Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 03.15)

D

“Şahin kocasa da vermezmiş avını, aslı kurt yavrusu yine kurt olur!” 

TÜRKİYE-Urfa, Saat 03.15 

       Mehmet, jandarma telsizinden umudunu kesmişti. Ayağa kalktı, ışığı söndürdükten sonra pencerenin per­desini araladı. Çok değil, bir iki saat sonra güneş do­ğacak, yeni bir gün, yeni heyecanları ve yeni yor­gunlukları beraberinde getirecekti. Aynı gün içinde hayata yeni gözlerini açacaklar ya da hayattan kopup gidecekler bulunacaktı. Arz üzerinde varoluşundan bu yana insanlığın değişmez kaderiydi bu.
       Dünya, iyilikler ve kötülükler savaşının yaşandığı bir arenaydı sanki! Bu arenada, kötülerin iyilik yaptığına pek tanık olunmasa da, iyilerin kötülüklerini göz­lemleme şansı oldukça fazlaydı. Bu nedenle değil mi ki, dünyada iyi insan sayısının çoğalmasına karşılık, kö­tülükler çok daha fazla artıyordu.
       Zaman geçirmek amacıyla koridor boyunca hem yürümeye, hem de kendi kendine konuşmaya başladı:
       “Doğan Bey’i boşuna uyandırdım… Bana kızmamıştır umarım. Kaç gündür ilk defa kendi yatağında yatıyor adam… Üstelik Adnan ağabeyle gece yarısına kadar çalıştılar. Açlığın susuzluğun, soğuğun sıcağın tesir et­mediği demir gibi bir vücudu var. Yorgunluk nedir bilmiyor. Bir de bana, ‘Önemli bir şey olursa beni kal­dırmaktan çekinme,’ dedi.
       Düşünüyorum da, Ian Fleming’in ünlü roman kah­ramanı James Bond kadar yetenekli ve cana yakın bir insan. Onun gibi, gerektiğinde duygulu, gerektiğinde acımasız davranabiliyor. Şu anda servisin en popüler isimlerinden birisi. Başından geçenleri asla kendisi an­latmaz, ama duyduğumuz kadarıyla hiç de kü­çümsenmeyecek işler başarmış. Yıllardır bir o yana, bir bu yana koşturup durmuş. Ancak, Bond gibi salon adamı falan değil. Giydi mi elbiselerini, düşer yola… Bir ba­karsın asker kıyafetinde, bir bakarsın postacı kılığında… Bazen beyaz önlüklü bir sağlık ocağı doktoru, bazen kara şalvarlı bir maraba… Onu çoğu kez, başında Agal’i ve üstünde bembeyaz Abaya’sıyla, anadan doğma bir Arap insanı gibi kentin sokaklarında dolaşırken gördük. Ne yapar, ne eder kimse bilmez. Zaman zaman Özkan Yüzbaşıyla oturup konuşuyorlar ama onun işi genellikle Beş Numara’yla…
       Birçoklarının yapamadığını tek başına yapmak gibi üstün bir özelliği var. Sakin ve soğukkanlı… Tavırları sade ve muntazam. Kulak, göz ve beyin hafızasını en ileri derecede kullanıyor. Sezileri, duyuları korkunç… Değil mi ki, en gizli haberleri almak başka, bu haberlerin önce kokusunu almak başka…
       Galiba, gerçekle hayal gücü arasında o kadar da fark yok gibi! Teknolojinin egemen olduğu dünyamızda, her taraf gizli ajanlarla dolu olduktan ve on­ların temasa geçtiği örgütler her tarafı örümcek ağı gibi ördükten sonra, bu devirde hiçbir şey garip ve inanılmaz gelmemeli insana…
       Yine de ortada bir gerçek var; bir tarafta, bütün olanakları kullanabilen hayali kahramanlar; beri ta­rafta, olanaksızlıklar içinde aynı savaşı sürdürmeye çalışan gerçek istihbaratçılar… Hani şu, hüviyetlerinin açıklanmasına olanak bulunmayan, ölümün üzerine korkusuzca gitmek için insan kudreti üstünde bir ce­saret ve zekâ sahibi olmalarına rağmen, kazandıkları ba­şarılar nedeniyle hak ettikleri madalyaları asla alamayan, mükâfatlandırıldıkları Resmi Gazete’de yayımlanamayan kişiler! Roman yazarlarının zihinlerinde yaşatılan kah­ramanlarla sanki birer ikiz kardeş gibi… Çift yumurta ikizleri ama! Aralarında, hem hiç fark yok hem de çok fark var! Bence aralarındaki tek fark; gerçeklerinin top­lumun içinde tanınmadan, tam anlamıyla karanlık bir gölge gibi yaşamaya zorunlu olmaları… Oysaki sah­teleri, yani aklın yaratmış olduğu gizli ajanlar öyle değil… Çok meşhurlar, çok seviliyorlar… Hem de tapılırcasına!
       Eee… Hayatın birçok cilvelerinden biri de bu! Öy­lesine hızlı bir hayat yaşanıyor ki, insanı tahrik eden serüven tutkusu, kokusunu da peşinden sürüklüyor. Aynen Doğan Bey’in hayatı gibi…
       Kararlı, zorluklar karşısında bocalamayan, boş sözlere kulak asmayan, üstlendiği görevi hızla yerine getiren, hareketlerine yansıyan uyum bütünlüğüyle, benliğine ve iradesine hâkim olduğunu gösteren müthiş bir adam.
       Ancak, yakından gözlemlediğinizde tezatlarla dolu bir yaşantıyla iç içe yaşadığını anlıyorsunuz. Hoş­nut mu, değil mi, hiç belli değil! ‘Görevimi yapıyorum’ ya da ‘Bana verilen emirleri yerine getiriyorum’ demekle, hoşnut olunmayan bir meslek sürdürülebilir mi? Se­rüven heyecanı duyduğu, mesleğini eğlenceli bulduğu kesin. Kesin ama belayla flört, ölümle dans edilir mi?
       Başarıya susamış biri gibi de görünmüyor; ta­nıdığım kadarıyla, isminin gazetelerde manşet olması –olması mümkün değil ya!– onu hiç mi hiç il­gilendirmiyor. Başından geçenler kaleme alınsa, roman olur, film olur valla!
       Öyle kibirli, kasıntı tiplerden de değil! Köşelere çekilip oturmuyor. Herkesin yardımına koşuyor. Adap­tasyon dönemimde bana az yardımı dokunmadı. Onun en takdir ettiğim tarafı da bu… Zaten bir insan…”
       Mehmet, birden konuşmasını kesip olduğu yerde sessiz kaldı. Alt kat merdivenlerinden biri yukarı tır­manıyordu.
       “Gecenin bu saatinde kim olabilir ki?” diye dü­şündü.
       Pencereden baktı. Nöbetçi er, kulübesinin önünde gidip geliyordu. Kurt köpekleri, birbirlerinden uzak bir aralıkta, beton zemin üzerine uzanmışlardı.
       Sessiz sakin yatışları, ortalıkta olağanüstü bir durum olduğunu göstermiyordu.
       “Ne olur, ne olmaz,” diyerek, eli silahına gitti. Uzun adımlarla merdivenin başına kadar koştu. Köşede, az kalsın biriyle çarpışacaktı.
       Doğan Bey, kıyafetini çekmiş, yola çıkmaya hazır durumdaydı. Gülümsüyordu…
       “Önemli olabilir diye düşündüm. Bir türlü uyku tutmadı, kalktım geldim,” dedi. Elindeki tabancayı gör­mesine rağmen, başka bir şey söylemedi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz