Görülesi Şehir – ESKİŞEHİR

G

     Porsuk Çayı üzerindeki küçük köprüleri, kıyısındaki kafeleri Eskişehir’e hayat verirken, öğrenciler şehre hareketlilik katar.
     Bir turizm kenti deyince Eskişehir’den bahsetmeyiz. Fakat modern yaşantısı, hareketli geceleri, ortasından geçen Porsuk Çayı ve çevresi, müzeleri, parkları Eskişehir’i görülesi bir şehir yapmaktadır.
     Eskişehir’in ilk yerleşim yeri olan Odunpazarı’nda cumbalı evler şehrin eski yüzünü gözümüzde canlandırmamızı sağlarken, etrafındaki kafeleriyle ve üzerinde dolaşan gezi tekneleriyle eski şehrin yeni yüzüne baktığınızda kendinizi adeta Venedik’te sanırsınız. Şehrin arka sokaklarında dolaştığınızda pazarcıları, tamircileri ve küçük esnaflarıyla karşılaştığınızda bir Avrupa şehrinde olmadığınızı anlarsınız. Ama sıcakkanlı insanlarıyla Eskişehir iyi bir yaşam imkânı sunan bir şehirdir.
     70 bini aşan öğrenci sayısıyla, üniversiteler tam anlamıyla şehrin belkemiğini oluşturur. Anadolu Üniversitesi ve Osmangazi Üniversitesi şehrin kültürel zenginliğini, açık görüşlülüğünü ve ticari canlılığı sağlar.
     Bu şehir uyumuyor; vizeler biter ve ardından vizelerin bitiş partileri, finaller biter, ardından finallerin bitiş partileri, bahar gelir, bahar partileri… Bu şehirde öğrenciler uyumaz. Alışverişler ise sabaha kadar devam eder.
     Üniversiteler Eskişehir’in ticari hayatında yarattığı canlılık kadar kültürel hayatına da canlılık getirir. Rock Filmleri Festivali, Kısa Film Günleri, Gezici Film Festivali, Caz ve Blues Festivali, Uluslararası Pişmiş Toprak Sempozyumu gibi ve buna benzer birçok aktivite üniversitelerin katkılarıyla yapılmaktadır.
     Şehir ne kadar öğrencilerden oluşuyor gibi görünse de, öyle değildir. Eskişehir’in yerlisi Manavlardır. Kırım ve Orta Asya’dan gelen Tatarlar, Yörükler, Çerkezler kültürlerini de kendileriyle birlikte getirmişlerdir.
19.
yüzyıl seyyahlarından Georges Perrot, bizim hakkımızdaki izlenimlerini şöyle anlatır: “Batı’da hiç görülmeyen bir olgu burada mevcut, bu imparatorlukta her biri başka din ve dilde, yedi sekiz ırk yan yana yaşarlar…”
     Porsuk’ta gezintiye çıktığınızda, bir an kendinizi Paris’te Seine Nehri kenarında gezinti yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. Eskişehir gün batmadan soluğu Porsuk Çayı kıyısında alıyor. Yalaman Adası ya da Porsuk Bulvarı olarak bilinen Porsuk Çayı kenarındaki yürüyüş alan Belediyenin kararlı çalışmalarıyla şehrin değişiminin en ilgi çeken göstergesidir. Üzerinden geçen küçük köprüler, kafeler ve gezinti tekneleriyle Eskişehir’in bu yüzü insanı gerçekten etkiler.
     Bir de Sıcak Sular var, yani Hamam Yolu… Sıcak Sular’a doğru Eskişehir bir farklı karşılıyor insanı. Buranın bir başka adı da Hamam Yolu. Bu adı almasının sebebi çarşının altından kaynayan sıcak su kaynakları, buna bağlı olarak sokak aralarında birçok hamam. Kıvrılarak ara sokaklara doğru, üstünde hayatımızı geçirdiğimiz ayakkabıların tamir edildiği bölgeye geliyoruz. Burada bir lonca sistemi kurulmuş adeta. İnsanlar taburelerde oturuyor, üzerlerinde önlükleriyle tamirciler, eskimiş ayakkabıları yeniliyorlar; kimi pençe takıyor, kimi topuk çakıyor. Gencinden yaşlısına yan yana dizilmiş kulübelerde gülen insan yüzlerini görüyoruz.
     Biraz ilerisi Hazerfan Çelebi Sokağı. Orada ise çanta tamircileri var. Devam ediyoruz, sokağın sonunda asırlık bir kıraathane yer alıyor. Sandalyenin üzerine dizini kırıp oturmuş yaşlılar tespih çekip çaylarını yudumluyorlar.
     Odunpazarı; Eskişehir’in eskiliğini yansıtan bir diğer yüzü. Tekrar canlandırılmaya çalışılan Odunpazarı mahallesi, kentin tarihi dokusunun en çok hissedildiği bölge. Tarihî ve kentsel koruma alanı olarak korunmaya alınan semtte, Belediye tarafından restore edilen ve kısa sürede butik otel, restoran, müze ve kültür merkezi olarak hizmete giren eski evler var. Rengârenk bu evlerin arasında dolaşmak, kentin ilk kurulduğu mekânların atmosferini hissederek bugünkü haliyle ortaya koyduğu farklılığı anlamak için birebir. Daracık çıkmaz sokaklarda hayatın devam ettiği evlerin birçoğu bahçeli. Pencerelerin önündeki sedirleri, ahşap işçiliği örnekleri, tavanlarıyla Odunpazarı evleri size şehrin tarihiyle ilgili çok şey anlatıyor.
     Belediye yakınlarındaki Lületaşı Müzesi yerli ve yabancı sanatçıların lületaşından yaptığı birçok esere ev sahipliği yapıyor. Lületaşı Eskişehir için çok önemli bir kaynak, öyle ki her yıl 1 Temmuz’da “Beyaz Altın Lületaşı Şenlikleri” yapılmakta.
     Lületaşının hikâyeleri de var: Bir efsaneye göre, bir dönemde Eskişehir denizmiş. Sonradan kara olmuş. Denizköpüğünün sıkışması sonucu lületaşları oluşmuş. Bir diğer efsaneye göre ise, çobanın biri koyunlarını otlatıp bir ağaç gölgesinde azığını yerken, bir köstebeğin yerin dibinden çıkardığı beyaz bir taşı yuvarladığını görür. Çoban bu taşı alır ve yontmaya başlar. Taş canlanır ve güzel bir kız olur. Güzel kız çobana; “İnsanoğlu beni yontma” der ve yumru şeklini alarak köstebeğin açtığı kuyuya geri döner. O günden sonra çoban kaybolur. Günler geçer, köylüler genci bulamaz. En sonunda çobanı yerin yedi kat altına giden daracık bir kuyuda boğulmuş olarak bulurlar. Gencin elinde bir taş vardır ve o taş lületaşıdır.”
     Belediye yakınındaki yerli ve yabancı sanatçıların lületaşı eserleriyle etkileyici bir lületaşı koleksiyonuna sahip Lületaşı Müzesi’ne geliyorsunuz. Vitrinlere bakarken bir lületaşı ustasının şu sözleri yazıyor: “Bu toprağın köylüsü doğuştan madencidir. Kışın lületaşı çıkarır, yazın çiftçilik yapar. En iyi tarlayı bildiği gibi en iyi lületaşını da nerede bulacağını bilir.”
     Eskişehir köylüleri, lületaşı bulabilmek için yerin metrelerce altına inerler. Tepelerin yamaçlarına gelir, bir dikdörtgen çizer, üç metre iner, direklerle sağlamlaştırır, on metreye basamak yapar, sonrası için halatlı merdiven kurar. Eskiden ocaklar üç yüz metreye kadar iner, uzun yer altı galerilerinde çalışılırmış. Şimdi ise ancak otuz beş kırk metreye kadar iniliyor. Baba oğluyla, amca yeğeniyle çalışıyor. Emek istiyor, günde ancak on pipo yapılacak kadar taş çıkarılabiliyor. Lületaşı eskisi kadar iş yapmasa da, Hâlâ bir köye adını verecek kadar önemli; Beyaz Altın Köyü…
     Dededen lületaşçı Behçet Han Aktaş’ın İsmet Yasin Pasajı’ndaki dükkânına tesadüfen girmemize rağmen, bakın neler öğrendik: “Dedem Abdürrezzak Efendi, felsefe öğretmeniymiş. Padişah Vahdettin çok severmiş onu. Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında padişah dedeme Eskişehir’deki beyaz madenin işletmesini vermiş. İlk o kazmış, ilk atölyeyi de o kurmuş. Soyadımız onun için Aktaş olmuş…”
     Eskişehir’de o kadar çok gezilecek yer, o kadar çok anlatılacak hikâye var ki saymakla bitmez. İster bağımsız gidin, ister bir tura dahil olun, Sazova Parkı’ndan başlayıp Masal Şatosunu, Korsan Gemisini, Bilim Merkezini, Sualtı Müzesini ve Hayvanat Bahçesini gezin, bol bol fotoğraf çekin. Ardından Odunpazarı’na gelip Balmumu Müzesini, Cam Sanatları Müzesini, Atlıhan Çarşısını, Şelale Parkını görün. Porsuk Çayı kenarında dinlenin ve önünüzden geçen gondollara el sallayın. Tabii Barlar Sokağı’na da uğrayıp bir şeyler içmenize kimse bir şey demez…
     Haa… Yöresel yemek mi çekti canınız? Onu da siz arayıp bulun lütfen… Ben sadece tariflerini yazdım…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz