Yaşama Hırsı

Y

“Geride kalan şu: Yaşadılar ve oynadılar.
Zarlar aşınmış, silinmişti boyaları. Gene de hepten kaybetmediler oyunu.”

       Irmak yatağında sendeleye sendeleye ilerliyorlardı, acı içindeydiler; önde giden, çakılların üzerinde kaydı, düşeyazdı. Yorgun ve güçsüzdüler; yüzlerinde günlerdir göğüs gerdikleri zorlukların getirdiği sabır ve katılık okunuyordu. Omuzlarına asılı battaniyelerin ağırlığı dayanılmaz geliyordu artık. Battaniyeleri tutan kayışlardan biri alınlarından geçiyor, başları ağırlığı omuzlarla paylaşıyordu. İkisinde de tüfek vardı. İnişli çıkışlı, basamak basamaktı yürüdükleri yer; omuzları düşük, başları öne uzanık, gözleri yerde yürüyorlardı.
       “O gömdüğümüz kurşunlardan iki tanesi yanımızda olsaydı keşke!” dedi ikinci adam.
       Sesi isteksizdi; bir şeyi anlatmak için değil, içinden gelerek değil, öylesine konuşmuştu. Küçük kayalara çarptıkça köpüklenen bulanık ırmakta düşe kalka ilerleyen birinci adam, yanıt vermek için ağzını bile açmaya kalkışmadı.
       Diğeri, ayağını, birincinin ayağını kaldırdığı yere basıyordu. Su buz gibiydi; hem öylesine soğuktu ki, bilekleri ağrıyordu, ayakları duyarlılığını yitirmişti; ama yine de çıkarmamışlardı ayakkabılarını. Su, kimi yerde dizlerine kadar yükseliyordu. Böyle yerlerde yürüyemiyor, sadece ayaklarını sürüyorlardı.
       Arkadaki adam, düz bir kayanın üzerinde kaydı, az daha düşecekti. Büyük bir çabayla dengesini buldu, aynı zamanda acıyla inledi. Bayılacakmış gibiydi; başı dönüyordu. Boşta kalan elini havaya kaldırdı. Havada dayanacak bulut arıyordu sanki; bir yandan da ileri geri sallanıyor, yıkılmamak için var gücünü kullanıyordu. Sonunda düz durmayı başardı, ama ardından yine kaydı, düşer gibi oldu. Nihayet kımıldamadan durabildi ve diğer adama baktı; adam bir kez olsun çevirmemişti başını.
       İkinci adam, uzun bir süre ayakta dikildi kımıldamadan; ne yapacağını kestirmeye çalışıyormuş gibi davranıyordu. Sonra seslendi:
       “Baksana Bill, bileğim burkuldu!”
       Bill, bulanık suyun içinde ayaklarını sürümeye devam etti. Başını bile oynatmadı. Adam, Bill’in gidişini izledi; yüzü her zamanki gibi anlamsızdı, ama gözlerinde yaralı bir geyiğin bakışı vardı.
       Diğeri, sendeleye topallaya önündeki bayıra tırmandı ve hiç arkasına bakmadan yoluna devam etti. Irmaktaki adam gözlerini ayırmadı ondan. Dudakları titriyordu; kahverengi bıyıklarının oynamasından açıkça belliydi bu. Dilini çıkardı, dudaklarını ıslattı.
       “Bill!” diye seslendi.
       Çaresiz kalmış güçlü bir adamın yakarış dolu seslenmesiydi bu, ama Bill’in başı dönmedi ondan yana. Adam, Bill’in eğile büküle, topallayarak ilerleyişini, alçak bir tepenin ufkuna doğru gözden kayboluşunu izledi. Sonra gözlerini çevirdi ve az önce Bill’le paylaştığı, ama şimdi sadece kendisine kalan bu çorak tepeleri seyre koyuldu.
       Ufuk çizgisinin orada, güneş donuk ışıltılarla parlıyordu. Biçimsiz bulutlar ve yoğun bir sis tabakası engel oluyordu ışınlara. Sanki güneş, sınırsız, başı sonu olmayan, bir yığın dokunulmaz, erişilmez bir kor gibi duruyordu. Adam saatini çıkardı; ağırlığını diğer ayağına geçirdi. Saat dörttü ve aylardan ya Temmuz sonu, ya da Ağustos başı olduğuna göre, güneş kuzeybatıyı gösteriyor olmalıydı. Ayları saptamada bir iki haftalık bir yanılma payı mutlaka bırakırdı. Güneye doğru baktı; bu çıplak tepelerin ardında Great Bear Gölü vardı, biliyordu. Kutup dairesinin, tam o yönde Canadian Barents’i kestiğini de biliyordu. Üzerinde dikildiği bu ırmak, Coppermine Nehri’ne dökülüyor, nehir ise kuzey yönde akarak, Coronation Körfezi ile Kuzey Buz Denizi’ne boşalıyordu. Oralara hiç gitmemişti, ama eline geçirdiği Hudson’s Bay Şirketi’nin haritasında görmüştü nehrin buraya boşaldığını.
       Çevresine göz gezdirdi. Gördüğü, hiç de yüreklendirici bir görünüm değildi. Dört bir tarafı alçak ufuk çizgisiyle çevriliydi. Ne ağaç vardı, ne çalı, ne de ot. Bu sonsuz ve korkunç boşluk, ansızın ürküttü onu.
       “Bill!” diye fısıldadı bir kez daha; “Bill!”
       Çömeldi, bulanık sulara gömdü gövdesini, saklanmak ister gibi. Bu uçsuz bucaksız dünya, bu sonsuz boşluk, büyük bir güçle itiyordu onu başından aşağı. Yenilmez, karşı durulmaz bir güçtü bu; ürkünçtü, dayanılmazdı. Sara nöbetine tutulmuş gibi titremeye, sarsılmaya başladı. Tüfeği elinden düştü, sulara gömüldü. Bu, onu diriltmeye yetti; korkuyu yendi, birden toparlandı, tüfeği çekti aldı suyun içinden. Yükünü, ağrıyan bacağı az da olsa serbest kalsın diye sol omzuna doğru kaydırdı. Sonra başladı yürümeye, sakına çekine, sancı ile kıvranarak, yavaş yavaş ilerledi, ırmağın karşı kıyısına geçti.
       Durmuyordu. Ayağının ağrısına aldırmadan, deliliğe yakın bir umutsuzlukla, ardında yoldaşının kaybolduğu tepenin doruğuna doğru sık adımlarla hızlı hızlı yürümeye başladı. Yürüyüşü, topallayarak ilerleyen yoldaşınınkinden çok daha garip, çok daha gülünçtü. Ama doruğa vardığında, bomboş bir vadiden başka şey görmedi; tek canlı yoktu. Korkuyla ürperdi birden, ama uzun sürmedi. Hemen kendini toparladı, yükünü daha sola kaydırdı ve bayırı inmeye başladı.
       Vadi, süngere benzeyen yosunların emdiği sularla ıslaktı. Attığı her adımda, ayaklarının altından sular fışkırıyor ve ıslak yosunların isteksizce bıraktığı ayak izleri, her dikilişte tuhaf bir emme sesi çıkarıyordu. Taştan taşa atlayarak yürüyordu şimdi; diğer adamın izlerini kolluyor, yosun denizinin ortasına adacıklar gibi serpilmiş kaya parçalarına basıyordu.
       Tek başınaydı, ama kaybolmuş değildi. Az sonra, küçük bir gölü çevreleyen bodur ağaçlara, ora halkının ‘Titohinnichilie’ diye adlandırdığı ‘küçük çubuklar ülkesi’ne varacağını biliyordu. Göle, suları bulanık olmayan ufak bir dere dökülürdü. Çevresinde ağaç yoktu, ama dere taze sularla doluydu. İşte o derede, ikiye ayrıldığı çatala gelinceye kadar ilerleyecekti. Çatalı geçecek ve batıya doğru akan ikinci bir dere yatağına gelene kadar yürüyecekti. Bu dere Dease Nehri’ne kadar akardı. İşte orada, ters çevrilmiş bir sandalın altında, üstü kayalarla örtülü bir kovuk bulacaktı. Bu kovukta tüfeğine kurşun, olta, küçük bir balık ağı, yani yiyecek temini için gerekli araçların tümü vardı. Hatta orada, çok olmasa bile, biraz un, bir parça domuz pastırması ve biraz fasulye de bulacaktı.
       Bill onu orada bekliyor olmalıydı. Dease Nehri boyunca güneye doğru gideceklerdi. Önce kayalıklara ve sonra Great Bear Gölü’ne varacaklardı. Gölü kayıkla geçecekler, güneye, hep güneye, Mackenzie’ye ulaşıncaya kadar güneye gideceklerdi. Soğuk ve kış hızla onları kovalar ve kar daha yere düşmeden buz olurken, onlar güneye, hep güneye gidecekler, günlerin uzun ve cömert, yiyeceğin bitip tükenmediği ülkeye varacaklardı.
       Adam güçlükle ilerlerken bunları düşünüyordu. Gövdesi zoraki hareket eder, ilerlemeye çabalarken, düşünceleri de güçlükle ayıklanıyor, Bill’in onu terk etmediğine, kendisini kovukta mutlaka bekleyeceğine inanmaya çabalıyordu. Bu şekilde düşünmekten de başka çaresi yoktu; yoksa ilerlemesine, yürümeye çabalamasına gerek kalmayacak, oralarda bir yere uzanıp ölümü bekleyecekti. Güneş kuzeybatıda yavaş yavaş batarken, Bill’le birlikte kışa yakalanmadan nasıl güneye varacaklarını düşledi. Kovuktaki yiyecekleri, Hudson’s Bay Şirketi’ndeki yiyecekleri birer birer, tekrar tekrar aklından geçirdi. İki gündür ağzına lokma koymamıştı ve sanki aylardır istediği, özlediği yiyecekleri yiyemiyordu. Sık sık duruyor, böğürtlen topluyor, onları ağzına atıyor, çiğneyip yutuyordu. Böğürtlen, bir parça suyun içine sıkışmış küçücük çekirdeklerden başka bir şey değildi. Ağızda suyu erir gider ve acı çekirdekleri zar zor çiğnenirdi. Adam, böğürtlenlerin besin değeri olmadığını biliyordu, ama yine de sabırla, bilgisinden ve deneyimlerinden ağır basan bir umutla onları çiğniyordu.
       Saat dokuzda, ayak başparmağını sert bir kayaya çarptı, bitkin ve güçsüz olduğundan sendeleyerek düştü. Bir süre kımıldamadan yattı öylece. Sonra, arkasındaki yükü tutan kayışları gevşetti, bıraktı yükü ve beceriksiz hareketlerle oturma durumuna geçti. Hava kararmamıştı henüz ve loş bir ikindi ışığında kuru yosun parçaları bulmak için çevresindeki kayaların aralıklarında dolaştırdı ellerini. Bir küme yosun topladı, cansız ve isli bir ateş yaktı ve bir teneke maşrapayla su koydu üstüne; kaynamasını bekleyecekti.
       Yükünü açtı, ilk işi kalan kibritlerini saymak oldu. Tam altmış yedi kibrit çöpü vardı. Yanılmış olmamak için tam üç kez saydı kibritleri teker teker. Kibritleri birkaç parçaya ayırdı, her kümeyi ayrı ayrı yağlı kâğıtlara sardı; bir kümeyi boş tütün tabakasına, birini şapkasının şeridine, üçüncüsünü de gömleğinin içine koydu. Hepsini yerleştirdikten sonra bir korkuya kapıldı; üç paketi de açarak yeni baştan saydı kibritlerini; yine altmış yedi çıktı, rahatladı.
       Islak çoraplarını ateşte kuruttu. Çarıkları tamamen ıslanmıştı; yün çorapları her tarafından patlamıştı; ayakları ise sıyrık ve kan içindeydi. Bileği zonkluyordu. Şöyle bir yokladı eliyle; dizi kalınlığında şişmişti. Battaniyelerinin birinden uzun bir şerit yırttı, sıkıca sardı bileğini. Ardından birkaç şerit daha yırttı, bunları da çorap ve ayakkabı niyetine ayağına sardı. Sonra, buharlaşmaya başlayan suyu içti, saatini kurdu, battaniyelerin arasına gömüldü.
       Ölü gibi uyudu. Kısa süren gece yarısı karanlığı geldi geçti. Güneş kuzeydoğudan yükseldi; daha doğrusu gün o yönden ağardı. Saat altıda uyandı; sırtüstü yattı bir süre. Tam yukarıya, bulutlarla kaplı gökyüzüne baktı. Karnının aç olduğunu hatırladı. Dirseğine yaslanarak yan dönerken, bir homurtuyla irkildi; bir erkek geyik meraklı gözlerle kendisine bakıyordu. Tetikte duran hayvan, ancak elli ayak kadar ötedeydi. Adamın ağzı, hemen bir geyik pirzolasının ateş üzerinde cızırdayan sesi ve kokusuyla sulandı. Ne yaptığını bilmez bir halde boş tüfeğini kavradı; sözde içinde mermi varmış gibi doldurma hareketi yaparak tetiği çekti. Geyik bir kez daha homurdandı ve baldırlarını sallaya sallaya uzaklaştı.
       Adam bir küfür savurdu ve boş tüfeği elinden fırlatıp attı. Ayağa kalkmaya davrandı, ama büyük bir acıyla yine olduğu yere yığıldı. Ha deyince olacak iş değildi bu ayağa kalkmak. Eklemleri, paslı menteşe gibiydi. Menteşeler yuvalarında zorlukla hareket ediyorlar, sürtünüyorlardı. Hareket etmek için iradeyi zorlamak gerekiyordu. Sonunda ayağa kalkabildi; bu kez de bir iki dakika ayakta kalabilmek için uğraştı.
      Küçük bir tümseğe tırmandı ve çevresine göz gezdirdi. Ne bir ağaç vardı, ne de bir çatı. Sadece, orada burada serpilmiş boz kayalar, boz gölcükler ve boz dereciklerle bölünmüş boz bir yosun denizinden başka bir şey yoktu. Gökyüzü bile boz renkteydi. Ne güneş, ne de güneşten bir eser yoktu. Hangi yönün kuzey olduğunu kestiremiyordu ve önceki gece bu noktaya hangi yönden geldiğini unutmuştu. Ama kaybolmuş değildi. Bunu biliyordu. Az sonra küçük çubuklar ülkesine varacaktı. Orasının uzakta olmadığını, sola doğru, çok yakında, belki de şu karşıdaki alçak tepenin ardında olduğunu hissediyordu.
       Döndü eşyalarını topladı. Oturup saymadı, ama üç ayrı kibrit paketinin yerli yerinde durup durmadığını yokladı. Sıra geyik derisi heybeye gelince duraladı. Pek büyük sayılmazdı heybe; iki avucunun içine sığacak kadardı. Ancak, on beş libre tutan diğer eşyaları kadar ağırlık çektiğini de biliyordu. Onu düşündüren de zaten buydu. Sonunda heybeyi bir kenara bırakarak kalan yükü bağlamaya koyuldu. Bir ara heybeye bakmak için durdu. Sanki biri onu çalmaya hazırlanıyormuş gibi, meydan okuyan bir bakışla ansızın atıldı, heybeyi aldı. Ayağa kalkıp da güneye doğru yürümeye başladığında, heybe de sırtındaki dengin içindeydi.
       Arada bir böğürtlenleri yemek için duraklayarak sola doğru yürümeye koyuldu. Bileği kasılmış, topallaması artmıştı ama bunun acısı midesinin kazınması yanında devede kulak kalıyordu. Açlığın pençeleri keskindi. Açlık, öylesine kemirmeye başlamıştı midesini. Küçük çubuklar ülkesine varmak için yürümekte olduğunu düşünemez hale geldi. Böğürtlenler işe yaramak bir yana, dilini ve damağını yakıyorlardı.
       Bir vadiye vardı; su ve yosunlarla kaplı kayalıklardan havalanan birkaç keklik uçuyordu alçaktan. “Ker-ker-ker” diye bağırıyordu bu kuşlar. Taş attı kuşlara ama boşa gitti. Yükünü yere bıraktı ve bir kedinin kırlangıca saldırdığı gibi koşmaya başladı kuşların peşinden. Sivri kayalar pantolonunu deliyor, dizleri değdiği yerde kan izi bırakıyordu, ama bu acı, açlığın verdiği acı yanında hiç kalıyordu. Giysilerinin ıslaklığına ve vücudunun titremesine aldırmadan ıslak yosunların arasına yattı; ne ıslaklığın, ne de üşüdüğünün farkında değildi; varsa yoksa bir lokma yiyeceğe takılmıştı aklı. Kuşların biri uçuyor, biri konuyor, onunla alay edercesine “Ker-ker-ker” diye bağırıyorlardı. Bir küfür savurdu kuşlara, “Ker-ker-ker” diye bir de alay etti onlarla.
       Bir keresinde, kayalara tırmanırken, kımıltısız yatan bir kuşa rastladı; kayaların arasında kalan yuvasından yüzüne doğru fırladığı ana kadar görmemişti kuşu. Adamın kuşa çarpmasıyla, kuşun da havalanması bir olmuştu. Aynı hızla, vahşi bir yaratık gibi atıldı kuşun ardından, ama elinde ancak üç tüy parçası kaldı. Arkasından uçuşunu seyrederken, sanki ona çok büyük bir kötülük yapmış gibi hayvandan özür diledi. Sonra geri döndü, yükünü omuzladı.
       Gün ilerledikçe, hayvanların daha bol olduğu ovalardan geçiyordu. Yirmi kadar geyik, insanı çıldırtırcasına, bir tüfek atımı uzaklıktan geçtiler. Arkalarından koşmak için çılgın bir istek duydu, koşabilseydi onları mutlaka geçerdi. Ağzında bir kuş taşıyan bir tilki adama doğru geldi. Adam haykırdı. Korkunç bir çığlıktı bu, ama korkuyla kaçan hayvan avını ağzından düşürmedi.
       İkindiye doğru, süt gibi kireçli bir dere boyunca yürüdü. Derenin kenarları sazlıktı. Bu uzun yeşil otların diplerine yapıştı; bir çivi kalınlığındaki köklerini söktü çıkardı topraktan. Kökler körpeydi; dişlerini çok leziz bir meyve yiyormuşçasına geçirdi beyaz köklere. Ancak lifler sertti. Otlar da, böğürtlenler gibi suyun içine yerleşmiş liflerden oluşuyordu; besin değeri yoktu. Sırtındaki yükü fırlattı attı, elleri ve dizlerinin üzerinde emekleyerek sazlığa gömüldü; vahşi bir hayvan gibi otları çiğnemeye koyuldu.
       Bitkindi, sık sık dinlenmeyi, uzanıp uyumayı arzuluyordu, ama küçük çubuklar ülkesine varmak istediğinden çok, açlığın verdiği bir hırsla yoluna devam ediyordu. Küçük su birikintilerinde kurbağa aradı. Toprağı tırnaklarıyla eşeleyerek solucan aradı. Ne kurbağa yaşardı kuzeyde, ne de solucan; bunu biliyordu, ama yine de aradı.
       Her su birikintisi boş yere araştırdı. İkindi vakti, böyle birikintilerin birinde, tek bir tane, ama ufacık bir balık buldu. Omzuna kadar daldırdı kolunu suya, ama kaçırdı balığı. İki eliyle birden uzandı balığa bu kez; suyun dibindeki çamuru karıştırıp suyu bulandırmaktan başka işe yaramadı çabası. Telaşından suyun içine düştü, beline dek ıslandı. Su şimdi daha da bulanmıştı; balığı görmesi olanaksızdı; durulana kadar beklemek zorundaydı.
       Kovalamaca, su tekrar bulanana kadar sürdü yeniden. Ancak bu kez bekleyemedi suyun durulmasını. Kovasını çıkararak suyu boşaltmaya koyuldu. Önceleri heyecanlıydı, tam boşaltmadan daldırıyordu kovasını suya. Üstünü başını ıslatıyordu. Suyu öylesine yakına boşaltıyordu ki, su yine gerisin geri çukura akıyordu. Sonra, yüreği kaburgalarına değecek gibi çarptığı halde, sakin olmaya çalışarak daha dikkatli, daha yavaş boşaltmaya başladı suyu. Yarım saat içinde çukur hemen hemen boşalmıştı. Bir fincan su ya vardı, ya yoktu; ama balık da görünürlerde yoktu. Taş parçaları arasından yolunu bulmuş, bitişikteki daha büyük bir su birikintisine kaçmıştı. Bu suyu, bir gün bir gece çalışsa da boşaltamayacağını anladı. Böyle bir kanalın varlığını bilseydi, tıkardı deliği, balık da onun olurdu.
       Bu düşüncelerle döndü, ıslak toprağın ortasına oturdu. Önceleri hafif hafif, kendi kendine, sonra da yüksek sesle, onu çevreleyen insafsız ıssızlığa karşı ağlamaya başladı. Birkaç saat, kuru hıçkırıklarla, için için sürdü ağlaması.
       Ateş yakıp, sıcak su içerek ısındı ve bir gece önce yaptığı gibi, yatağını kayaların üzerine yaydı. Bu işleri bitirdikten sonra, kibritlerinin kuru olup olmadığına baktı. Saatini kurdu. Battaniyeler ıslaktı, yapış yapış olmuşlardı; ayak bileği sancıyordu. Ama o sadece açlığının farkındaydı ve kâbuslarla dolu uykusunda, akla hayale gelebilecek en güzel yemeklerle süslü masalar, birbiri ardına ziyafetler düşledi.
       Kalktığında titriyordu. Kemikleri sızım sızım sızlıyordu. Güneş yoktu; toprak ve gökyüzü, daha koyu, daha iç karartıcı boz bir renkteydi şimdi. Soğuk bir rüzgâr esiyor ve ilk kar karşı tepeleri beyazlatıyordu. Ateş yakıp suyu kaynatırken, hava daha da ağırlaştı, bembeyaz kesildi. Sulu, yağmurla karışık, iri tanecikler halinde kar düşüyordu şimdi. Önceleri yere değer değmez eriyordu karlar, ama sonraları toprağı örttü, ateşini söndürdü, yedek kuru yosunlarını işe yaramaz hale getirdi.

(Yazan: Jack London-Çeviren:Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi