Sevgiye Dair
Sevgiye Dair

Sevgiye Dair

       60’lı yılların çiçek çocukları amaçlarını “savaşma seviş” kavramıyla dile getirmişlerdi. Bu o zamanlar o kadar ayıp sayılmıştı ki, duyanların dudaklarını uçuklarcasına bir “Aaa…” çekmelerine sebep olmuştu. Düşünsenize kılık kıyafet namekân, saç sakal birbirine karışmış, bir de suratlarına çiçek resmi yapmışlar. “Cık cık cık, ne kadar da aptalca, kim bunlar yaa… toplanıp da ne yapıyorlar? Anarşist bunlar kardeşim anarşist, tümünü yakacaksın, hatta Kazıklı Voyvoda gibi…”
       Oysa onlar Amerika’dan başlayıp tüm dünyayı saran kıvılcımlar olmuşlar, kim bilir belki birçoğunun bilmediği ama savaşmaktansa sevişmenin daha ağrısız, kansız ve gözyaşsız olduğunu her türlü eylemleriyle gündeme getirmeyi başarmışlardı. Bunu da çoğu zaman müzik diliyle, kolayca, herkese, her kesime hitap ederek tek silahları gitar, davul ve kulak yoluyla yapmışlardı.
       Başardıkları neydi? Ya da amaçlarına ulaşmışlar mıydı? Şu an için sadece belgesellerde izleyebileceğiniz ve “Vay bee… Ne adamlarmış!” diyebileceğiniz bu insanlar kime, neye karşıydı? Zaman zaman bir şeylere karşı olmaz mıyız? Kendi kendimize kızmaz mıyız? Eleştiri okunu önce kendimize batırmaz mıyız? İnsan olmanın verdiği yükle, bu ağırlığı taşıyamadığımız zamanlar olmaz mı?
       Olmaz kardeşim, olmaz, olmuyor… Ülkede biri çıkıyor, bir diğerine gözünün üstünde kaşın var diyor, estetik yapmaya karar veriyor ve Haçlı Seferlerini anımsatan bir edayla sahneye dalıveriyor…
       Ülkem beni hep ağlatmıştır, hep bir şeylerin özlemini yaşatmıştır. Düşünebildiğim anlarda kendi kendime “Eğer ilkel bir kabilede doğsaydım, hiçbir sorunum olmayacaktı!” der dururum. Tekil bir birey olarak, çoğunluğun sesi, çoğunluk olarak da tekil bir ses olmak mıydı amacım, inanın bilmiyorum. Hak ve adaletin bu kadar basite indirgendiği ülkem, beni de duyacak, sesime kulak verecek mi? Hortumcuların ellerini kollarını sallaya sallaya gezdiği, kapkaççıların sürüklediği kadınların ağrılarının dinmediği, yaralarının hep kanadığı, ay sonunu getiremeyen büyük çoğunluğun her ay başını dört gözle beklediği için, ihtimal katılırsınız ama utanıyorum, tıpkı vurgun yemiş bir kişinin hayatının sonuna kadar çekeceği azap gibi utanıyorum. Keşke bir şeyler değişse de… utanmasam!..
       Bu arada, kıpır kıpır bahar günlerinde sevdiğine ufacık da olsa bir armağan almak isteyenlere sesleniyorum: Korkudan titreşen analar, kaçamayacağını düşünen yaşlılar ve buna karşı koyan tüm yüreklere yaşamak ne kadar zor olsa da, ne yazık ki bunlar yaşanacaktır.
       Bayağı anlamlı konuştum değil mi? Siz bana bakmayın, bir an bile olsa sevginin değerini saçmalıklarla ölçmeyin, her şeyin başlangıcı sevgisizliktir. Bunu kaybederseniz, işte o zaman olmaz! Hadi dostlar, arkadaşlar, kardeşler, abiler, ablalar, siz hiçbir şeye aldırmadan, umarsızca, korkusuzca, damarlarınızda hissederek sevin, sevilin…
       Yakamozlar niye o kadar cazibelidir bilir misiniz? Çünkü yakalayamazsınız ama ışığı sizi büyüler, hatta hayallere bile dalıverirsiniz; dağ, tepe, bayırlar aşarsınız, ta ki gün doğmaya başlayana kadar.
       Hayatınızda tüm kapıları kapasanız bile mutlaka bir kapıyı açık bırakın, oradan gelecek olan her neyse, yüreğinize ışık olsun…      

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir