Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Rakka, Saat 15.35)

D

“Yolculuk daima iyi başlar. Önemli olan ne zaman, nerede ve nasıl biteceğidir!”

SURİYE-Rakka, Saat 15.35

       Binbaşı Abdullah Vahap, dudaklarının her iki yanından uzanan sert bıyıklarını alışkın olduğu bir el ha­reketiyle düzeltti. Bunu yaparken koltuğundan kımıldamamıştı. Kımıldadığı takdirde ayağa kalkacağını ve bir daha da oturmak istemeyeceğini biliyordu. Oysaki harekete geçmesi için daha bir saate yakın bir zamanı vardı. Arkasına yaslandı. Koltuk, kalkılamayacak derecede rahat ve yumuşaktı.
       Çevresini incelemeye koyuldu. Odadaki masasının üstündeki bütün eşyalar her zamanki gibi yerli ye­rindeydi. Arkasında bir pürüz, dikkatlerini çekecek bir ipucu bırakmak istemiyordu. Farkına vardıkları anda, derhal harekete geçeceklerinden emindi.
       “Olsun… Ben o zamana kadar çok uzaklarda ola­cağım,” diye düşündü, “İşlerimi halletmem için bana yirmi dört saat yeter!”
       İki gündür çok az uyumasına rağmen, kendini ne­dense hiç yorgun hissetmiyordu. Zihni açıktı. Düşüncelerini rahatlıkla analiz edebiliyor, aldığı kararı et­kileyebilecek ya da değiştirmesine neden olabilecek herhangi bir olumsuz nokta arıyor, bulamıyordu.
       “Hayır! Doğru yaptığıma inanıyorum,” diye mı­rıldandı. “Ne zamandır böyle bir fırsatın çıkmasını bek­liyordum. Daha fazla ertelemenin hiç anlamı yok!”
       Henüz erken olmasına karşın, ani bir kararla ye­rinden kalktı. Neden kalktığını kendi de bilmiyordu. Odanın bir köşesinde, giriş kapısının arkasında haki renkli kumaş bir paravanla bölünmüş küçük lavaboya yöneldi. Yaz güneşiyle gün boyu ısınan su, kaynama de­recesine yakın bir sıcaklıktaydı. Yüzünü yıkamaktan vazgeçti.
       Musluğun hemen üstünde, aşırı sıcak ve nemden paslanmaya yüz tutmuş demir çengele asılı aynaya bir süre baktı. Oldum olası kendini seyretmekten hoş­lanırdı. Aynadaki görüntü, ona sıcak ve sevimli geldi. Irkına has karakteristik sert ifade yoktu bakışlarında. Ne gözlerinin çevresinde oluşmuş ufak kırışıklıklar, ne de yavaş yavaş dökülmeye başlayıp alnının her iki yanını açıkta bırakan seyrekleşmiş kıvırcık saçlar, ilk kez ba­kıldığında yaşamdan kopmamış gibi görünen kırk yaş­larındaki bu adamı henüz yaşlılar sınıfına sokmuyordu.
       Gerçekten güzel ve çevik bir vücuda sahipti. Or­tadan biraz daha uzun boyluydu. Geniş omuzları, demirci körüğü misali inip kalkan bir göğsü vardı. İri kemikliydi ama asla şişman sayılmazdı. Bu görünümüyle sürekli övünüp durmuş, gençliğinde tek bir branşa bağlı kal­maksızın yaptığı değişik sporlarla geliştirdiği ye­teneklerini, gerek kişisel olarak gerekse ordu adına ka­tıldığı yarışmalarda birçok kez kürsüye çıkarak kanıtlamasını bilmişti.
       “Ne güzel, ne görkemli günlerdi o günler,” diye ak­lından geçirdi.
       Hatta gazetelerde defalarca resmi yayımlanmış, ordu bültenleri sık sık ondan söz eder olmuştu. Bu durum, uzun süre kendini ünlü biri olarak görmesinin başlıca nedeniydi. Oysaki şöhretin hiçbir işe yaramadığını, çok geçmeden, özellikle de Lübnan’ın içiş­lerine müdahale amacıyla gönderilen ve sonra püs­kürtülerek geri çekilmek zorunda kalan askerlerin arasında; ezilmiş, yıkılmış bir halde eski birliğine dön­düğü sırada anlamıştı.
       Artık ülkesinde, ne ünlü bir sporcuyu el üstünde tutacak, ne de üzerinde yıllardır taşıdığı üniformaya saygı gösterecek insan kalmıştı. On yıldır esmekte olan “Esed fırtınası”, birçok değerleri silip süpürmüş, savurup atmıştı. Devlet Başkanı Hâfizu’l Esed’in başını çektiği Şiî azınlığın, çoğunluğa hükümran olmasıyla başlayan iç savaş, kardeşin kardeşi boğazlamasına ve iki sene gibi kısa bir sürede dört bini aşkın kişinin ölümüne neden olmuştu. Böyle giderse daha da olacağa benzerdi.
       Farkında olmaksızın saatine baktı. Bir türlü geç­mek bilmeyen zaman can sıkıntısını arttırıyordu. Ma­sanın üzerinde duran küçük portatif radyonun düğ­mesini çevirdi. Odayı; burnundan konuşan, monoton bir ses doldurdu. BAAS’ın sekreter yardımcılarından biriydi konuşan ve her zamanki propaganda saatinde; “Devletin ve toplumun öncü partisi olmanın gereklerini” an­latıyordu.
       Binbaşı, öfkesinin kabardığını hissetti. Radyonun düğmesini çevirdi, kapattı.
       “Hiç bıkmıyorlar,” diye mırıldanarak pencereye yaklaştı, dışarıyı seyretmeye koyuldu.
       Her gün gördüğü manzaranın dışında pek dikkatini çeken bir şey yoktu dışarıda. Sağ tarafta, yeni devreye sokulan yemekhane binasının bahçesindeki fıskiyeli küçük havuzun üstünü örten kameriyenin tamiratıyla uğraşan birkaç kişi vardı, o kadar! Sıcaktan kan ter içinde kalmış çalışıyorlardı.
       Birden, aklına sanki yeni gelmiş gibi olup bi­tenlerin ve bundan sonra olacakların muhasebesini yapmaya başladı. Belki de giderayak vicdanını ra­hatlatmak istiyordu. Son birkaç aydır benzer duygularla sürekli karşı karşıya kalmış; bıkkınlığın, tahammülün son noktasına ulaştığında kararını çoktan vermişti. Bu pislikten, bu bataktan başka türlü kurtulmasına olanak yoktu. Başarıp başaramama kaygısı duymuyordu. Ba­şaramaması hiç önemli değildi. Ama eğer başarırsa, bir­çok masum insanın ölümünü engelleyebilirdi.
       Olağanüstü bir olay meydana gelmediği takdirde bu kararından vazgeçmeyecekti. Zaten öyle önemli bir olay da meydana gelmemişti. Planı mükemmeldi. Ti­tizlikle hazırlamış, her olasılığı düşünmüştü. Gerisini karşı tarafın yeteneğine bırakmıştı.
       “Acaba, sadece insani duygularla mı hareket edi­yorum?” diye sordu. “Bir tarafa yardımcı olmaya ça­balarken, öte taraftan acı bir intikam alıyorum. Ne yazık ki, başka çözüm yolu yok!”
       Gözü saatine takıldı. Süre dolmak üzereydi.
       “Daha fazla bekleyemeyeceğim, gitmeliyim!” diye düşündü.
       Sakin bir hareketle beresini başına taktı. Yıllardır iç içe yaşadığı eşyalarından ayrılması zor olacaktı. İçinde, hepsiyle birer birer vedalaşmak arzusu duydu… Sonra kapıyı açarak dışarı çıktı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz