ağabeyi ise, yüksek bir ağacın tepesine bir tahta asıp sakin ve sessizce evine dönmüş.
       Üvey kız meyve toplarken zaman zaman balta sesine kulak kabartıyormuş. Uzaktan rüzgârla sallanıp ağaca vuran tahtanın sesi balta sesi gibi geliyormuş. Kız da hiç endişe duymaksızın meyve toplamaya devam ediyormuş. Sonunda kovası da dolmuş. Çok geçmeden de akşam olup rüzgâr durunca balta sesi de duyulmaz olmuş.
       “Nihayet ağabeyim odun kesme işini bitirdi,” diye düşünmüş, geri dönmüş. Ama ayrıldıkları yere gelince ağabeyinin izini bile bulamamış. Kızın gözleri dolmuş, uzun uzun ağlamış. Karanlık ormanı ağlayarak geçmiş.
       Yola çıktığında, elindeki yumağı yere düşürmüş. Yumak hızla yuvarlanmaya başlamış. Üvey kız da onu takip ederek yürümeye başlamış.
       Biraz sonra bir at sürüsü görmüş ve sürü bakıcısına yaşlı gözlerle;
       “Yuvarlanan yumağımı gördün mü sen amcacığım?” diye sormuş.
       “Gördüm,” diye cevap vermiş çoban. “Eğer sürüye bir günlüğüne bakarsan, şu at da senin olacak böylelikle!” diye de eklemiş, güzel bir tayı göstererek.
       Kız kabul etmiş ve sürüye bir günlüğüne bakıp tayı aldıktan sonra yoluna devam etmiş.
       Bir hayli zaman geçtikten sonra bir inek sürüsüne rast gelmiş. Üvey kız burada da sürüye bir gün bakıp karşılığında bir inek almış.
       Sonraki iki gün bir koyun ve bir keçi sürüsüne bakıp bir koyun ile bir de keçi edinmiş. Onları da yanına alıp yoluna devam etmiş. Karanlık bastırırken çok uzakta bir ışık fark etmiş. Hayvanları o ışığa doğru sürmüş ve nihayet köyün dışında kalan küçük bir eve varmış. Kapıyı vurup içeri girdiğinde ise, bembeyaz saçlı yaşlı bir kadın görmüş. Kız onun büyücü ve zalim bir cadı olduğunu bilmiyormuş. Kadına;
       “Yuvarlandı yumağım, gördün mü sen nineciğim?” diye sormuş.
       “Gördüm, gördüm kızım. Fakat sen uzun yoldan gelmişe benziyorsun. Birkaç gün burada kalıp dinlen,” diye karşılık vermiş cadı.
       Ertesi sabah kalktıklarında cadı, kıza banyoyu yakmasını söylemiş. Kız sımsıcak bir banyo hazırlamış ve kadını yıkanmaya çağırmış.
       “Peki… Kızım, fakat ben kendim banyoya kadar gidemem. Sen benim elimden tut ya da arkamdan dizinle vur,” diye cevap vermiş cadı.
       “Hayır nine! Sen yaşlısın, canın acır,” diyen kız, cadıyı elinden tutup banyoya götürmüş.
       “Süpürgeyi ters tarafından tutup tüm gücünle sırtıma vur,” demiş cadı.
       “Hayır! Nine öyle yapamam!” demiş kız ve akağaçtan yapılmış güzel ve yumuşak bir lifle yıkamış cadıyı.
       Banyodan sonra kız cadıyı odaya getirip, temiz yatağına yatırmış.
       “Kızım şimdi benim saçımı tarar mısın?” diye sormuş cadı.
       Üvey kız tarağı alıp kadının bembeyaz saçlarını taramaya başlamış. Bir de ne görsün! Kadının saçının her bir telinde altın, gümüş, inci ve mercan asılıymış. O kadar güzellermiş ki, bakınca parlayıp göz kamaştırıyormuş! Ama kız onların hiçbirine dokunmamış. Onun saçlarını bir güzel tarayıp örmüş.
       Cadı bu kez;
       “Kızım, şimdi birazcık oyna. Senin oynayışına bakmak istiyorum,” demiş. Takıları alıp almadığını kontrol etmek için.
       Kız kalkıp oynamaya, ayaklarını yere vurarak çevresinde dönmeye başlamış. Fakat tek bir tane bile takı yere düşmemiş.
       Daha sonra cadı onu, az önce kuruması için banyoda bırakılan çamaşırlarının kuruyup kurumadığını bakmaya göndermiş. Kız banyoya girdiğinde, içi altın, gümüş, pırıl pırıl inci ve mercanla dolu ağaç bir kutu görmüş. Ama “Başkasının malına dokunulmaz” diye düşünüp, onlara dokunmayı aklının ucundan bile geçirmemiş.
       Banyodan döndüğünde cadı ona;
       “Çamaşırlar kurumuş mu?” diye sormuş.
       “Kurumuş, kurumuş,” diye cevap vermiş kız.
       “Peki, kızım ben senin oynayışını pek beğendim. Benim için biraz daha oynar mısın?” diye sormuş.
       Kız tekrar çevresinde dönüp oynamaya başlamış. Fakat ne kadar oynadıysa da üzerinden bir tane bile kıymetli mücevherlerden düşmemiş.
       “Artık özgürsün, evine dönebilirsin,” demiş cadı.
       “Çok isterdim. Ancak evimin yolunu bilmiyorum,” diye yanıt vermiş üvey kız.
       “Ben sana yolu gösteririm. Üstüne de şu yeşil sandığı veririm. Fakat onu sakın yolda açma,” diye uyarmış onu cadı.
       Üvey kız, sandığı alıp ata binmiş; inek, koyun ve keçi de onu takip etmişler.
       Böylece gündüz yürümüş, gece yürümüş. Nihayet köyüne yaklaşmış. Bunu hisseden evdeki köpek, şöyle havlamış:
       “Hav! Hav! Onu siz ölüme gönderdiniz. O ise hediyelerle dönüyor!”
       Evdekiler hemen çıkıp sopayla susturmak istemişler köpeği. Ancak o daha hızlı havlamaya başlamış:
       “Gönderdiniz onu ölüme, oysa o zenginleşmiş dönüyor!”
       O sırada üvey kızın kendisi de eve yaklaşmış. Atından inip eve girmiş ve herkesin önünde sandığı açmış. Sandıktaki altın, gümüş, inci ve çeşitli değerli taşlar parlayıp herkesin gözünü kamaştırmış.
       O günden itibaren üvey kız zenginleşmiş. Ailenin diğer üyeleri ise onu kıskanmaya başlayıp malına göz dikmişler. Sonunda aynı şekilde zenginleşmesi için öz kızlarını da ormana bırakmaya karar vermişler.
       Kız boş bir kova ve yumak alıp ağabeyi ile ormana gitmiş. Ağabeyi kızı ormanın sık bir yerine bırakıp eskisi gibi ağaca tahta asmış ve evine dönmüş. Kız akşam rüzgârın dinmesiyle birlikte sesin durduğuna karar verip ağabeyinin olduğu yere gitmiş. Ağabeyini bulamayınca da ağlaya ağlaya yola düşmüş.
       Yolda at sürüsüne rastlamış. Çobana yol sormuş.
       Çoban;
       “Bir gün atlara bakarsan, hem yolu gösterir, hem de iyi bir at veririm,” demiş.
       “Yok, yok! Ben at istemiyorum,” diye karşılık vermiş ve yoluna devam etmiş. Yolda rastladığı inek, koyun ve keçi sürülerinin bakıcılarına da aynı şeyleri söylemiş. Sonunda yürüye yürüye cadının evine kadar gelmiş. Eve girip cadıya;
       “Yolumu kaybettim. Yol gösterir misin ihtiyar?” diye sormuş.
       “Gösteririm. Önce bana bir banyo hazırlar mısın? Kemiklerim sızlıyor, bana acı!” diye yalvarmış.
       Kız aceleyle banyoyu hazırlamış.
       “Şimdi beni banyoya götür. Elimden tutup arkamdan dizinle itersin,” demiş ona da cadı.
       “Peki,” demiş kız ve cadının elinden tutup arkasından itekleyerek banyoya getirmiş.
       “Şimdi kızım, benim sırtımı lifle ovala. Süpürgeyi de ters tarafından tutup tüm gücünle vur. Yoksa ben hiçbir şey hissetmem,” demiş.
       Kız cadının dediklerini aynen yapmış. Daha sonra cadı saçlarını taramasını istemiş. Cadının saç tellerindeki altın, gümüş, inci ve mercanlar pırıl pırıl parlıyormuş. Kız hemen onları avuçlayarak cebine doldurmuş.
       Daha sonra cadı kızın oynayıp gönlünü eğlendirmesini istemiş. Kız kalkıp oynamaya başladığında her tarafından değerli taşlar dökülmüş.
       Sonra cadı onu tekrar banyoya göndermiş. Kız banyoya girdiğinde kenarda duran, içi altın, gümüş, inci ve mercan dolu kutuyu görünce gözleri faltaşı gibi açılmış.
       “İşte… Kardeşim böyle zengin olmuş,” diyerek avuç avuç alıp her tarafına sokuşturmuş.
       Cadı, kız döndüğünde ikinci kez oynamasını istemiş. Bu kez de kızın her tarafından mücevherler ve değerli taşlar birer birer dökülmüş.
       Cadı onu böylece sınadıktan sonra;
       “Artık evine dönebilirsin,” demiş.
       Ardından ona yolu gösterip eline siyah renkte bir sandık vererek, yolda sakın açmamasını söyledikten sonra onu uğurlamış.
       Kız az gitmiş, uz gitmiş. Sonunda köyüne yaklaşmış.
       Onun gelişini hisseden evin köpeği;
       “Zenginliğe göz koyan, ölümünü bulup geldi,” diye havlamaya başlamış.
       Evdekiler köpeği susturmaya çalışmışlarsa da, o daha da çok havlamış.
       O sırada kızın kendisi de avluya girmiş. Hemen siyah sandığı açmış. Sandıktan büyük siyah bir yılan çıkmış. Yılan, kızın boynuna dolanıp onu boğarak öldürmüş.
       Unutmayın ki, iyi insanlar daima iyilik, kötü insanlar ise daima kötülük bulurlar…

(Tatar Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi