Krala Bir Burun

K

       Kore’nin, sabahın erken saatleri gibi sakin olduğu ve eski adı Cho-Sen’e(1)lâyık bir barış ve huzurun hüküm sürdüğü günlerde, bu ülkede Yi-Chin-Ho adında bir politikacı yaşıyordu. Bu adam yetenekli bir adamdı ve kim bilir, belki de dünyanın tüm politikacılarından farklı bir yanı yoktu. Tek farkı, diğer ülke politikacılarının aksine, Yi-Chin-Ho hapisteydi. Devletin parasını kimseye söylemeden cebine indirdiğinden değil, devletin parasının gereğinden fazlasını kimseye söylemeden cebine indirdiği için hapisteydi. Eee… Her şeyin, hatta para aşırmanın bile fazlası haramdı ve saygıdeğer Yi-Chin-Ho’nun aşırdığı paranın fazlası, onu son derece güç bir duruma sokmuştu.
       Devlete on bin altın borçluydu ve en kötüsü, idam kararıyla hapishanede tutuluyordu. İçine düştüğü durumun tek bir iyi yanı vardı ki, o da bol vaktinin olmasıydı. İyice düşündü Yi-Chin-Ho; sonra gardiyanı çağırdı.
       “Ey değerli adam, karşında duran, dünyanın en çaresiz kişisidir,” diye söze başladı. “Bununla birlikte, bu gece kısa süreli, bir saatçik de olsa dışarı çıkmama izin verirsen, işlerim yoluna girebilir. Benim işlerim yoluna girdiğinde, senin işlerin de yoluna girecektir. Çünkü yıldan yıla yükselteceğim seni ve sonunda, Cho-Sen’deki tüm hapishanelerin müdürü olacaksın.”
       “Bu da ne demek?” diye sordu gardiyan. “Bu ne ahmakça bir teklif! Kısa bir saatçik ha! Kellenin uçurulmasını bekleyen sen, benden bir saat izin istiyorsun! Öte yanda ben, yaşını başını almış, çok saygıdeğer bir anası, bir karısı ve küçük yaşlarda birkaç çocuğu olan ben, seni bir saatliğine salıvereceğim. Yıkıl karşımdan ey hain suçlu!”
       “Kutsal Kent’ten tut, Sekiz Sahil’e kadar saklanabileceğim bir yer bile yok benim,” diye yanıt verdi Yi-Chin-Ho. “Ben akıllı bir adamım, ama bu hapishanede oturup dururken aklım ne işe yarar ki? Özgür olsam, bu parayı arar bulur ve devlete olan borcumu öderdim. Aslında, beni tüm sıkıntılardan kurtaracak bir şey biliyorum…”
       “Nedir o?”
       “Bir burun.”
       “Bir burun mu?” diye haykırdı gardiyan.
       “Evet, bir burun.” dedi Yi-Chin-Ho. “Övmek gibi olmasın ama eşsiz, görülmedik bir burun.”
       Gardiyan, hem şaşkınlık, hem de çaresizlik içinde ellerini havaya kaldırarak;
       “Sen ne şakacı adamsın ya… Aman çok komik!” dedi ve gülmeye başladı. “Senin şu akıl küpü kafanın, baltanın altına gireceğini düşünmek bile ne acı!”
       Bunları söyledi ve döndü gitti. Fakat sonunda, yumuşak başlı, yufka yürekli bir adam olduğundan, karanlık iyice bastırıp gece olunca, Yi-Chin-Ho’nun yanına gelip onun dışarı çıkmasına izin verdi.
       Dosdoğru Vali’ye gitti Yi-Chin-Ho, hem de hiçbir engelle karşılaşmadan. Onu tatlı uykusundan uyandırdı.
       “Bu karşımda duran Yi-Chin-Ho değilse, bana da Vali demesinler!” diye bağırdı Vali. “Hapishanede kafana inecek baltayı bekleyecek yerde, burada ne arıyorsun?”
       “Saygıdeğer Vali’mizin beni dinlemesini diliyorum,” diye karşılık verdi Yi-Chin-Ho. Bir yandan, yatağının yanında diz çökmüş halde eteklerini çekiştiriyor, diğer yandan da Vali’nin çubuğunu yakıyordu.
       “Ölü bir adamın değeri yoktur; bu doğru! Ha bir ölü, ha ben fark etmez. Ne saygıdeğer şahsınıza, ne de kendime bir yararım yok benim. Ama eğer, sözgelimi, Sayın Vali hazretleri bana özgürlüğümü verir de…”
       “İmkânsız!” diye haykırdı Vali. “Hem sen ölüme mahkûmsun!”
       “Sayın Vali’leri çok iyi bilir ki, on bin altını ödersem devlet beni affedecek,” diye devam etti Yi-Chin-Ho. “Evet, dediğim gibi; Sayın Vali’leri anlayışlı bir kişi olarak sadece birkaç günlüğüne bana özgürlüğümü verirse, devlete olan borcumu ödeyecek ve siz Sayın Vali’lerine hizmet edecek durumda olacağım. Ve inanın, siz Sayın Vali’lerine çok büyük hizmetlerde bulunacağım.”
       “Bu paranın temini konusunda bir tasarı hazırladın mı?” diye sordu Vali.
       “Evet, hazırladım,” diye yanıtladı Yi-Chin-Ho.
       “Öyleyse yarın akşam getir bana tasarını, şimdi uyuyacağım,” dedi Vali ve horultusuna kaldığı yerden devam etti.
       Ertesi akşam, gardiyandan yine izin almayı başaran Yi-Chin-Ho, Vali’nin yatağının başında dikilmiş duruyordu.
       “Sen misin” diye sordu Vali. “Tasarını getirdin mi?”
       “Benim Sayın Vali hazretleri,” diye yanıt verdi Yi-Chin-Ho. “Ve de tasarımı getirdim.”
       “Öyleyse konuş, seni dinliyorum!” diye buyurdu Vali.
       “Tasarı burada,” diye tekrarladı Yi-Chin-Ho. “Burada, elimde!”
       Vali, yatağında dikilip oturdu; gözlerini iyice açtı. Yi-Chin-Ho’nun uzattığı kâğıdı aldı, ışığa tuttu.
       “Bir burun resminden başka bir şey yok bu kâğıtta,” dedi.
       “Doğru,” dedi Yi-Chin-Ho. “Biraz oradan, biraz buradan çimdiklenmiş bir burun Sayın Vali’leri!”
       “Evet, orasından burasından çimdiklenmiş bir burun… Dediğin gibi!”
       “Bununla birlikte, tombul bir burun, her şeyi tastamam,” diye devam etti Yi-Chin-Ho. “Sayın Vali’leri kırk yıl arasalar ve de kırk bin yer dolaşsalar, böyle bir burun bulamazlar.”
       “Doğru, görülmedik bir burun,” diye onayladı Vali.
       “Üzerinde bir de ben var.”
       “Hiç görülmedik bir burun,” diye tekrarladı Vali. “Hiç böyle burun görmemiştim. Peki, ama ne yapacaksın bu burunla Yi-Chin-Ho?”
       “Bu burunu arayacak ve böylelikle devlete olan borcumu ödeyeceğim,” dedi Yi-Chin-Ho. “Size gerektiği şekilde hizmet edebilmek için arayacağım onu ve de kendi değersiz kafamı kurtarmak için arayacağım. Bir de, Sayın Vali’lerinden, bu burnun üzerine bir mühür basmalarını dileyeceğim.”
       Vali güldü ve devletin resmî mührünü yapıştırdı kâğıdın üzerine. Sonra, Yi-Chin-Ho çıktı gitti. Tastamam bir ay ve bir gün boyunca ülkesinin yollarını arşınladı. Sonunda Doğu Denizi sahillerine vardı. Orada, zengin bir kentin en büyük evinin kapısına dikildi ve kapıyı yumruklamaya başladı.
       Ürkek halde kapıyı aralayan uşaklara;
       “Evin efendisinden başka hiç kimseyle konuşmam,” diye kükredi Yi-Chin-Ho. “Kralın buyruğuyla geldim ben buraya.”
       Bu sözler üzerine derhal içeri alındı. Bu arada uyumakta olan evin efendisi de uyandırılmış, gözlerini kıpıştıra kıpıştıra bu beklenmedik gece konuğunun huzuruna getirilmişti.
       “Sen, bu kentin yöneticisi Pak-Chung-Chang’sın!” dedi Yi-Chin-Ho, adamı suçlar bir sesle. “Kralın önemli bir işi üzerine geldim.”
       Pak-Chung-Chang ürperdi. Eee… Kral işinin her zaman ürkütücü bir iş olduğunu bilirdi. Dizlerini bitiştirdi; neredeyse düştü düşecekti.
       “Saat bir hayli geç…” diye kekeledi. “Acaba yarın…”
       “Kralın işi asla beklemez!” diye kükredi Yi-Chin-Ho. “Çabuk yanıma gel. Seninle görüşeceğim önemli bir sorun var.”
       Bir anlık duraklamadan sonra, daha da ürkütücü bir sesle;
       “Kralın özel sorunu bu,” diye ekledi.
       Bu cümleyi öyle bir tonla söylemişti ki, Pak-Chung-Chang’ın ağzına götürdüğü gümüş tütün çubuğu, gevşeyen parmaklarının arasından kaydı, yere düştü.
       “Kralın çok büyük bir derdi var; korkunç bir dert,” diye devam etti Yi-Chin-Ho, adam yanına yaklaştığında. “Öyle bir hastalık ki, özel doktoru bu hastalığı iyileştiremediği için kellesini vermek zorunda kaldı. Sekiz eyaletin sekizinden de en ünlü doktorlar geldi, birer birer baktılar Kral’a. Sonra toplanıp konuştular, görüştüler. Sonunda, Kral’ın hastalığını geçirmek için bir buruna ihtiyacı olduğuna karar verdiler; öteki burunlardan farklı, kendine özgü bir burun.
       Bunun üzerine Sayın Vali, bizzat beni çağırttı. Elime bir kâğıt verdi. Kâğıdın üzerinde, sekiz eyalet doktorlarının çizdiği o özel burun resmi ve devletin resmî mührü vardı. Sonra, ‘Haydi git,’ dedi Sayın Vali. ‘Bu burnu ara bul. Kralın hastalığı çok kötü! Bu burnu, hangi adamın yüzünde görürsen hemen kes kopar ve bir an bile durmaksızın buraya getir. Kralımızın iyileşmesi gerek. Çabuk git ve aradığını da bulmadan sakın gelme.’
       Ben de, derhal yola çıktım. Kraliyet ülkesini bir ucundan bir ucuna taradım. Sekiz eyaleti gezdim, aradım, taradım. Sekiz Sahil’in denizinde dolaştım. Ve işte şimdi buradayım.”
       Yi-Chin-Ho, sanki önemli bir iş yapıyormuş gibi, ağır hareketlerle elini kuşağının arasına soktu, bir yığın hışırtıdan sonra kâğıdı çıkardı, açtı ve Pak-Chung-Chang’ın yüzüne tuttu. Kâğıdın üzerinde resmî mühürlü bir burun resmi vardı.
       Pak-Chung-Chang, faltaşı gibi açılmış gözlerle kâğıda bakarak;
       “Ömrümde böyle bir burun görmedim,” dedi.
       “Üzerinde bir de ben var,” diye ekledi Yi-Chin-Ho.
       “Hiç böyle bir burun…” diyerek lafı karıştırmaya çalıştı Pak-Chung-Chang.
       “Çabuk babanı getir,” diye haykırdı Yi-Chin-Po.
       “Benim yaşlı ve çok saygıdeğer babam şu an uykuda…”
       “Demek babanı getirmek istemiyorsun, saklıyorsun,” diye atıldı Yi-Chin-Ho. “Sen de biliyorsun; babanın burnu bu! Hemen getir onu buraya; keseyim ve hiç zaman kaybetmeden yola koyulayım. Çabuk ol, yoksa seni Kral’a şikâyet etmek zorunda kalacağım.”
       “Ne olur acıyın!” diye yalvardı Pak-Chung-Chang, diz çökerek. “Olamaz… Babamın burnunu kesemezsin. Burunsuz nasıl girer o mezara? Herkes güler ona, alay eder. Benim günlerim, gecelerim acıyla dolar. Bir kez daha düşününüz… Ne olur! Gezdiğiniz, dolaştığınız yerlerde böyle bir burun görmediğinizi söyleyiniz. Sizin de yaşlı bir babanız vardır herhalde?”
       Pak-Chung-Chang, Yi-Chin-Ho’nun dizlerine yapıştı ve ayağındaki sandaletlere yüzünü dayayarak gözyaşı dökmeye başladı.
       “Ne garip, döktüğün gözyaşı karşısında yüreğim parçalandı,” dedi Yi-Chin-Ho. “Benim de bir yüreğim var, ama…”
       Bir an için duraksadı. Sonra, sanki yüksek sesle düşünüyormuş gibi;
       “Ama… Boş dönersem benim kafam uçacak. Benim başım da bu burun kadar değerlidir hani…”
       “Ne kadar eder sizin başınız?” diye sordu Pak-Chung-Chang, ince, hafif bir sesle.
       “Pek de matah bir kafa değil,” dedi Yi-Chin-Ho. “Aslında saçma sapan bir kafa. Ama benim akılsızlığıma bak ki, bu kafaya on bin altından bir santim aşağı değer biçmem.”
       “Tamam,” dedi Pak-Chung-Chang, ayağa fırlayarak.
       “Bu kadar altını taşımak için atlar gerek bana,” diye ekledi Yi-Chin-Ho. “Ve de, dağlardan geçerken onu korumak için muhafızlar gerek. Yollar soyguncularla dolu.”
       “Evet, yollar soyguncularla dolu,” dedi Pak-Chung-Chang, üzgün bir sesle. “Ama istediğin olacak. Yeter ki benim yaşlı ve pek saygıdeğer babamın burnu konulduğu yerde kalsın.”
       “Bu olaydan hiç kimseye söz etme,” diye ikaz etti Yi-Chin-Ho. “Yoksa benden daha sadık uşaklar gönderir, babanın burnunu kökünden keserler.”
       Böylelikle Yi-Chin-Ho, dağlara doğru yola çıktı. Yüreği heyecandan dışarı fırlayacaktı sanki. Tamtamına on bin altını taşıyan atların boyunlarını süsleyen çanların sesini dinlerken neşeli bir şarkı tutturdu.
       Geride anlatacak pek bir şey de kalmadı. Yi-Chin-Ho, yıldan yıla zenginleşti. Onun özel ilgisiyle terfi eden gardiyan, Cho-Sen’deki tüm hapishanelerin müdürü oldu. Vali ise, bu olayın ardından derhal Kutsal Kent’e gitti ve Kral’ın sağ kolu oldu. Ancak Pak-Chung-Chang’ı bir düşüncedir aldı gitti. O gün bu gündür, yaşlı ve pek saygıdeğer babasının burnunu gördükçe gözleri yaşla dolmakta, üzgün bir tavırla başını bir o yana, bir bu yana sallamayı sürdürmekte.

Alt Bilgi Notları:
(1)
Cho-Sen: Kore (Japonca)

(Yazan: Jack London-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi