Arılar Kraliçesi
Arılar Kraliçesi

Arılar Kraliçesi

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Vaktiyle bir kralın üç oğlu varmış. Ortanca ile en büyükleri bir hayli yaramazlarmış. Babalarının öğüdünü dinlemeyip, bir gün evlerinden ayrılmışlar; dağı taşı dolaşmışlar. Bin bir gereksiz işlerden sonra evlerine dönmeye de cesaret edememişler.
       Küçük Aptal diye çağırdıkları en küçükleri, ağabeylerini aramaya çıkmış. Bir müddet sonra da bulmuş. Ama onlar, küçük kardeşleri ile alay etmişler. Çünkü o, ağabeylerine eve dönmelerini öğütlüyor ve bu dünyanın sayısız tehlikelerle dolu olduğunu söyleyip duruyormuş.
       Üç kardeş, birlikte yola koyulmuşlar. Biraz sonra bir karınca yuvasına rastlamışlar. Ağabeyleri, bu yuvayı bozmak, hayvancıkların yemlerini sürükleyerek şaşkın şaşkın sağa sola koşuşmalarını görüp eğlenmek istemişler.
       En küçükleri ağabeylerine;
       “Rahat bırakın bu hayvanları, onların yuvalarını bozmanıza müsaade etmeyeceğim,” demiş.
       Daha uzakta, bir göl görmüşler. Gölün üzerinde birkaç ördek yüzüyormuş.
       Ağabeyleri;
       “İki tane ördek yakalayalım. Kızartır yeriz. Bunların kızartması ne de lezzetli olur!” demişler.
       En küçükleri yine razı olmamış;
       “Rahat bırakın hayvanları, onları öldürmenize müsaade etmem,” demiş.
       Biraz daha ileride, bir ağaçta arı yuvası görmüşler. Ağacın gövdesinden bal akıyormuş. Ortanca ile en büyükleri;
       “Ne nefis bal! Kuru yaprak toplayıp yuvanın altında ateş yakalım ve arıları dumanla rahatsız edip kaçıralım. Sonunda bu mis gibi balı alalım,” demişler.
       Ama küçük kardeşleri buna da razı olmamış, ağabeylerine;
       “Rahat bırakın hayvanları, onları dumanla tedirgin etmenize müsaade etmem,” demiş.
       Üç kardeş nihayet bir şatoya varmışlar. Etrafta kimsecikler görülmüyormuş. Biraz ilerlemişler, avluyu geçmişler. Tavlalarda taş gibi katılaşmış atlar görmüşler. Sonunda, şato sahibinin bulunduğu kısma dalmışlar. Salonlar bomboş ve her şeyde sanki bir ölüm sessizliği varmış. En sonunda, bir kapının önüne varmışlar. Bu kapı sıkı sıkıya üç kilitle kapalı imiş. Ama küçük bir delikten bitişik oda görülebiliyormuş.
       Bu odada, bir masanın önünde oturan ak saçlı küçük bir adam görmüşler. Adama seslenmişler. Adam kalkmış, kapıyı açmış ve tek kelime söylemeden önlerinden yürümüş; üç kardeş de onu takip etmişler. Hep birlikte, bir taş masa önünde durmuşlar. Bu masa üzerinde üç sınav yazılı imiş ve bu garip şatoyu büyülü durumdan kurtarmak için, bu üç sınavı başarı ile bitirmek gerekiyormuş.
       Prensesin ormanlara, yosunlar ve çalılıklar arasına saçtığı bin inci tanesini bulup getirmek ilk sınavmış. Şayet bu incileri arayan kimse güneş batıncaya dek hepsini bulup getiremezse, taş gibi katılaşarak bir heykel haline gelecekmiş.
       İlk denemeyi üç kardeşten en büyükleri yapmış. Bütün gün aramış durmuş. Akşam olup güneş batınca, ceketinin cebinde sadece yüz inci tanesi ile dönebilmiş. İlk sınavı başaramayınca da taş kesilmiş.
       Ertesi gün, ortanca kardeş gitmiş incileri aramaya. Ama o da ancak iki yüz inci bulabilmiş. O da taş kesilmiş.
       Sıra en küçüklerine gelmiş. O da incileri aramaya koyulmuş. Bir müddet aradıktan sonra, bakmış ki bütün gayretler boş…
       Devrilmiş bir ağaç gövdesine oturup ağlamaya başlamış. Ama karıncalar kraliçesi orada imiş. Emrindeki bin karıncaya gidip incileri aramalarını emretmiş. Karıncalar gidip aramışlar ve hepsini bularak getirip kraliçelerinin önüne yığmışlar. Karıncalar kraliçesi incileri çocuğa vermiş ve onu korkunç bir tehlikeden kurtarmış.
       İkinci sınav, prensesin odasının anahtarını derin bir gölden bulup çıkarmakmış.
       Delikanlı; “Bunu ben nasıl yaparım?” diye ümitsizce düşünüp duruyormuş. Bu sırada, daha önce kurtardığı ördekler gelip gölün dibine dalmışlar. Biraz sonra, ördeklerden biri kıyıya yaklaşmış; gagası ile sıkıca tuttuğu anahtarı kıyıya bırakmış.
       Son sınav çok güçmüş. Tamamen birbirlerine benzeyen ve uyuyan çok güzel üç prenses arasından, en gencini ve en güzelini seçmek gerekiyormuş. Uyumadan evvel en büyük prenses bir parça şeker yemiş, ortancası bir yudum tatlı şurup içmiş, en küçüğü de bir kaşık bal yemiş.
       Delikanlı, prensesleri sıra ile gözden geçirmiş. Ama yanılmak korkusu ile fikrini söylemeğe bir türlü cesaret edemiyormuş.
       Tam bu sırada, yolda gelirken ateşten kurtardığı arıların kraliçesi uçarak gelmiş ve pencereden içeri girmiş. Prenseslerin etrafında bir süre uçtuktan sonra, gitmiş uyumadan önce bal yiyen prensesin dudaklarına hafifçe konmuş.
       Delikanlı;
       “İşte prenseslerin en genci ve en güzeli bu,” demiş.
       O zaman, şato sihirli uykusundan birdenbire uyanmış, Genç kızlar gözlerini açmışlar, gülümsemişler. Heykeller canlanmış. Korkunç bir şekilde taşlaşıp katılaşan her şey ilk şekline dönmüş.
       Aptal yerine konulan delikanlı, prenseslerin en genç ve en güzeli ile evlenmiş; babası ölünce, tahta o geçmiş ve uzun yıllar ülkesini güzel güzel idare etmiş. Öteki kardeşleri de prensesin kız kardeşleri ile evlenmişler ve mutluluk içinde yaşamışlar… 

(Grimm Kardeşler Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir