Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Rakka, Saat 16.15)
Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Rakka, Saat 16.15)

Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Rakka, Saat 16.15)

“Bir insan, başladığı yolu sonuna kadar sürdürmelidir!”

SURİYE-Rakka, Saat 16.15

       Binbaşı, görev yaptığı tek katlı binayı iki simetrik bölüme ayıran, yıllar boyu arşınladığı uzun koridoru sert ve kararlı adımlarla geçti. Sağlı sollu sıralanan, ki­misinin kapısı açık odalarda çalışan meslektaşları, mesai saatinin bitişini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Sonra her biri bir tarafa dağılacak, gecenin sessiz cazibesi yorgun be­denleri birer birer kendine çekecekti.
       “Bu gece benim için zor bir gece olacak,” diye dü­şündü.
       Binanın ana kapısına geldiğinde iki sivil memurla karşılaştı. Memurlar yana çekilerek ona yol verdiler. Dı­şarı adımını attığı anda, kendini çok geniş alana ya­yılmış askeri bir tesisin en merkezi yerinde buldu. Dur­duğu yerden birçok yöne irili ufaklı yollar ayrılıyor; bu yolların bazıları birkaç kilometre kadar uzağa, yeraltı üssünün bulunduğu üzeri özel kamuflaj malzemesiyle kapatılmış yasak bölgeye kadar uzanıyordu. Çok sayıda üçüncü dünya ülkesinde olduğu gibi, kendi ülkesini de dolduran ve el atılmadık saha bırakmayan on binin üze­rinde Sovyet uzmanından sekiz yüzü, bütün hünerlerini göstermişler ve çölün kızgın kumları altında küçük bir helikopter üssü inşa etmişlerdi. Kapaklar açıldığında, Rus yapımı on iki helikopter, birbiri ardından çok kısa süre içerisinde havalanabiliyordu.
       Suudi Arabistan’ın parasıyla yapılıyordu her şey; uçaklar, tanklar alınıyor, her alanda atılan güçlü adımlar ve gerçekleştirilen yatırımlar, sanki halk için ya­pılıyormuş havasını veriyorsa da, aslında tek bir ülkenin çıkarına hizmet ediyordu.
       “Bütün bu gayretler niçin? Arap sosyalist ha­reketinin güçlü önderliği için mi?” diye mırıldandı. “Em­peryalizme, kapitalizme geçit yok ha! Onun için mi üç buçuk milyonluk İsrail, sekiz Arap devletini altı gün içinde saf dışı bıraktı? Biz o günleri gördük… ya­şadık!
       Hiç unutmam; 5 Haziran 1967 günü, sabah saat 07.45’te başlayan İsrail-Arap çöl savaşında, adamlar daha ikinci gün güneş batmadan 416 savaş uçağını tah­rip etmişlerdi bile… Hele iki İsrail avcı uçağının dört dakika gibi inanılmaz bir süre içinde 16 Mısır bom­bardıman uçağını kullanılamaz hale soktuğu, savaşın ilk yüz yetmiş dakikasında 300 uçağın savaş dışı kaldığı ve 23 radar üssünün yok edildiği resmen açıklandığında, nasıl soğuk soğuk terlediğimizi hatırlıyorum da… Biz yok yere şu birkaç helikoptere bekçilik ediyoruz.”
       Milli bayrağın ve üs flamalarının çekili olduğu gönderlerin önünden geçerken doğal bir hareketle başını kaldırdı. Havada en ufak bir esinti bulunmadığından, kıpırdadığı bile yoktu bayrağın…
       Kimse ona, bayrağını ve ülkesini sevmediğini söy­leyemezdi. Ama ülkesini sevmek, onu yönetenlerin de sevileceği anlamına gelmiyordu. Ne güzel ülkeler, ne kötü yöneticilerin elinde heba olup gitmişti. Dünya bunun örnekleriyle doluydu. İktidar hırsı, nice ocakları söndürmüş, nice masum insanın kanına girmişti.
       “Ne yapalım?” dercesine omuzlarını hafifçe kal­dırarak seri adımlarla yoluna devam etti.
       Ancak, az kalsın bir kamyonetin altında eziliyordu. Çevik bir hareketle kendini yana attı. Aracın sürücüsü askere bağırmamak için büyük sabır gösterdi. Şu anda onunla uğraşacak durumda değildi.
       Binbaşı Abdullah Vahap, daha şimdiden kendini bambaşka bir dünyadaymış gibi hissediyordu. Çok değil, birkaç dakika sonra buradan çıkıp gidecek ve bir daha da geri dönmeyecekti. Özel otomobillerin park edildiği sahaya geldiğinde, nöbetçi çavuşu, kulübesinin pen­ceresinden uzanarak;
       “Üs komutanının sizi aradığını telefonla bildirdiler efendim,” dedi. “Tam saat 17.00’de yanında bulunacakmışsınız… Albay çok sinirliymiş efendim!”
       Çavuşun gözleri zevkten parlıyordu. Aklınca, bin­başının yüreğine bir iki şüphe ve korku tohumu ekmiş, biçme işlemini de albaya bırakmıştı.
       “Bu genç adam, ileride oldukça akıllı bir insan ola­cağa benziyor! Albay beni arıyormuş… Çok da si­nirliymiş… Bütün bunlar artık bana vız gelir,” diye dü­şündü, ama yine de;
       “Haberim var,” demeyi ihmal etmedi.
       Bunu duyan çavuş, gerekli etkiyi sağlayamadığını görünce başını içeri çekti.
       Binbaşı, birkaç saniye kadar bekledi. Çağrıya uyup üs komutanının yanına giderse, işi uzayacak ve bu gece gerçekleştirmeyi düşündüğü olay daha başlamadan bi­tecekti. Gitmediği takdirde, ortadan kayboluşunu fark ettikleri anda peşine düşeceklerinden emindi.
       “Gitmeyeceğim…” diye söylendi. “Son anda çıkacak bir aksiliğin bütün planlarımı bozmasına izin ver­meyeceğim.”
       Otomobiline binerek motoru çalıştırdı ve yavaşça hareket etti. Nizamiye kapısından çıkarken nöbetçilerin selamını aldı. Şu anda, ona engel olmak için ellerinde herhangi bir neden yoktu. Güney yönüne dönüp Fırat’ı geçti. Beş kilometre sonra anayola çıktığında, Halep’e bir an önce varmak amacıyla gaza bastı.
       Aşacağı mesafe yüz elli kilometre kadardı ki, olsa olsa bir buçuk saat sürecekti. Elli kilometre sonra, Sov­yetler Birliği’nin gelişmekte olan ülkelere yardım çer­çevesinde gerçekleştirdikleri en büyük yatırımlardan biri olan Tebke Barajı yol ayrımını geçtiğinde, büyükçe bir deve sürüsünün yolu kapatmış olduğunu gördü. Çölde başıboş dolaşan bu inatçı hayvanlar, bir türlü oturdukları yerden kalkmak istemiyorlardı. Sakin sakin geviş getirerek direnişlerini sürdürüyorlar, çalınan klakson seslerini umursamıyorlardı bile.
       “‘Her deveyi ıhtıracak bir deveci bulunur,’ diye bir özlü sözün olduğunu biliyorum ama burada develeri çökertmek yerine kaldıracak bir deveci bulmak çok daha zor olacak galiba,” diye düşündü.
       Kaybedecek zamanı yoktu. Beş yüz metre kadar geri giderek yan yollardan birine saptı. Toprak yol çok berbattı. Arabasının lastiklerini irili ufaklı taşlardan ko­rumaya çalışarak ilerliyordu. Sağ tarafında yer alan mu­azzam barajı yavaş yavaş doldurmaya başlamış Fırat Nehri’nin suları, az sonra batacak olan güneşin son ışık­larını kabule hazırlanıyordu. Karşı tarafta, tamamen açık olan ufuk çizgisi üzerinde, Caber Kalesi’nin silueti şöyle böyle seçiliyordu.
       Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in bü­yükbabası Süleyman Şah’ın Fırat Nehri’ni geçerken şehit olduğu ve gömüldüğü yerdi orası. 20 Kasım 1921’de, Türkiye ile Fransa hükümetleri arasında imzalanan An­kara Antlaşması’nın 9’uncu maddesi gereğince; “Os­manlı sülâlesinin kurucusu olan Sultan Osman Han’ın büyükbabası Süleyman Şah’ın Caber Kalesi’ndeki ‘Türk Mezarı’ diye tanınan kabri, müştemilatı ile beraber Tür­kiye’nin malı sayılmış ve Türkiye’ye, orada muhafızlar bulundurmak ve bayrağını çekmek hakkı tanınmıştı.” Evet! Türk toprakları hemen oracıkta, kuş uçuşuyla on dakikalık uzaklıktaydı.
       Daldığı hayal âleminden, otomobilin tekrar asfalta çıkmasıyla uyandı. Görüntü kaybolmuştu. Kaybettiği zamanı telafi etmek için yeniden gaza yüklendi.
       Ara sıra dikiz aynasından ardına bakıyor, peşinden gelen araçları tanımaya çalışıyordu. Hiç şüphe yok ki üs komutanı, durumdan şüphelenmekte gecikmemiş ve Askeri Muhaberat’ı durumdan haberdar etmişti.
       Suriye Silahlı Kuvvetleri’nin askeri istihbarat ser­visi olup, kısaca “el Muhaberat” diye tanınan bu gizli servis, uluslararası alanda faaliyet gösteren, yurtiçinde ve yurtdışında her türlü istihbaratı yapan, her meslekten ve her kesimden sivil eleman kullanan güçlü bir servisti. Elemanları, sivil bir kuruluş olan “Emnel Devla”ya, yani “Devlet Emniyeti”ne göre daha düzenli, ciddi ve eği­timliydi. Yine de onların, peşine takılması kendisini pek o kadar rahatsız etmiyordu. Bir yolunu bulur, onları ikna edebilirdi. Yeter ki diğerleri işin farkına varıp önüne çıkmasınlardı…
       Dayr Hafir kasabasını geçtikten sonra, arıza ya­pabileceğine aldırış etmeksizin arabasının hızını art­tırdı. Halep’in yeni inşa edilen mahallelerinden “Al-Talal” semtine geldiğinde, güneşin son ışıkları batı ufku üze­rinde kayboluyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir