Kesik Dilli Saka Kuşu

K

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Çok eski çağlarda, Kuzey Japon adalarının birinde, Siyume adında genç bir adam varmış. Siyume’nin karısının adı da Yoko imiş.
       Adanın ıssız bir köşesinde, yoksul bir kulübede yaşıyor, karısıyla iyi geçinmeye çalışıyormuş. Daha doğrusu, iyi geçinmeye çalışan sadece Siyume imiş. Çünkü Yoko, dırdırcı, fena kalpli, kıskanç bir kadınmış. Hiç yoktan kavga çıkarır, en ufak bir neden için kocasına çatarmış. Eğer Siyume karısının her sataşmasına karşılık vermeye kalksa, bütün hayatları ağız dalaşı ile geçecekmiş. Ama adamcağız her zaman alttan alır, karısının sebepsiz kızgınlıklarına tatlı sözlerle karşılık verir ve durumu idare edermiş.
       Siyume iyi bir avcıymış. Av mevsimi geldiğinde adadaki ormana gider, ok ve yayı ile kürkü değerli hayvanları avlar ve bunları satarak para kazanırmış. Ancak adada bu tür hayvanlardan az olduğu için işleri pek de yolunda değilmiş. Ancak kıt kanaat geçinebiliyorlarmış.
       Çok iyi kalpli bir insan olduğu için, Siyume yine de kendini mutlu sayıyormuş. Arada sırada oturup “Ah bir çocuğum olsaydı, çok daha mutlu olurdum,” diye düşünürmüş. Yoko ise çocuk sevmezmiş.
       Bir gün evinin önünde oturmuş güneşlenirken, mavi gökyüzünde küçük bir saka kuşunun acı sesler çıkardığını duymuş. Başını havaya kaldırdığında, saka kuşunun neden bağırdığını anlamış. Küçük hayvancık, hayatı tehlikede olduğundan yardım istemekteymiş. Çünkü peşinden, yıldırım hızı ile uçan bir atmaca geliyormuş.
       Siyume hemen ayağa kalkıp bağırmış:
       “Saka kuşu… Saka kuşu… Yanıma gel… Ben seni koruyacağım!”
       Kuş bu sözleri duyunca, anlamış gibi hemen koşup Siyume’nin omzuna konmuş. Adam da yerden aldığı bir taş parçasını atmacaya fırlatarak onu kaçırmış.
       Siyume, kurtardığı küçük kuşu bırakmamış. Hemen alıp eve götürmüş. Biraz ekmek kırıntısı vererek karnını doyurmuş. Parlak tüylerini okşamış. Tutup bir kafese koymuş.
       Küçük saka, Siyume ile dost olmaktan o kadar büyük bir sevinç duymuş ki, hemen şen şakrak bir dille şarkılar söylemeye, onu neşelendirmeye başlamış.
       O günden sonra, saka evde kalmış.
       Sabahları adam, kuşun yemini ve suyunu verdikten sonra kafesin kapısını açar, onu serbest bırakırmış. Küçük kanatlarını çırparak odaları dolaşan, tatlı sesiyle ıslıklar çalan saka, akşama doğru yorulunca kafesine döner, uykuya dalarmış.
       Siyume ile Yoko’nun evinde bir tane tüylü, kocaman bir kedi ile bir de av köpeği varmış. Saka kuşu çok geçmeden bunlarla ahbap olmuş. Öyle ki, eğer başka bir hayvan saka kuşuna bir fenalık yapmak istese, kedi ve köpek hemen küçük dostlarını korurlarmış. Çünkü kedi ve köpek, saka kuşunun hem sesine, hem de renk renk parlak tüylerine hayranmışlar.
       Çevresindeki herkesle dost olmak isteyen küçük saka, bu çabasında başarılı olmuş. Ancak bir kişi ile dost olamamış. Siyume’nin karısı Yoko, o kadar hain ve kıskanç bir kadınmış ki, saka kuşundan nefret ediyormuş. Onun sesini ve tüylerinin güzelliğini kıskanıyor, kuş eve geldiğinden beri, kocasının kendisine eskisinden daha az ilgi gösterdiğini sanıyormuş.
       Yoko’nun bu kıskançlığı günden güne o kadar artmış ki, kötü kalpli kadın küçük kuşa düşman kesilmiş. Bir fırsatını bulup onu öldürmek ya da evden kaçırmak istiyormuş. Ama kocasına bu niyetini belli etmemeye de çok dikkat ediyormuş.
       Bir gün Siyume ava çıkmış. O gün akşama kadar da gelmeyecekmiş. Köpeği yanında götürdüğü için evde yokmuş. Evde, sadece Yoko, küçük saka ve kedi kalmışlar.
       Sabahleyin yemeğini yemiş olan saka, evin bütün odalarını dolaşıp çatı kirişlerine, mutfak raflarına, masa ve iskemlelerin üzerine konup şarkılar söylüyormuş. Tüylü, kocaman kedi de küçük kuşun peşinden dolaşıyor ve söylediği şarkıları dinleyip mırıldanarak ona eşlik ediyormuş.
       Yoko, kedinin bu davranışlarını yanlış yorumlamış. İçinden, “Eğer pis kuşu yakalayıp kediye teslim edersem, hem kedinin karnını doyurmuş, hem de kuşun gürültüsünden kurtulmuş olurum,” diye düşünmüş.
       Usulca sakanın yanına yaklaşmış. Yoko’dan hiçbir fenalık beklemeyen küçük saka kaçmamış. Aksine gidip kadının avucuna konuvermiş. Yoko’nun hain gözlerine bakıp tatlı tatlı şarkılar söylemeye devam etmiş. Kadın da bu sırada kuşu yakalayıp kedinin önüne bırakıvermiş.
       Aklınca, kedinin bir lokmada sakayı yutacağını sanıyormuş. Oysa saka ile kedi dostça birbirlerine bakmışlar. Kedi pembe dilini çıkarıp kuşun parlak tüylerini yalamaya, saka da arkadaşına daha güzel şarkılar söylemeye başlamış.
       Yoko bunu görünce hiddetten kudurmuş.
       Hemen kapının arkasındaki süpürge sopasını kapıp sakanın üstüne atılmış. Sopayı olanca gücü ile kaldırıp küçük kuşun kafasına indirmiş.
       Ancak akıllı kedi, hanımının ne kadar hain olduğunu biliyor ve böyle bir davranışta bulunacağını tahmin ediyormuş. Çevik bir sıçrayışla kendini sopa ile sakanın arasında atmış. Süpürge sopası zavallı kedinin beline inmiş. Eğer kedi dokuz canlı olmasa hemen oracıkta ölüp gidermiş.
       Küçük saka, Yoko’nun bu davranışına bir anlam verememiş. Ama korktuğu için hemen kanatlarını çırparak çatı kirişlerinden birinin üstüne konmuş. Şarkı söylemeyi de kesmiş.
       Yoko, elinden kaçan fırsata üzüldüğü için daha çok hiddetlenmiş. Süpürge sopasını sallayarak sakayı evin içinde kovalamaya başlamış.
       Zavallı şarkıcı kuş, neler olduğunu anlamadan, canını kurtarmak için kaçıyor, arada bir de acı sesler çıkarıyormuş. Kedi, beline inen sopanın acısı geçmediği halde hanımının peşinden koşuyor ve onun sakaya bir kötülük yapmasına engel olmaya çalışıyormuş. Ancak kocaman kadına karşı kedicik hiçbir şey yapamıyormuş.
       Kovalaya kovalaya nihayet sakayı yorgun düşüren Yoko, sonunda küçük kuşu yakalayıvermiş. Başını iki parmağı arasında tutup, eline kocaman keskin bir bıçak almış. Bir vuruşta sakanın o güzel başını kesmek istiyormuş.
       Kedi bu durumu görünce, arka ayakları üzerinde yaylanmış. Ön ayakları ile kilimi tırmalayıp atlamaya hazırlanmış. Tam Yoko’nun bıçağı kuşun boynuna ineceği sırada, sıçrayıp hanımının elini bütün gücüyle ısırmış.
       Yoko can acısı ile bağırmış. Ama yine de bıçağı bırakmamış. Tüm gücüyle sakanın başına indirmiş. Bu sırada başını biraz yana kaçırmış olan saka kellesini kurtarmış, fakat o kadar güzel şarkılar söylemesini sağlayan dilini kurtaramamış. Bıçak, küçük sakanın dilini koparıvermiş.
       Bu sırada Siyume eve dönüyormuş. Av köpeği sahibinin yaklaştığını haber vermek için önden koşarak eve girmiş. Gördüğü şeyler karşısında ağzı bir karış açık kalmış.
       Saka kuşu Yoko’nun elinde çırpınıyormuş. Ağzından kanlar akıyormuş. Yoko öbür elindeki bıçakla kuşun kafasını kesmeye çalışırken, bir yandan da üstüne atılıp kuşu kurtarmaya çalışan kediyi tekmeliyormuş.
       Çok zeki bir hayvan olduğu ve hanımının ne kötü kalpli bir kadın olduğunu bildiği için, köpek hemen yardıma koşmuş. Bir sıçrayışta kadının bıçak tutan bileğini dişleri arasına almış, ısırıvermiş. Köpeğin kuvvetli çenesi kedininkine benzemediği için, Yoko can acısıyla bağırıp bıçağı yere atmış. Saka kuşunu da elinden bırakmış.
       Küçük saka hemen pır diye kendini evden dışarıya atmış. Kediyle köpek de arkasından koşmuşlar. Ormanın karanlık ağaçları arasında kaybolmuşlar.
       Biraz sonra eve dönen Siyume, karısını iki gözü iki çeşme, eli kan içinde ağlarken bulmuş. Korku ve heyecanla bağırmış:
       “Yoko… Eline ne oldu sevgili karıcığım? Neden ağlıyorsun?”
       Yoko bu sözler üzerine sesini daha da yükselterek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Kocasına karşılık vermemiş. Çünkü bu arada, “Acaba nasıl bir yalan uydursam da kendimi temize çıkarsam?” diye düşünüyormuş.
       Karısının bir şeye çok üzüldüğünü ve başından bir kaza geçtiğini anlayan Siyume, yalvarmış, yakarmış. Biraz su ile kadının elini yıkayıp sarmış; onu konuşturmaya çalışmış. Bu sırada Yoko da uyduracağı yalanı hazırlamış. Sinirli bir şekilde konuşmaya başlamış:
       “Ah o senin hain kedin ve alçak köpeğin yok mu? Bütün bunları, o iki canavar yaptılar bana… Zavallı küçük saka… Kedi sakayı yakalayıp yemek istedi. Ben engel olunca elimi ısırdı. Süpürge sopası ile onu kovaladım. Ama bu sefer köpek geldi. Elimi ısırdı. Kedi ile köpek sakayı alıp kaçırdılar. Zavallı kuşcağızı yediler herhalde…”
       Bunları duyunca Siyume çok üzülmüş.
       Hem kedinin, hem de köpeğin çok akıllı hayvanlar olduklarını bildiği halde, karısının anlattıklarına inanmak zorunda kalmış. Çünkü kedi de, köpek de kaçmış olduklarından kendilerini savunacak kimse yokmuş.
       Siyume hemen dışarı çıkıp gece yarısına kadar ormanda dolaşmış. Saka kuşunun ve kedisiyle köpeğini aramış. Bulamayınca, üzgün bir halde eve dönmüş. Karnı aç olduğu halde, yemek yemeden yatmış.
       Ertesi gün ve daha ertesi gün de Siyume hayvancıklarını aramış. Bulamayınca daha çok üzülmüş. Eve dönmüş, yemek yiyemeden yatmış.
       Yoko kocasının bu kadar üzüldüğünü gördükçe yaptıklarından pişmanlık duyacağı yerde, saka kuşuna olan kin ve düşmanlığı daha çok artıyormuş. Pişirdiği yemekleri kocası yemediği zaman hiç üzülmüyor, onun payına düşeni de alıp mideye indiriyormuş.
       Siyume, bu olup bitenlerden sonra o kadar üzülmüş ki, artık ava da çıkmak istemiyormuş. Çünkü hiçbir hayvanı öldürmeye kıyamıyormuş. Nişan aldığı hayvan bir yavru ise, onun ölümüne anne ve babasının ne kadar üzüleceğini düşünüyormuş. Eğer bir anne ya da baba hayvana nişan alsa, yavrularının yuvada onları beklediklerini hatırlıyormuş.
       Kocasındaki bu değişiklik Yoko’yu çileden çıkarıyor, büsbütün huysuzlaştırıyormuş. Adamcağızın zaten günlerden beri aç olduğunu düşünüyor, onu ava çıkmaya zorluyormuş.
       Karısının dırdırlarına dayanamayan Siyume, bir gün yine ok ve yayını alıp ormana dalmış.
       Biraz sonra karşısına küçük bir ceylan çıkmış. Eğer Siyume istese hemen okunu çekip ceylanı vurur ve bir haftalık yiyecek derdinden kurtulurmuş. Ama yapamamış. Aksine ekmek torbasını açıp Yoko’nun kendisi için hazırladığı ekmeklerin bir kısmını ceylana yedirmiş. Küçük hayvanla dost olmuş.
       Ormanın içinde biraz daha ilerleyince, keklikler, sülünler, tavşanlar görmüş. Hiçbiri Siyume’den kaçmamışlar. Siyume de hiçbirine fenalık yapmamış. Aksine torbasında kalan ekmekleri hepsine dağıtmış, bitirmiş.
       Güneş batıp da ortalık karardıktan sonra, Siyume eli boş olarak eve dönmeye hazırlanmış. Ama tam o sırada ağaçların arasından tanıdık bir yüz görmüş. Bu Siyume’nin av köpeği imiş.
       Adam köpeğini görünce hemen sevinçle yanına çağırmış. Ama hayvan yerinden kıpırdamamış. Ne kaçmış, ne de Siyume’nin yanına gelmiş. O zaman Siyume ona doğru yürümeye başlamış. Köpek biraz uzaklaşıp dönmüş, arkasına bakmış. Siyume yaklaştıkça köpek uzaklaşmış. Gözden kaybolmuyor, sanki eski sahibinin kendisini takip etmesini istiyormuş.
       Böylece avcı, gece yarısına kadar ormanda köpeği takip etmiş. O zamana kadar hiç gitmediği yerlerden geçmiş. Sonunda ağaçların arasındaki bir düzlüğe gelmiş. O düzlükte, kocaman bir ev varmış. Köpek doğru evin kapısından içeri girmiş.
       Siyume tüm pencerelerinden ışık taşan evin önünde bir süre durmuş. Sonra bütün cesaretini toplayıp kapıya yaklaşmış. İçeriye seslenmiş:
       “Ev sahibi ile görüşmek istiyorum… İçerde kimse var mı?”
       Bu sözleri söylemesiyle birlikte kapının açılması bir olmuş.
       Dışarıya kim çıksa beğenirsiniz?
       Siyume’nin evden kaçan kedisi! Tüylü, kocaman kedi gülümseyerek avcıya bakmış; ayaklarına sürtünmüş. Mırıl mırıl sesler çıkarmış, sonra da sanki “Lütfen beni takip et,” dercesine evin iç tarafına yönelmiş.
       Siyume kediyi izleyip içeri girmiş. Her tarafı tertemiz, zevkli bir şekilde döşenmiş evin içinde hiç insan yok gibiymiş. Siyume bir sedire oturup kediyi kucağına almış. Tüylerini okşamış. Kedi de onun ellerini yalayarak karşılık vermiş.
       Bu şekilde bir süre oturduktan sonra, birdenbire oda kapısı açılmış; içeriye çok genç ve çok güzel bir kız girmiş. Tatlı bir sesle Siyume’ye seslenmiş:
       “Hoş geldiniz efendim! Fakir evime şeref verdiniz!”
       Aslında hiç de fakir görünüşlü olmayan evin sahibi böyle konuşmak zorundaymış; çünkü Japonlarda alçak gönüllülük bir terbiye gereği imiş.
       Siyume de hemen karşılık vermiş:
       “Benim gibi zavallı bir avcıyı iyi karşıladığınız için siz asil hanım efendiye teşekkür ederim.”
       Bundan sonra ev sahibi genç kız ile Siyume arasında daha birçok kibar söz konuşulmuş. Sonra kız ona demiş ki:
       “Karnınız acıktı ise sizi yoksul soframıza davet etmekten şeref duyarım.”
       Bir haftadan fazla bir süredir ağzına tek lokma yemek girmemiş olan Siyume, birdenbire iştahının yerine geldiğini, karnının acıktığını hissedip şaşırmış.
       Genç kızın peşine düşüp yemek odasına geçmiş.
       Sofrada kuş sütünden başka her şey varmış. Siyume ve genç kız oturup iştahla karınlarını doyurmuşlar. Yemişler içmişler…
       Sofradan kalkınca genç kız eline bir santur alıp çalmaya ve çok tatlı bir sesle şarkılar söylemeye başlamış. O kadar güzel bir sesi varmış ki, Siyume kendini rüyalar ülkesinde sanmış. Gözlerini kızın güzel yüzünden ayırmadan saatlerce şarkılarını dinlemiş. Bu sesi bir başka sese benzetiyor, fakat hangi sese benzettiğini bir türlü çıkaramıyormuş.
       Sabahın ilk ışıkları pencereden içeriye girerken, Siyume genç kızın santuru bir tarafa bıraktığını görmüş. İçinden, “Belki de tam fırsatıdır, bu genç hanımdan kedim ve köpeğimi nerede bulduğunu sorayım. Onların bana ait olduklarını söyleyerek geri isteyeyim,” diye geçirmiş. Ama kız o kadar güzelmiş ki, avcı böyle bir istekte bulunmaktan vazgeçmiş. Ayağa kalkıp gitmek için izin istemiş.
       Genç kız demiş ki:
       “Sizi tutmaya hakkım yok, çünkü karınız evde bekliyor. Ama burası sizin eviniz gibidir. Bu evin içinde sizi seven üç kişi yaşıyor. Bizi sık sık ziyaret etmenizi bekleriz.”
       Siyume içinden düşünmüş:
       “Beni seven üç kişiden söz ediyor… Bunlardan biri eskiden benim olan köpek, öteki de kedi olabilir. Fakat bu üçüncüsü kim?”
       Kıza bir şey sormamış. Çünkü Japon terbiyesinde fazla soru sormak ayıp sayılırmış.
       Yerlere kadar eğilerek uzaklaşmak istemiş.
       Genç kız onu durdurup şunları söylemiş:
       “Bir dakika beklemenizi rica ederim. Size bir hediye vermek istiyorum.”
       O sırada iri yarı iki hizmetçi, kapının önüne iki sandık çıkarmışlar. Sandıklardan biri çok büyük, ikincisi ise küçükmüş.
       Kız demiş ki:
       “Bu sandıklardan hangisini isterseniz alın. İçinde size layık olmayan bir hediye var…”
       Siyume hem tok gözlü, hem de terbiyeli olduğu için küçük sandığı almış. Teşekkür etmiş ve evden uzaklaşmış.
       Kendi evinden çok uzaklara geldiği için hızlı adımlarla yürüyerek biran önce evine dönmeye çalışmış. Çünkü Yoko’nun neden geç kaldığına dair bin bir soru soracağını ve başını ağrıtacağını biliyormuş.
       Çok hızlı yürüdüğü halde, Siyume eve ancak o akşam güneş battıktan sonra varabilmiş.
       Yoko onu daha kapıdan karşılayıp bağırmaya başlamış:
       “Ahmak adam… İki günden beri seni bekliyorum. Bütün ömrüm senin yüzünden yokluk içinde geçti. Ah… Ne dedim de senin gibi budala bir avcı ile evlendim. Beni ne samuraylar(1), ne tüccarlar istemişti… Onlardan birine varmış olsaydım, şimdi mutlu olacaktım. Tanrı seni kahretsin… Ne uyuşuk, ne cansız erkekmişsin…”
       Siyume bu lakırdı sağanağına alışık olduğu için aldırmadan içeri girmiş. Koltuğunun altında taşıdığı küçük sandığı yere bırakmış. Kısaca, “Çok yorgunum, uyuyacağım,” demiş. Ardından hemen yatağa girmiş.
       Yoko onun hiçbir şey avlamadan döndüğünü görünce daha da fazla bağırmaya başlamış:
       “Yine mi elin boş geldin? Koskoca ormanda bizim tenceremize girecek bir lokma et bulamadın mı? Açlıktan gebereceğiz bu gidişle… Hay annen seni doğuracağına taş doğursaydı! Ah ben ne talihsiz bir kadınmışım?”
       Siyume bu sözlere de karşılık vermemiş. Sonunda Yoko, kendi söyleyip kendi dinlediğini anlayınca çenesini kapatmış; yatıp uyumuşlar.
       Ertesi gün uyanınca, Yoko odanın bir köşesindeki süslü, işlemeli sandığı görmüş. Hemen heyecanla atılmış:
       “Siyume… Siyume… Benim ay kadar parlak, tilki kadar becerikli kocacığım; bu sandığı nereden buldun? İçinde ne var? Bana mı getirdin yoksa? Ah men ne mutlu bir kadınım. Sen dünyanın en iyi kocasısın. Açıp sandığın içine bakabilir miyim?”
       Avcı, kadının sesini kesebilmek için karşılık vermiş:
       “Evet Yoko… Sandığı sana getirdim. Açıp içinde ne olduğuna bakabilirsin.”
       Kadın hemen atılıp sandığın kapağını açmış.
       Açması ile birlikte kendini geriye atması bir olmuş… Sandığın içi o kadar değerli taşlarla doluymuş ki, içinden fışkıran ışık Yoko’nun gözlerini kamaştırmış.
       Kadın sevinç çığlıkları atarak bütün elmasları teker teker elden geçirmeye başlamış. Ceviz iriliğindeki pırlantalar, yumurta büyüklüğündeki zümrütler, kandamlası gibi parıldayan akik ve yakutlar, inci gerdanlıklar, elmas taçlar…
       Küçük sandığın içinde krallara layık bir hazine varmış.
       Siyume, ilgisiz gözlerle karısının bu değerli taşlar karşısındaki heyecanını seyrediyormuş. Yoko bütün mücevherleri teker teker kıymetlendirdikten sonra, her birini birer birer alıp başına, boynuna, bileklerine takmış. Yakışıp yakışmadığını görmek için aynanın karşısına geçmiş. Gözlerini süzmüş, kırıtmış; salına salına yürümüş.
       Sonuçtan o kadar memnun kalmış ki, hemen kocasına dönüp yeniden teşekkürler etmiş.
       Neden sonra aklına gelince, Yoko heyecanla sormuş:
       “Sevgili kocacığım… Nereden buldun bunları? Ha… Nereden buldun? Yoksa zengin birini öldürüp soydun mu? Eğer öyle bile yapmış olsan sana suç bulmam… Bu kadar mücevher için ben kendi annemi bile öldürürüm doğrusu…”
       Siyume karısının ısrarı karşısında bir önceki gün ormanda olup bitenleri anlatmış. Sözlerini şöyle tamamlamış:
       “Karşıma iki sandık getirdiler. Birisi çok büyüktü. Nezaket göstermek için büyük olanını bıraktım. Bu küçüğünü aldım…”
       O zamana kadar kocasına bin bir teşekkür ve iltifat yağdıran Yoko, bu sözler üzerine birden duraklamış. Yüzünü buruşturmuş. Kaşlarını çatmış. Hiddet dolu bir sesle bağırmış:
       “Ne… Ne dedin? Nezaket göstermek için küçük sandığı aldın ha? Ah benim talihsiz başım. Ne kadar budala, ne kadar ahmak bir kocam var! Sen kim nezaket kim be adam? Neyine lazım senin nezaket! Büyük sandığı al, nezaketi de onlara bırak… Nezaket kadar taş düşsün senin başına emi! Nerede bu ev? Ha… Nerede bu ev? Çabuk tarif et bana. Bu sefer ben gideceğim oraya.”
       Siyume, karısının zehirli dilinden kurtulmak için hemen ormanın en uzak bölümündeki evin yerini tarif etmiş. Yoko iyice öğrenmek için tarifi tekrarlatmış. Sonra hemen ayaklarına pabuçlarını geçirip evden dışarıya fırlamış. Ağaçlar arasında deli gibi koşmaya başlamış.
       Akşamüzeri, önce köpekle karşılaşmış. Köpek onu da Siyume gibi peşinden götürmüş. Evin kapısında Yoko kediyi görmüş. Kedi eski hanımını içeriye almış. Ama hiç yanına sokulup elini yalamamış.
       Yoko oturma odasında bir süre oturduktan sonra genç ve güzel bir kız gelmiş. Onu yemeğe çağınmış. Yoko patlayıncaya kadar yiyip içtikten sonra sofradan kalkmış. Genç kız santurunu alıp çalmaya başlayınca Yoko bir süre sabırla dinlemiş. Ama biraz sonra tahammülü tükenmiş ve demiş ki:
       “Kusura bakma hanım… Ben buraya baş ağrıtmaya gelmedim. Artık evime döneceğim. Bana bir hediye verecekseniz verin de gideyim.”
       Güzel kız bu sözlere karşı gülümsemiş ve nezaket göstererek hemen hizmetçilerine emir vermiş. Yoko’nun önüne birisi kocaman, ikincisi ufacık iki sandık çıkarmışlar. Avcının karısı hiç duraksamadan büyük sandığı almış. Sırtına vurmuş. Hoşça kalın, teşekkür ederim gibi gereksiz bulduğu sözlerle vakit geçirmeden yola koyulmuş.
       Sandık o kadar ağır ve büyükmüş ki, Yoko kan ter içinde kalmış. Ama bir yandan yol alırken, bir yandan da kendi kendine konuşuyormuş:
       “Bu sandığın içinde kim bilir ne kadar elmas vardır… Zorlukla taşıyorum. Artık dünyanın en zengin kadını oldum. Şu aptal kocamdan kurtulmanın çaresine bakmalıyım. Eve gider gitmez içine fare zehri koyup bir çorba hazırlar ve ona içiririm. Bu ormandan uzaklaşır ve yakışıklı bir prens ya da kudretli bir samurayla evlenirim…”
       Böyle düşüne düşüne, Yoko ağaçların arasından yolunu arayarak eve yaklaşmış. Sabaha karşı eve varınca şöyle düşünmüş:
       “Şimdi içeriye girsem, belki de Siyume bu kadar elması görünce çıldırır. Benden önce davranıp beni öldürmek ister. En iyisi sandığı evden biraz uzakta açayım. İçindekileri bir yere saklarım. Kocamı öldürdükten sonra her iki sandığı da alıp giderim…”
       Bir ağacın altında sandığı yere bırakmış. Hemen kapağını açmış. Ama açar açmaz geriye doğru sıçramış. Korkunç bir çığlık atmış. Sandığın içinden iki tane kocaman yılan çıkmış. Yoko korku içinde eve doğru koşmaya başlamış. Ama yılanlar hemen arkasından yetişip fena kalpli kadını yakalamış ve vücuduna sarılmışlar.
       Bu arada yatağında yatmakta olan Siyume, karısının korkunç çığlıklarını duyup evden dışarı fırlamış. Onun yılanlar tarafından boğulmak üzere olduğunu görünce, hemen eline sağlam bir sopa alıp onu kurtarmaya çalışmış. Yılanların kafalarına vurarak her ikisini de öldürmüş. Yoko’yu kucağına almış, eve götürmüş. Ama ne yaptı ise karısını kurtaramamış. Çünkü yılanlar, ölmeden önce bütün zehirlerini fena kalpli kadının damarlarına boşaltmışlar.
       Karısının ölümünden sonra Siyume büsbütün yalnız kalmış. Artık hiç kimseyle konuşmuyormuş. Küçük sandığın içindeki mücevherleri de götürüp yakın köylerde yaşayan fakir insanlara dağıtmış. Ormanın kenarında, ağaçların arasındaki fakir kulübesinde yaşamını sürdürmeye devam etmiş.
       Ama bir gün, bir de bakmış ki eski köpeği ve kedisi eve geri dönmüşler…
       Siyume buna çok sevinmiş. Hayvancıkları çok iyi karşılamış. Birlikte yaşamaya başlamışlar.
       Aradan çok geçmeden, bir gün Siyume, kendisine elmas dolu sandığı veren genç kızın da eve geldiğini görmüş. Hemen onu karşılayıp eve almış. Elinden geldiği kadar rahat ettirmeye çalışmış. Kız ona demiş ki:
       “Benim kim olduğumu biliyor musunuz sevgili Siyume?”
       Siyume bilmediğini söylemiş. O zaman genç kız şunları anlatmış:
       “Ben sizin öldü sandığınız saka kuşuyum. Aslında beni karınız öldürmek istemişti. Kedi ve köpek kurtardılar. Ama Yoko dilimi kesince bana iyilik yapmış oldu. Çünkü bir sihirbaz beni saka kuşu kılığına sokmuştu. Büyünün bozulması için dilimin kesilmesi gerekiyordu. Yoko fenalık yapayım derken beni sihirden kurtardı.”
       Siyume bunları öğrenmekten çok memnun olmuş. Genç kızla hemen ahbap olmuş ve bir süre sonra da evlenmiş; kızın büyük evine taşınmışlar. Sevimli kedileri ve akıllı köpekleri yanlarından hiç ayrılmamış. Ömürlerinin sonuna kadar birlikte mutlu yaşamışlar.

Alt Bilgi Notları:
(1)
Samuray: Eskiden Japonya’da yaşayan büyük derebeyleri. 

(japon Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi