Doğan Bey – Caber Operasyonu (SURİYE-Rakka, Saat 20.05)

D

“Kuş avcıya doğru uçar. Ama avcı kimdir, kuş kimdir kimse bilmez!”

SURİYE-Rakka, Saat 20.05

       Binbaşı Abdullah Vahap, otomobilini yan sokağa park ettikten sonra hızlı adımlarla evinin önüne geldi. Ev, derin bir sessizlik içindeydi. Bu sokaktaki bütün bi­nalar, geniş bir bahçenin ortasına iki kat üzerine inşa edilmiş karşılıklı ikişer daireden oluşan toplam dörder daireli bloklardan ibaretti. Halep’in ihtişamlı eskiliğine bakılacak olursa, lüks ve modern sayılabilecek ko­nutlardandı.
       Binbaşı, “Benim gibi yalnız yaşayan birine çok bile,” dediği bu evi üç senedir kullanıyor, izin gün­lerinde, bayram ve hafta sonu tatillerinde sık sık bu eve gelmekle huzur buluyordu. Rakka’da kaldığı askeri loj­manlardan daha sıcak bir yerdi burası.
       Gürültü etmemeye itina göstererek içeri girdi. Fazla zamanı yoktu. Her şey planladığı gibi işlemeli, ge­rekli düzenlemeler yapılmalıydı. İlkin buraya ge­leceklerini biliyordu.
       “Akıllı ve hızlı olan tarafın kazanmasını dilerim… Ama ne yazık ki, her iki durumda da kaybeden taraf ben olacağım,” diye düşündü.
       Her yeri dikkatli bir şekilde kontrol etti. Buzdolabından iki bardak soğuk su içti. Salonla mutfağın ışıklarını, evde olduğunu sanmaları için açık bıraktı. Artık hareket etmeye hazırdı.
       Evden ayrıldığında saat sekiz buçuğa geliyordu. Aniden, her şeyin ters gidebileceği kuşkusuna kapıldı. Bu serüvenin başlamadan bitmesi ne kadar acı olurdu! Belki de şu köşede üzerine çullanacaklar, arabasına ulaşmadan önce bir kurşunla onu durduracaklardı. So­kağın girişinde, tedirgin bakışlarla bir iki saniye kadar bekledi. Görünürde, evine dönen birkaç kişiden başka kimse yoktu.
       “Henüz işin farkına varmamışlar. Bu iyi işte… Böy­lelikle zaman kazanmış olurum,” diye düşündü.
       Otomobilini hareket ettirdiğinde, soğukkanlılığını yeniden kazanmıştı. Tenha sokakları seçerek kentin dış mahallelerine ulaştı. Çevre yoluna çıktıktan sonra ku­zeybatıya doğru yöneldi. Al Bab-Manbij karayolu ol­dukça kalabalıktı. Göstergeye baktı. Yeterli benzini ol­duğunu görünce rahatladı. Tam yüz beşinci kilometrede, Kubbah yakınlarında, Fırat’ı bir kez daha geçti. Bundan sonra toprak yolda, daha doğrusu çöl yolunda iler­leyecekti.
       Çölün bu kısmında birkaç ufak köy ve birkaç eski eserden başka bir şey yoktu. Günün kuru ve kavurucu sıcağı hâlâ devam ediyordu. Buralara sıcak bir çöktü mü, öyle kolay kolay kalkıp gitmezdi. Gece yarısından sonra serinlik çıkar, sabaha karşı ise ortalık buz keserdi. Çöl ikliminin karakteristik özelliklerinden biriydi bu.
       Arazi ise genellikle çıplak, ama yer yer cılız otlar ve dikenli çalılarla kaplıydı. Yağış olduğu zamanlar, bu otlar kısa sürede yeşerir, ancak bu yeşerme fazla uzun sürmezdi. Kimi zaman kumlu, kimi zaman çakıl taş­larıyla kaplı bu arazide, farklı yönlere doğru uzanan onlarca, hatta yüzlerce yol açılmıştı. Türkiye-Suriye sı­nırından karşılıklı geçiş yapan kaçakçı grupları tarafından açılmış yollardı bunlar. Araçların birbirini kesen tekerlek izleriyle ezilmiş bu geniş ve ıssız alanda, yine yer yer küçük patikalar göze çarpıyordu. Patikaları, yaya olarak geçiş yapan ve “sırtçı” diye tanımlanan ha­mallar açmış olacaktı. Bu hamallar, büyük kaçakçı pat­ronları namına mal getirip götüren, iki kuruş kazanç uğruna mayın tarlalarında hayatlarını ya da demir par­maklıklar arkasında geleceklerini tehlikeye atan fakir insanlardı.
       Bozuk bir yolda ilerlediğinden, arabasını çok dik­katli kullanmak zorundaydı. Gece karanlığında, yalnızca uzaktan uzağa köpek havlamalarını işittiği birkaç küçük köyden geçmiş, Salip kasabasını ardında bıraktığında, sınıra olsa olsa on-on iki kilometre kalmıştı.
       Emektar otomobilini, kurumuş bir dere yatağının kenarında terk etti. Artık onunla işi bitmişti. Sonra ku­zeye, Türkiye sınırına doğru yürüdü. Hem yürüyor hem de,
       “Şimdiye kadar her şey yolunda gitti. İnşallah bun­dan sonrası da düşündüğüm gibi gerçekleşir,” diye ak­lından geçiriyordu.
       Abdullah Vahap, Suriyeli görevlilerin bu bölgede yerleşik düzende olmadıklarını biliyordu. Sınırı bek­leyen hiç kimse yoktu. Hem, neyi ve niçin bek­leyeceklerdi? Nasıl olsa karşı tarafta bu işi yapanlar vardı. Arada bir devriye görevine çıkan iki sınır mu­hafızının bölgeden gelip geçtikleri, çoğunlukla köy kah­velerinde vakit öldürdükleri, paylarını almak için ka­çakçı yolu gözledikleri, hele hele gecenin böyle ilerlemiş bir saatinde onlara rastlamanın olanaksız ol­duğu bilinen bir gerçekti.
       İlerlediği yönde mayınlı arazinin olmadığını da bi­liyordu. Planını uygulamaya karar verdiği andan itibaren çeşitli vesilelerle bölgede gözlemler yapmış, ayrıca de­ğişik kanallardan elde ettiği bilgilerden, arazinin temiz olduğu kanısına varmıştı.
       Güneşin batmasıyla birlikte doğu ufkundan yük­selen yıldızlarla, gökyüzü, sanki milyonlarca fenerle donatılmış gibi ışıl ışıldı. Hava berrak ve temizdi. Ufak bir tepenin yamacında, sekizon başlık bir ceylan sü­rüsünün otladığını fark etti. Onu hisseden hayvanlar, ansızın, sessiz bir gölge gibi gecenin karanlığında kay­bolup gittiler.
       Sınıra yaklaştığını anladığında, bir an için du­rakladı. Yön tayininde hata yapmak istemiyordu. Sonra kendinden emin bir şekilde, gizlenmeye ya da sü­rünmeye gerek görmeksizin uzun adımlarla iz tarlasına girdi. Demiryolu hattını geçti. Artık, Türk topraklarındaydı.
       Arabasını terk ettiğinden bu yana bir saatten fazla yürümesine rağmen, kendini hiç de yorgun his­setmiyordu. Aksine, üzerinden büyük bir yük kalkmış gibiydi.
       “Birçok şeyi geride bırakarak dönüşü olmayan bir yola girdim. Bundan sonra çok daha dikkatli olmak zo­rundayım,” diye aklından geçirdi.
       Sınırı geçişi sırasında başına gelebilecekleri en ince ayrıntısına kadar hesapladığından, ele geçirilmekten korkmuyor, hatta ne kadar kısa sürede yakalanırsa o kadar iyi olacağını düşünüyordu. Mutlaka dikkatlerini çekmesi gerekiyordu. Ancak o zaman amacına ula­şabilirdi. Planının bundan sonraki safhalarının uy­gulanmasında herhangi bir aksaklık yaşanmamalıydı.
       Aslında, fazladan bir şey yapması da gerekmiyordu. Hareketlerini ayarlaması ve sözlerine dik­kat etmesi yeterliydi. İşin en zor kısmı, vereceği bir­takım bilgilerin onları tatmin edip etmeyecek oluşuydu. Fakat eninde sonunda onunla ilgilenecekler, sadece konuşmalarından değil, yapacaklarından da gerekli me­sajları çıkarmakta gecikmeyeceklerdi. İşte o zaman, ka­çınılmaz sonla karşı karşıya kalacaktı.
       “Acaba, onu karşılayacak cesareti kendimde bu­labilecek miyim?” diye sordu.
       Birden, elinin ayağının buz kestiğini hissetti. Kalbi duracak gibiydi. Kendini zorlayarak, sanki bir şey ol­mamışçasına yola devam etmek istedi. Oysaki kulağına, ateş etmeye hazırlanan bir tüfeğin karakteristik sesi ça­lınmıştı. Birkaç adım daha attı. Ters bir hareketinde ateşe başlayacaklarını biliyordu. Karanlığa doğru baktı. Hiçbir şey göremedi.
       Aklından, “İyi gizlenmişler… Ben de tam üzerlerine gelmişim,” diye geçirdi.
       “Dur… Kıpırdama! Ellerini başının üstüne koy!”
       Binbaşı, hiç tereddüt etmeden ellerini havaya kal­dırdı ve yöresel bir Türkçeyle;
       “Ateş etmeyin!” diye bağırdı. “Ben, Suriye or­dusuna mensup bir subayım. Birliğimden kaçtım. Kıpırdamaya niyetim yok. Teslim oluyorum!”
       Etrafını çevirdiler ve otomatiğe alınan tüfeklerinin namlularını ona doğrultarak karşısına dikildiler. Üç ki­şiydiler, içlerinden biri seslendi:
       “İlerle bakalım! Kaçmayı deneme sakın! Yoksa delik deşik olursun!”
       Askerlerden biri nöbet yerinde kaldı. Biri ardından geliyor, diğeriyse önden giderek el feneriyle sağa sola birtakım işaretler veriyordu.
       Bu şekilde bir kilometre kadar yürüdüler. Birkaç ufak barakadan ibaret askeri bir sahaya geldiklerinde, karşılarına çıkan hafif şişman ve yüzünde en az üç gün­lük sakal bulunan bir astsubay onu teslim aldı.
       Binbaşı Abdullah Vahap, tam saat 01.05’te, Suruç ilçesine bağlı Göktepe köyü yakınlarında konuşlandırılmış seyyar jandarma bölüğünün so­rumluluğunda ufak bir hücreye kapatıldı!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz