Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Suruç, Saat 01.25)
Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Suruç, Saat 01.25)

Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Suruç, Saat 01.25)

“Dünyada zorla ve zorbalıkla başlatılan her hareketin bir sonu vardır!” 

TÜRKİYE-Suruç, Saat 01.25 

       Binbaşı, üstüne başına çekidüzen verdikten sonra, kapatıldığı hücrenin küçük penceresinden içeriye sızan ışığın titrek aydınlığında çevresine bakındı. Işık, bu­lunduğu barakanın köşesinden sarkıtılmış bir elektrik ampulünden yayılıyordu. Zemin, tahta kaplamaydı. Üzerinde yürüdükçe kalın bir sesle gıcırdıyordu. Kapı ve ara bölmeler, üzerine kabaca boya sürülmüş sun­tadan yapılmıştı. Pencerede, demir parmaklık yerine kafes telinden bir çerçeve bulunuyordu. Dört met­rekarelik odada, ne oturabileceği bir iskemle ne de uzanıp yatabileceği portatif bir karyola vardı.
       Bir süre bıyıklarıyla oynadı. Sonra, yere oturarak, daha dün sabah tıraş olmasına rağmen yeniden çıkmaya başlayan sert sakallarını kaşımaya başladı.
       Önce, anadan doğma soyunmasını istemişlerdi. Vücudunu inceledikten, özellikle ayaklarının şiş olup olmadığına, bedeninde veya bacaklarında yara, bere, tırmık izinin bulunup bulunmadığına bakmışlardı. Sonra, elbiseleriyle ayakkabılarını kontrol etmişler, ar­dından giyinmesine izin vermişlerdi.
       Böyle kontrollerin yapılmasının gerekli olduğunu biliyordu. Elbise ve ayakkabılarının yeni veya yıpranmış olması, görünümünün lekeli, tozlu, ıslak, çamurlu… ve­saire olup olmadığı çok önemliydi. Hattâ ayakkabının tabanına yapışmış olan toprağın organik yapısı bile, o şahsın sınırı hangi şartlarda ve hangi bölgeden geçtiğine dair ipuçlarını verir, dolayısıyla anlatacağı hikâyeyle il­gili çelişkilerin tespit edilmesine olanak sağlardı.
       Bütün şahsi eşyaları alınmıştı. Nüfus kâğıdı, askeri kimliği, kol saati, içinde bir miktar parasının bulunduğu baba yadigârı cüzdanı, sigara paketi ile çakmağı, kemeri, ayakkabı bağları, tabancası –onu, yakalandığı sırada kendisi teslim etmişti– her şeyini, ama her şeyini al­mışlardı.
       Şöyle bir gerindi. Kuru tahta üzerinde oturmak iyi gelmemişti. Hem uykusu gelmiş, hem de bacakları uyuşmuştu. En önemlisi, vücudu soğursa hareket ka­biliyetini de kaybederdi. Hareket etmeli, uykunun esiri olmamalıydı. Kollarını, bacaklarını oynatarak kısa adım­larla yürümeye başladı. Barakanın döşemesi üzerinde bir çift asker postalının çıkardığı sesi duyuncaya kadar da yürüyüşüne devam etti.
       Kapı açıldığında, bir jandarma eri, alüminyum bir bardakla birlikte, içi yeni demlenmiş çayla dolu ufak bir demlik uzattı. Yanında üç tane de kesmeşeker vardı.
       Binbaşı, memnuniyetini gizlemedi. Gülümsedi… Teşekkür etti. Demek ki, kendisine önemli bir misafiri ağırlar gibi davranacaklardı. Planının bundan sonraki safhalarını uygulamaya koyması, bu durumda o kadar da zor olmayacaktı.
       Sıcak çayı, hızlı yudumlarla içip bitirdi. Üstünü başını yeniden düzeltti. Dün sabahtan beri üzerinden çıkarmadığı gömleğiyle pantolonu iyice kırışmıştı. Düzeltmeye çalıştı, başarılı olamayınca vazgeçti. Sigara yakmak istedi. Sigarasını aldıklarını anımsadığında, canı oldukça sıkıldı. Bu nedenle yürüyüşüne devam etmek istemedi.
       Kapı ikinci kez açıldığında, yine yerde oturuyordu. Bu kez gelen, kendisini teslim alan şişman astsubaydı. Kalın kaşları, yorgun bakışlı gözlerini neredeyse örtmek üzereydi. Sınır görevinin yıpratıcı özelliği, henüz genç yaşlarda onun da belini bükmüştü.
       “Kalkın ve beni takip edin,” dedi.
       Binbaşı, kullanılan kelimelerden ziyade, onların söyleniş tarzına dikkat etti.
       “Zaten ne bekliyordun ki?” diye söylendi. “Ülkesinden kaçmış bir subay, bir vatan haini, her­halde bir Türk’ün iltifatlarına mazhar olacak değildi ya!”
       Sakin bir tavırla, ellerini vücudunun her iki yanına sarkıtmış bir halde, yanındakilerle birlikte yürüdü. Ha­reketleri ve yüzünün hatları yumuşaktı. Hatta bir ara, geride kollama görevini yapan onbaşıya bile gülümsedi. Onbaşı karşılık vermedi.
       Barakadan çıkıp, önce ufak bir meydandan geçtiler. Ortalıkta bir iki nöbetçiden başka kimse görünmüyordu. Az sonra, herhangi bir ateşli saldırıya karşı, her iki cep­hesinde adam boyu kum torbalarının yığılı bulunduğu bir başka barakaya girdiler. Koridor boyunca ilerlediler. Astsubay, dipteki bir kapıyı açtıktan sonra içeri girdi ve selam verdi.
       “Getirdim komutanım!” dedikten sonra da, kenara çekilerek beklemeye başladı.
       Üzeri bir sürü dosya, kitap ve kâğıtlarla dolu, da­ğınık görünümlü bir masanın gerisinde, uzun boylu, keskin bakışlı, sarışın kıvırcık saçlı bir üsteğmen oturuyordu. Sol elinin başparmağını palaskasının içine sokmuştu.
       “Oturun!” diyerek, odada bulunan diğer iskemleyi gösterdi.
       Binbaşı, teşekkür ettikten sonra söyleneni yerine getirdi.
       Üsteğmen;
       “Suriye ordusuna mensup bir subay olduğunuzu söylemişsiniz, değil mi?” diye sordu.
       “Evet!”
       “Bana soyadınızı, adınızı, rütbenizi, tam olarak görevinizi ve birliğinizi söyler misiniz?”
       Üsteğmen, bir taraftan önündeki dosyadan çı­kardığı matbu bir kâğıdı doldurmaya hazırlanıyor, bir taraftan da gözlerini adama dikmiş, vereceği yanıtları merak ve dikkatle bekliyordu.
       Binbaşı;
       “Soyadım Vahap… Adım Abdullah!” diyerek söze başladı. “Suriye Hava Savunma Komutanlığı’na mensup bir subayım. Rütbem binbaşı… Rakka askeri ha­vaalanında, yer personeli eğitim planlaması kısım ko­mutanıyım…”
       “Türkiye-Suriye sınırını, bu gece yarısı saat 00.30 sularında, tek başınıza geçtiniz, öyle mi?”
       “Evet!”
       “Rakka’dan mı geliyorsunuz?”
       “Hayır, Halep’ten… Orada oturuyorum!”
       “Halep’te mi doğdunuz?”
       “Evet!”
       “Doğum tarihiniz?”
       “1941… 16 Mart 1941.”
       “Peki, Türkçeyi nerede ve nasıl öğrendiniz?”
       “Doğuştan! Sizlerin bilmesi gerekir… Orada her­kes Türkçe konuşur ve anlar. Halep’teki Türk kanı, Arap kanından daha az değildir!”
       Üsteğmen, aslında onurunu okşaması gereken bu sözler karşısında en ufak bir tepki dahi göstermemiş, hatta biraz sertleşmişti.
       “Neden ülkenizden kaçtınız?” diyerek sorguya devam etti.
       Bu soru, dikkatle yanıtlanması gereken çok hassas bir soruydu. Binbaşı, işte bu sorunun sorulmasını bek­liyordu. Vereceği yanıtla en ilgisiz, en basit bilgileri ak­tarmalı, bu suretle sorguyu yapan şahsı değişik konulara yönlendirme çabası içerisinde gerçek amacını saklayan biri gibi davranmalıydı. Yani, oyun içinde oyun oy­namalıydı. Rol yapması gerekmiyordu. Zaten, kendisinin de yapmak istediği şey buydu!
       “Bıktığımdan!” diyerek söze başladı. “Ülkemdeki insanların yıllardır birbirini öldürmesinden, kardeşin kardeşi boğazlamasından bıktım… Şeyy… BAAS’ın ku­ruluşu hakkında bir fikriniz var mı, komutan?”
       “Hayır, yok!”
       “BAAS; Arap Sosyalist Yeniden Doğuş Partisi’nin kısa adıdır. Partinin ideologu; babası, Birinci Dünya Sa­vaşı sırasında Osmanlı’ya ihanet edenleri yargılayan ‘Aliyye Divanı Harbi’nin mahkûmları arasında bulunan Mişel Eflâk isimli Lübnanlı Katolik bir doktordur. BAAS Partisi, Suriye de dâhil olmak üzere birçok Arap ül­kesinde iktidarı ele geçirmiş ve Sovyet Rusya yanlısı bir politika izlemeye başlamıştır…”
       “Söylediklerinizin sorduğum soruyla ilgili ol­duğunu sanmıyorum Binbaşı! Lütfen, sadece soruma yanıt veriniz? Neden ülkenizden kaçtınız?”
       “Pekâlâ… Partinin, halktan kopmasından sonra gi­derek baskıcı bir politika izlemesinden, farklı görüşleri merkezde buluşturmak yerine Sovyetlere bağımlı hale gelmesinden, sürekli yapılan propaganda ko­nuşmalarından usandığımdan… Rus uzmanların ül­kemde ve komşu ülkelerde yürüttüğü, ekonomik alanla sınırlı kalmayan faaliyetleri, uzun yıllardır süren savaş hali, Lübnan, Filistin ve İsrail olayları beni bunalttı…”
       “Bütün bunların, hemen her ülkede meydana gelen olağan hareketler olduğunu biliyorsunuz herhalde! Ül­kenizi yönetenlerin sorumlu olduğu bu gibi olaylar, neden sizi bu kadar etkiledi?”
       “Bakın komutan; bu yılın 7 Temmuzunda, Suriye Parlamentosu, Müslüman Kardeşler Örgütü’ne üye olan­lara ölüm cezası verileceğini öngören 49 no.lu yasayı kabul etti. Aslında bu sindirme hareketi haziran ayında başlatılmıştı. Önce, aralarında üst düzey subayların da bulunduğu otuz kişi tutuklandı. Bir yüzbaşı ile bir üni­versite profesörü öldürüldü. Sonra, örgüt liderlerinden bazılarını, özellikle de iki askeri sorumluyu, Nabil Hişam Cumbaz ile Ahmet Zeynelâbidin’i öldürdüler. Ardından, Palmira cezaevinden kaçan yüzlerce tutuklu katledildi. Her gün bu böyle devam etti gitti…”
       “Siz bu örgüte üye miydiniz?”
       “Hayır, değildim!”
       “Öyleyse, bu örgüt aleyhine alınan bir karardan dolayı neden rahatsızlık duyuyorsunuz?”
       “Nedenini anlatmamı ister misiniz?”
       “Evet, buyurun!”
       “Bilindiği gibi ‘bölmek ve idare etmek’ prensibiyle yüzyıllarca dünyanın en işe yarar bölgelerini sömüren İngiltere, Arap dünyasında da, basit halk tabakası ile Batı etkisinin yarattığı yeni kesim arasındaki uyuşmazlıktan, yine halkın geleneklerini istismar ederek faydalanma yoluna gitmiş ve Müslüman Kardeşler Örgütü’nün ku­rulmasına yardımcı olmuştur. Bu davranışıyla İngiltere, Batılılaşma ve dolayısıyla kalkınma eğilimi gösteren Or­tadoğu ülkelerinin gelişimini yavaşlatmak ve geleneksel Arap yaşantısının devamını sağlamak istemiştir. İngiltere’nin asıl amacı; Batıya dönük zengin tabaka ile çoğunluğunu fakir halkın oluşturduğu geleneklerine bağlı alt ve orta tabaka arasında uyuşmazlık yaratmak ve yekdiğerine karşı düşmanlık hislerinin kışkırtılmasıyla birlikte, halk kütlelerinin bölünmesini gerçekleştirmekti. Sovyet Rusya, bu bölünmeden gayet güzel ya­rarlanmasını bilmiştir. Benim ülkem de bir Arap ül­kesidir ve…”
       Üsteğmenin kafası iyice karışmıştı. Bu iş uzayacağa benziyordu. Konuyu kısa yoldan kapatmak istedi:
       “Anlattıklarınız, her insanın üzüntü duyabileceği tatsız olaylar Binbaşı!” dedi. “Ama bir asker, hem de sizin gibi ileri konumdaki rütbeli bir asker, böyle şeyler için vatanını terk etmez! O, öncelikle bir askerdir ve verilen emirler doğrultusunda hareket eder. Siyasi kad­roların basiretsiz ve sorumsuz davranışları yüzünden halkının acı çektiği tek ülke sadece sizinki değil!”
       Binbaşı;
       “Sorgu tam istediğim gibi yürüyor,” diye aklından geçirdi.
       Üsteğmenin çok sert ve yaralayıcı sözlerinden an­laşıldığına göre, kaçışıyla ilgili gösterdiği gerekçeler onu pek tatmin etmişe benzemiyordu.
       “Sizi anlıyorum,” diyerek yeniden sözlerine devam etti: “Ancak, ülkesini seven her insan gibi benim de bazı konularda duyarlı olmamdan dolayı beni suç­layamazsınız komutan! Kimse çöplükte, batakta yaşamak istemez! Ne kadar sakınsanız, üzerinize pislik, çamur bulaşır… Silkelenip ondan kurtulmak istersiniz, kurtulamazsınız. Oysaki elinizin altında güzel bir fır­sat vardır… Ve siz, bu fırsatı değerlendirmekle belki de yüzlerce, binlerce masum insanı kurtarmanız mümkün olacaktır. Fakat, altınızdaki zemin kaygandır, bataktır… Çabaladıkça sizi daha derinlere doğru çeker…”
       Üsteğmen, binbaşının konuşmasını bitirmesini sessizce bekliyordu. Gözlerinde oluşan pırıltılar, onun hakkında yeterli kanıya vardığını belli ediyordu. Bu adam, içi faydalı bilgilerle dolu kapalı bir kutuydu ve yetkili uzmanlarca sıkı bir sorgudan geçirilmesi ge­rekliydi.
       Gizli servisin uzman sorgulayıcılarının, onun sa­mimiyet derecesinin tespit edilmesi ve gerçek amacının belirlenmesi konusunda gerekeni yapacaklarından emindi. İşi fazla uzatmaya hiç gerek yoktu.
       “Güzel şeylere kavuşmak, birtakım fedakârlıklar ister Binbaşı,” dedi. “Benim, geleceğinizi tayin etmek için elimde herhangi bir yetki yok. Onun için durumu bir üst komutanlığa bildirecek ve sizi oraya göndereceğim. Şimdilik gidebilirsiniz…”
       Görüşme sona ermişti. Üsteğmen, ayağa kalkarken onu hafif bir baş hareketiyle selamladı. Sonra, kapının yanında sessizce dikilmekte olan astsubaya doğru dö­nerek;
       “Siz diğer formalite bilgilerini alın, evrakları ta­mamlayın! Jeep de bu arada hazırlansın!” dedi.
       Binbaşı Abdullah Vahap’ın yeniden hücreye dönme zamanı gelmişti. Astsubayla birlikte yürüdüler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir