Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 18.45)

D

“Yaldızlı salonlarda bile hüzün vardır!”

TÜRKİYE-Urfa, Saat 18.45

       “Biraz daha almak istemez misin Doğan?”
       “Hayır! Yeteri kadar yedim, teşekkür ede­rim… Nefis olmuş.”
       “Yemeği erken yemek istediğini söyleyince acıkmış olabileceğini düşünmüştüm de…”
       Doğan, ellerini yıkamak için geçtiği banyodan ses­lendi:
       “Diyarbakır’dan yola çıkmadan önce bir şeyler atıştırmıştım. Ivır zıvır şeyler… Tok tuttu herhalde!”
       Ayla, tabakları mutfağa bıraktıktan sonra kocasının yanına geldi. Kollarını, arkasından beline dolayarak ona sarıldı.
       “Bana gerçeği söylüyorsun değil mi Doğan?” diye sordu.
       Sesi oldukça tuhaftı. Anlık titremelerle dudakları büzülüyor, gözpınarları, sağanak öncesinde yoğunlaşan yağmur bulutları gibi gözyaşı topluyordu.
       “Bunu da nereden çıkardın?”
       “Nereden mi? Bu sabah, taze ekmek almak için kantine giderken Adnan Bey’e rastladım. Görevden yeni dönüyordu. Neredeyse beni tanımayacaktı. Ben selam verince, o anda fark etti. Arabayı durdurdu. Biraz ko­nuştuk; senin, ‘Halfeti taraflarına gittiğini, bugün yarın dönmen gerektiğini,’ söyledi. Sense…”
       Doğan, bir an için ne söyleyeceğini bilemedi. Adnan’ı yalanlaması gereksizdi. Çünkü doğru söy­lemişti. Başka bir çıkış yolu araması da boşuna olacaktı.
       İçinden, “Kahretsin!” diye söylendi.
       Böyle durumlardan nefret ediyordu. Eğer, Di­yarbakır yerine Halfeti demiş olsaydı, böyle bir sorun yaşanmayacak, ama bu kez, art arda sorulması muh­temel birçok soruya yanıt aramak zorunda kalacaktı.
       Geri döndü, eşinin ıslak yüzünü avuçlarının içine aldı. Ayla, konuşmasını sürdürüyordu:
       “‘Diyarbakır’dan geliyorum,’ diyorsun. Bunların hangisi doğru bilemiyorum. Bildiğim tek şey, senin için çok endişelendiğim. Bir gün, bir daha geri dönmeyeceğin haberini alırsam… Sensiz yaşayamam biliyorsun! Ben, ben çok korkuyorum, Doğan! Bu duygu, yüreğimde çö­reklenmiş bir… bir yılan gibi beni boğuyor! Seni günler boyu pencerelerde beklemek; kapının, telefonun her ça­lışında yerimden fırlamak… Kolay mı sa­nıyorsun?
       Sana söz verdiğimi biliyorsun; bugüne kadar işinle ilgili bir şey sormadım, sormam da… Ama nereye git­tiğini ve ne zaman döneceğini bilememek beni kah­rediyor… Ben senin karınım, Doğan! Ve buna ne kadar dayanacağımı bilmiyorum…”
       Genç adam, o anda hareketlerini kontrol altına al­makta başarılı olduysa da, gözlerinden süzülen birkaç damla yaşa engel olamadı. Ayla’nın gözlerine baktı. Sudan yeni çıkmış iki inci tanesi gibi ışıl ışıl parlıyordu. Gözbebeklerinde kendini gördü.
       “Canım benim… Sen merak etme!” diyerek ona sa­rıldı. “Söz veriyorum… Olanak bulduğum sürece seni haberdar edeceğim,” dedi.
       Dokuz yıllık evliydiler. Onun peşinden az mı koş­muş, Cebeci sokaklarında onu az mı takip etmişti. Uzun süre, “Ankara Kızlarına…” şarkısının dizelerini dilinden düşürmemişti. Sonra tanışmışlar, konuşmuşlardı. Sev­mişlerdi birbirlerini. Ayla’ya, gizli serviste çalıştığını söylediği gün, evlenme teklifini de yapmıştı. Onun, “evet” ya da “hayır” demesi, mesleğini de “kabul” ya da “ret” etmek anlamına gelecekti. Ayla, tereddüt et­meksizin “Evet!” demişti.
       Mutlulukları o kadar sağlam temeller üzerine ku­rulmuştu ki, hiçbir olumsuzluğun onu etkilemeyeceğini sanıyorlardı. Ama yıllar geçtikçe, teorik doğrularla pra­tik doğruların her zaman birbirinin aynı olmadığını gör­müşlerdi. Güçlü bir sevginin dışında, onları ayakta tu­tacak bir başka dayanakları yoktu. Ama bir bebek… Bir bebek, belki bu boşluğu kapatabilirdi.
       Ayla, bebek beklediği müjdesini vermenin za­manının geldiğine hükmetti. Kocasına daha bir sıkı sa­rıldı.
       Telefon çaldığında, hâlâ sarılmış durumdaydılar. Böyle duygulu bir anın kesilmesinden canı sıkılan Doğan, salona doğru ilerlerken yeniden,
       “Merak etme… Dikkatli olurum,” demek gereğini duydu.
       Arayan Adnan’dı. Sesi, yorgunluğun son sınırında gezindiğini açıkça belli ediyordu.
       “Doğan Bey, kusura bakma rahatsız ettim,” dedi. “Elimde, hazırlanacak birkaç önemli mesaj var. Beş Nu­mara, ‘Bu akşam mutlaka çekilsin!’ demiş. Bir türlü toparlayamıyorum. Kafa kalmadı ki… Telsizci de başımda kazık oldu, ‘Hadi… Hadi!’ diye… Eğer işin yoksa yarım saatliğine gelsen diyordum. Birlikte çabucak hal­lederiz.”
       Doğan, bir an için karısına baktı. Bakışlarındaki yumuşak ifadeden cesaret alarak,
       “Tamam, tamam… Birazdan orada olurum,” diye yanıt verdi.
       Üç saat sonra geri döndüğünde, gece yarısına yirmi dakika vardı. Ayla, televizyon seyrederken uyu­yakalmıştı. Geldiğini duyduğunda hemen ayaklandı. Birlikte yatak odasına doğru yürüdüler…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz