Tarihten Bir Yaprak

T

       Bu öyküde adı geçen Roger Vanderwater adındaki kapitalist, güney eyaletlerindeki dokuma fabrikalarını yıllardır elinde tutan Vanderwater ailesinin dokuzuncu kuşaktan bir bireyidir. Son yıllarda yıldızı iyiden iyiye parlayan bu Roger Vanderwater, aşağıda okuyacağınız türden öykülerin henüz ağızlara alınamadığı, kitaplara yazılamadığı bir dönemde yaşamıştır. O tarihlerde işçi sınıfı öylesine cahildi ki, okuma yazma bile bilmezdi. O dönem, çiftlik kâhyalarının insanları birer sığır sürüsü gibi güttüğü bir dönemdi ve doğal olarak patronlar, işçi sınıfının okuma yazma öğrenmesini istemiyorlardı. O dönemin yasaları incelendiğinde görülecektir ki, işçi sınıfından birine, değil okuma yazmayı, alfabeyi öğretmeye kalkan kişiler, kurulu düzeni yıkmaya kalkışma suçundan cezaya çarptırılmaktaydı. Yönetici sınıfın başta kalabilmesi için gerekliydi bu yasa.
       Diğer taraftan, bu insanların okuma yazma öğrenme eğilimlerini kırmak, onları bu açıdan tatmin etmek için, oligarşi, profesyonel öykü anlatıcıları yetiştirmişti. Bu kişiler, yönetici sınıfından aylık alıyorlar ve uygun öykü ve masallar anlatmak yoluyla, işçilerin boş zamanlarını değerlendiriyorlardı. Tabii bu arada, onların kafalarını da, yönetenlerin çıkarlarına uygun tarzda yoğuruyorlar, yönlendiriyorlardı.
       Ne var ki, özgürlük ruhu hiçbir zaman sönmedi ve ajitatörler(1) öykü anlatıcısı maskesi altında, köle sınıfına ayaklanmaları gerektiğini ve bunun yolunu yöntemini anlatmaya başladılar.
       İşte bu öykü, içinde özgürlük ve bağımsızlık ateşi yanan bir devrimcinin, beş yıl hapis yatmasına neden olan gerçek bir olayı anlatmaktadır.
       Dinleyin kardeşlerim; şimdi size, bir kolun öyküsünü anlatacağım. Bu kol, Tom Dixon’un koludur ve Tom Dixon, o cehennem zebanisi Roger Vanderwater’in fabrikalarının birinde birinci sınıf bir dokuma ustası olarak çalışmaktadır. İşçiler bu fabrikaya “Cehennemin Dibi” adını vermişlerdir ve kanımca bu konuda son derece haklıdırlar.
       Cehennemin Dibi, Vanderwater’in yazlık köşkünün bulunduğu sayfiyeden bir hayli uzakta, kentin diğer ucundaki Kingsbury’de kurulmuştur. Bu Kingsbury’nin nerede olduğunu bilmiyorsunuz, öyle mi? Daha bilmediğiniz o kadar çok şey var ki, kardeşlerim… Ve bu bilmezlik, ne acıklı bir durum yaratıyor bilseniz!
       Pek çok şeyi bilmiyorsunuz; çünkü her şeyden önce, köle olduğunuzu bilmiyorsunuz. Öykümü anlatıp bitireyim, sonra sizlere yazılı ve basılı sözleri okumayı öğretmeye başlayacağım. Efendilerimizin birçok kitabı var; okuyorlar, yazıyorlar ve işte bu yüzdendir ki bizim iplerimizi ellerinde tutuyorlar. Saray gibi evlerde oturuyorlar ve çalışmıyorlar. İşçiler okuma yazma öğrendiklerinde, hele de tamamı okuyup yazabildiğinde, güçlenecekler ve bu güçlerle boyunlarındaki zinciri kıracaklar. İşte, o vakit geldiğinde, ne efendi kalacak ne de köle.
Kardeşlerim; Kingsbury, Alabama eyaletindedir. Vanderwater ailesi, tam üç yüz yıldır Kingsbury’yi, oradaki fabrikaları ve köleleri ellerinde tutmaktadırlar. Başka başka yerlerde, farklı eyaletlerde de var bunların fabrikaları; Vanderwater sülalesini bilirsiniz, kim bilmez ki? Ama şimdi, onların hiç bilmediğiniz yanlarını anlatacağım size.
       İlk Vanderwater bir köleydi; senin benim gibi bir köle. Babası Alexander Burrell’in altın madeninde makinistti, anası da o ailenin çamaşırcısı. İnanılmaz gibi geliyor değil mi? Oysa gerçeği söylüyorum, kardeşlerim. Tarih kitaplarında yazıyor bütün bunlar. Ne var ki bu kitaplar, efendilerimizin kitapları ve siz onları okuyamazsınız; çünkü efendilerimiz okuma öğrenmenize izin vermiyorlar. Kitaplar, bu gibi olaylarla dolu olunca, okumanıza engel olmaları da doğal, öyle değil mi? Onlar bilgili ve akıllı; o tür kitaplar okuyacak olsanız, okuduklarınızı uygulamaya kalkışırsanız, bu da efendilerimiz açısından tehlikeli bir durum yaratır, değil mi? Ama ben biliyorum; çünkü ben okuyabilirim. Şu anda da size, tarih kitaplarında kendi gözlerimle okuduğum şeyleri anlatıyorum.
       İlk Vanderwater’in adı, Vanderwater değildi; Bill Vange adını taşıyordu. Makinist Yergis Vange’nin, çamaşırcı Laura Carnly’den olma oğlu Bill Vange. Genç Bill Vange, güçlüydü; kölelerle birlikte olup, onları özgürlüğe taşıyabilirdi. Ama ne yaptı Bill Vange? Patronlarına hizmet etti ve bu hizmetinin karşılığını da fazlasıyla aldı.
       Daha küçük yaşta başladı patronlarının hesabına çalışmaya. Birlikte yaşadığı, aynı barakada birlikte uyuduğu köleleri ispiyonluyordu. Kendi öz babasını bile fitnelediği bilinmektedir. Bu bir gerçek, kardeşlerim; kendi gözlerimle okudum kitaplarda.
       Köleler arasına yakışmayacak kadar iyi bir kulmuş bu Bill Vange. Alexander onu daha çocukken çekip almış ve okuma yazma öğretmiş. Daha birçok şey öğrenmiş Bill; hükümetin gizli polis örgütüne sokulmuş. Köle giysileri giyiyormuş; kölelerin arasına karışıp, onların sırlarını, direnme planlarını öğrenip patronuna rapor edebilmek için yararlanıyormuş köle giysilerinden. Büyük kahraman ve büyük yoldaş Ralph Jacobs’ı yakalatarak elektrikli sandalyeye gönderen on sekiz yaşındaki delikanlı, işte bu Bill Vange’dir. Ölümü ilk Vanderwater’in elinden olan Ralph Jacobs’ın adını duymayan yoktur sanırım. İşte bu ilk Vanderwater, Bill Vange idi kardeşlerim. Biliyorum… Kitaplarda okudum çünkü. Bunun gibi bir yığın ilginç olay anlatılıyor bu kitaplarda.
       Bill Vange’a, Ralph Jacobs’ı böyle alçakça ölüme gönderdikten sonra, birbiri ardınca adlar takıldı. İlkin, “Sinsi Vange” diye anıldı. Gizli örgüt tarafından cömertçe ödüllendirildi, büyük paralar aldı, ama ne de olsa yönetici sınıfın bir üyesi değildi. Adamlar, onunda o sınıfa dahil olmasını istiyorlardı. Ne var ki, yönetici sınıfın kadınları, Sinsi Vange’ın onlardan biri olmasını istemediler.
       Sinsi Vange, efendilerine iyi hizmet ediyordu. Daha önce söyledim; kendisi de bir köleydi vaktiyle ve köleliğin girdisini çıktısını bilirdi. Kölelerin onu atlatması çok zordu. O tarihlerde, köleler şimdikinden daha yürekliydiler; hep özgürlüklerine çabası içinde hareket ediyorlardı. Ama Sinsi Vange mantar gibi bitiyordu her yerde; kölelerin bütün planlarını öğreniyor, onların mücadelesini baltalamanın yanı sıra, liderlerini de elektrikli sandalyeye gönderiyordu.
       Daha sonraları, Büyük Ayaklanma’nın olduğu yıl değişti Sinsi Vange’ın adı. Kayalık Dağlar’ın o bölgesinde, on yedi milyon köle ayaklanmış, efendilerini devirmek üzere harekete geçmişlerdi. Kim bilir, belki de Sinsi Vange olmasaydı başaracaklardı da! Ne yazık ki Sinsi Vange hayattaydı ve efendileri onu tam yetkili kılarak durumu kontrol altına almasını emrettiler. Sekiz ay süren mücadele sonunda, tam üç yüz elli bin köle öldürüldü. Bill Vange, yani Sinsi Vange öldürdü onları ve Büyük Ayaklanma’yı kırdı. Büyük ödüller aldı bu başarısına karşılık. Elleri, kölelerin kanından öylesine kırmızıydı ki, o günden sonra ona “Kanlı Vange” adını taktılar. Görüyorsunuz kardeşlerim; kitaplarda, okumasını bilenler için ne ilginç olaylar yazıyor. Ve inanın, daha bir yığın birbirinden ilginç şeylerle dolu bu kitaplar. Benimle birlikte çalışmayı kabul ederseniz, bir yıla kalmaz… yok yok… Altı aya kalmaz bu kitapları kendi başınıza okumayı öğrenirsiniz.
       Kanlı Vange, sonraları bir hayli yaşlandı. Sürekli efendilerinin katında oturdu, ama hiçbir vakit ‘efendi’ unvanını alamadı, bu unvana sahip olamadı. Unutmayın ki Bill Vange, bir köle barakasında açmıştı gözlerini dünyaya; ama iyi bir hayat yaşadı sonuna kadar. Bir düzine evi vardı; kendisi efendi değildi, ama binlerce kölesi vardı. Yüzer bir saraydan farkı olmayan, güzel bir yatı vardı. Kahve tarlalarında on binlerce kölenin çalıştığı koca bir adası vardı denizin ortasında. Ancak ihtiyarlığında, terk edilmiş, zavallı bir adamdı. Çünkü kardeşleri, yani köleler ondan nefret ediyorlar, hizmetinde bulunduğu efendileri ise ona tepeden bakıyorlar ve bir kardeş gibi kucaklamıyorlardı. Çünkü bir köle olarak doğmuştu Kanlı Vange. Çok zengin bir adam olarak, ama korkunç acılar içinde öldü. Ölürken, yaptıklarına pişman, adındaki kan kırmızısı lekeden utanık, vicdanı kıvrım kıvrım kıvranıyordu.
       Ancak, çocukları için durum bambaşkaydı. Onlar, bir köle barakasında açmamışlardı gözlerini dünyaya. Devrin oligarşisinin hatırı sayılır başkanının özel ilgisiyle yönetici sınıfına yükseltildiler. İşte o zaman, Vange adı, Vanderwater oldu ve Kanlı Vange’ın oğlu Jason Vange, Vanderwater zincirinin kurucusu Jason Vanderwater oldu. Ancak bu, tam üç yüz yıl önceydi. Bugünün Vanderwater’leri, nereden geldiklerini unutup, kendi hamurlarının, senin benim hamurumdan daha farklı olduğunu söyleyip duruyorlar. Neden bir köle, bir başka kölenin efendisi olsun… Sorarım size? Ve niçin bir köle dölü, bir yığın kölenin sahibi olsun? Bu soruların yanıtını kendiniz bulun derim; derim ama Vanderwater’lerin başlangıçta köle olduğunu da hiç aklınızdan çıkarmayın.
       Kardeşlerim, şimdi öykümün başına dönüyorum ve size Tom Dixon’un kolunun serüvenini anlatmaya başlıyorum.
       Roger Vanderwater’in Kingsbury’deki fabrikasına “Cehennemin Dibi” deniliyordu ve burası gerçekten bir cehennemdi. Orada çalışanlar, sizin de bildiğiniz gibi, çoğunlukla erkeklerdi. Kadınlar da çalışıyordu bu cehennemde, küçük çocuklar da. Ve bu işçilerin hepsi, yasaların kendilerine tanıdığı bilinen kölelik haklarından yararlanıyorlardı, ama gene bu yasalarla, Cehennemin Dibi kâhyalarından Joseph Clancy ile Adolph Munster, kölelerin o haklarını ellerinden alıyorlardı.
       Öykü uzun; onun için tamamını anlatmayacağım size. Sadece, Tom Dixon’un koluna ilişkin bölümünü dinleyeceksiniz benden. Şimdi, yasalara göre, kölelere, yaşamlarını sürdürmeye ve yeni köleler yetiştirmeye yetecek kadar aylık verilir ya, işte bu aylıkların bir bölümü, kesilip bir vakfa yatırılırmış. Bu vakıf, iş kazalarında çalışamaz hale gelen ya da hasta düşen işçi yoldaşlara yardım amacıyla kurulmuş bir vakıfmış. Hepiniz bilirsiniz ki, böyle vakıflar kâhyaların denetimi altındadır; yasalar bunu gerektirmektedir. Dolayısıyla, Cehennemin Dibi’ndeki vakfı da, az önce adlarını lanetle andığım o iki kâhya denetlemekteymiş.
       Efendim, kâhya Clancy ile kâhya Munster, bu paraları kendi ceplerine indirmekteymiş. İşçilerin, kendi kardeşlerimizin başına bir kaza geldiğinde, yasada yazılı olduğu üzere vakıftan belli bir para alacaklar ya, işte bu parayı alamazlarmış; ödemezmiş kâhyalar. Köleler ne yapsın? Yasa onlara bu hakkı tanıyor, ama yasayı tanıyan yok! Yakınanı, ağzını açanı cezalandırırlarmış. Siz de iyi bilirsiniz; ne kılıflar uydururlar bu tür cezalar için. Doğru işe yanlış iş deyip kesiyorlar aylıktan; şirket kantininde fiyatları yükseltiyorlar; insanın karısına, çocuğuna iğrenç hareketler yapıyorlar; bozuk makinelerin başına koyuyorlar… İstersen kendi bildiğin gibi çalış; acından ölürsün çok geçmeden.
       Cehennemin Dibi köleleri, bir keresinde, Vanderwater’e çıkıp şikâyet etmişler bu iki kâhyayı. O yıl, Kingsbury’de kalmış birkaç ay patron. Kölelerden biri yazı yazmasını biliyormuş; annesi okuma yazma bildiğinden, gizli gizli öğretmiş oğluna. Neyse bu köle, tüm işçilerin şikâyetlerini bir kâğıda yazmış, hem kimliğini, hem de okuma yazma bildiğini gizlemek üzere herkes gibi bir çarpı işareti koymuş yazının altına. Tüm işçiler imzalamış bu kâğıdı anlayacağınız. Sonra kâğıdı bir güzel zarfa koyup, Roger Vanderwater’e postalamış. Roger Vanderwater de, zarfı iki kâhyaya havale etmekten başka bir şey yapmamış. Clancy ile Munster küplere binmiş ve köle sürüsünde bulunan tüm nöbetçileri salıvermişler. Nöbetçiler, kazma kürek saplarını alarak silahlanmışlar. Söylendiğine göre, ertesi günü işçilerin ancak yarısı çalışacak durumdaymış Cehennemin Dibi’nde. Dayak yemekten canları çıkmış hepsinin. O yazı yazmasını bilen köle öyle bir dayak yemiş ki, ancak üç ay yaşayabilmiş. Ama ölmeden önce, olan biteni sizler de öğrenesiniz diye oturup yazmış tüm başından geçenleri.
       Bu olaydan dört beş hafta kadar sonra, Tom Dixon adındaki köle, Cehennemin Dibi’ndeki bir makineye kolunu kaptırmış. Kol kopmuş gitmiş. Arkadaşları, her zaman olduğu gibi, Tom’a vakıftan para bağlanmasını istemişler. Ve Clancy ile Munster, her zamanki gibi, bu isteği karşılamaya yanaşmamışlar. Yazı yazmasını bilen köle, ölüm döşeğinde ikinci bir şikâyet yazısını kaleme almaktan çekinmemiş ve bu kâğıdı, Tom Dixon’un bedeninden kopan kolunun eline tutuşturmuş.
       Tam bu sırada, Roger Vanderwater, Kingsbury’nin öte ucundaki sarayında yatak döşek yatmaktaymış; hastaymış anlayacağınız. Ama öyle seni beni yatağa düşüren hastalıklardan değilmiş onun hastalığı kardeşlerim; terslik bu ya, hem yemeği, hem de içkiyi fazla kaçırmış, onun için azıcık başı ağrıyormuş. Ama bu ağrı, onun inim inim inlemesini için yetiyor da artıyormuş bile. Çünkü kendisine çok iyi bakıldığı için, çok nazenin bir bedeni varmış. Bilirsiniz; böyle ömür boyu pamuklara, yünlere sarılı yaşayan insanlar, son derece nazenin olurlar. İnanın kardeşlerim, Tom Dixon’un kolu kökünden koptuğunda ne kadar acı çektiyse, başı ağrıyan Roger Vanderwater de aynı acıyla yatağında kıvranıyor ya da kıvrandığını sanıyormuş.
       Bir de, bu Roger Vanderwater, bilimsel tarımdan çok hoşlanan bir adammış ve Kingsbury’nin üç mil dışındaki çiftliğinde, yeni tür bir çilek yetiştirmişmiş. Bu çileği yetiştirmiş olmaktan büyük gurur duyuyor, olgunlaşan meyveleri kendi eliyle topluyormuş. Ne var ki, şimdi hasta yattığından bu zevkten mahrummuş. Emektar kölelerinden en yaşlısına, çilekleri eliyle toplayarak kendisine getirmesini emretmiş. Tüm bu detay, gündüz sarayda çalışıp, geceleri köle kulübesine yatmaya gelen aşçıdan öğrenilmiş. Her neyse, aslında sarayın baş kâhyası toplayıp getirecekmiş çilekleri, ama o da at peşinde koşarken düşüp ayağını kırmış, yatıyormuş. Aşçı, diğer kölelere, çileklerin ertesi gün getirileceğini akşamdan haber vermiş. Cehennemin Dibi’ndeki köleler, korkak olmayan erkek adamlar oldukları için, hemen bir toplantı yapmışlar.
       Yazı yazmayı bilen ve balta sapıyla yediği dayak nedeniyle ölüm döşeğinde yatan köle, Tom Dixon’un kolunu taşımaya gönüllü olmuş. Bir de; “Nasılsa öleceğim, ha bir gün önce, ha bir gün sonra, ne fark eder?” demiş. Nöbetçiler son yoklamalarını yaptıktan sonra beş köle, barakalarından kaçmışlar. Kölelerden biri, o yazı yazmasını bilen köleymiş. Sabaha kadar, yolun kenarında, ağaçların arasında beklemişler. Derken, efendisine o değerli çilekleri götürmekte olan emektar köle, arabasıyla ortaya çıkmış. İhtiyar adam, romatizmalıymış ve dayaktan bitkin halde olan okuryazar köle ile hemen hemen aynı yavaşlıkta yürüyormuş. Hemen onu alaşağı etmişler. Yazı yazmasını bilen köle, ötekinin giysilerini giymiş, geniş kenarlı hasır şapkasını gözlerine kadar indirmiş; dizginleri eline almış ve yola devam etmiş. Diğer dört köle, emektar ihtiyarı sımsıkı bağlamışlar, akşama kadar da salıvermemişler. Akşam olup gece bastırınca, kuralları çiğneyip tüm gün ortadan kaybolmanın gerektirdiği cezayı çekmek üzere, köle barakasına geri dönmüşler.
       Bu arada, Roger Vaderwater, yattığı yerde, çilekleri beklemekteymiş. Öyle bir yatak odası, öyle bir yatak odasıymış ki yattığı oda; sen ben gibilerin gözlerini kamaştırır kardeşlerim; yazmasını bilen köle, kendini cennette sanmış odaya girince, öyle söylüyor. Elbette, onun odası cennet gibi olmayacak da kimin odası olacak? On binlerce kölenin emeği ve hayatı gitti yatak odasının o hale girmesi için; on binlerce işçi, öyle bir yatak odasını meydana getirirken, vahşi hayvanlar gibi ot döşeklerde yattı. Her neyse, yazmasını bilen köle, gümüş bir tepsi ya da bir tabak içinde getiriyor çilekleri. Roger Vanderwater de, çileklerini yakından gören ve elleriyle toplayan emektar kölesiyle konuşup, çileklerinin nasıl olduğunu, iyi büyüyüp büyümediklerini sormak istiyor.
       Yazmasını bilen köle, yavaş yavaş ölmekte olan bedenini, zar zor o harikulade odaya sürükleyip, Vanderwater’in önünde diz çöküyor… Elinde de çilek tepsisi. Çileklerin üzeri yeşil yapraklarla kaplı, hiçbirini görmek mümkün değil. Adamın oda hizmetçisi de, çilekleri getirenin yanı başında, yaprakları bir bir kaldırıyor ki Vanderwater eserini görsün. Efendisi ise, dirseğine yaslanmış merakla çileklerini bekliyor. Yapraklar bir bir meyvenin üzerinden kaldırıldıkça, önce, kıymetli birer mücevher gibi duran o güzelim çilekler, sonra, çileklerin arasında, Tom Dixon’un bedeninden kopan ve elbette tertemiz yıkanmış, kıpkırmızı meyvelerin yanında sakız gibi beyaz duran kolu, Roger Vanderwater’in gözlerinin önüne seriliyor. Ve de, kaskatı kesilmiş ölü parmaklar arasına sıkıştırılmış, Cehennemin Dibi’nde çalışan kölenin mektubu!
       “Al… Al da oku,” diyor, yazmasını bilen köle. Efendisi kâğıdı alırken, o ana kadar şaşkınlıktan donup kalan oda hizmetçisi, birden şahlanıp diz çökük kölenin ağzına bir yumruk indiriyor. Köle zaten öldü ölecek; umursamıyor yumruğu. Hiç sesini çıkarmıyor; yana yıkılmış öylece yatıyor. Ağzı burnu kan içinde. Hastanın başında nöbet tutan özel doktoru, hemen koşup muhafızları çağırıyor. Gelenler, köleyi tutup ayağa kaldırıyorlar. Ancak bunu yaparken, yumruğu yiyen kölenin eli, Tom Dixon’un kesik koluna çarpıyor ve kol yere düşüyor.
       “Diri diri domuzların önüne atılmalı bu!” diye bağırıyor sadık oda hizmetçisi.
       “Diri diri domuzlara parçalatacağım seni!”
       O ana kadar hiç istifini bozmadan, öylece dirseğine dayalı duran Roger Vanderwater, başının ağrısını unutuyor ve odada bulunanlara susmalarını emrederek kâğıdı okumaya koyuluyor. Kimseden çıt çıkmıyor; herkes buz gibi donmuş, öyle dikiliyor. Öfkeli oda hizmetçisi, doktor, saray muhafızları ve ortalarında, ağzı burnu kan içinde, elinde Tom Dixon’un kolu olduğu halde okuma yazma bilir köle. Roger Vanderwater, yazıyı okuyup bitirince, köleye doğru dönerek;
       “Eğer bu mektupta tek bir yalan yazılıysa, doğduğuna pişman olacaksın,” diyor.
       Köle;
       “Ömrüm zaten, doğduğuma pişman olmakla geçti,” diye yanıt veriyor.
       Roger Vanderwater, şaşkın şaşkın bakıyor köleye. Bizimkisi ise, şöyle sürdürüyor konuşmasını:
       En büyük felâketi benim başıma indirdin. Şimdi ölüyorum artık; bir haftaya kalmaz giderim. Bu nedenle, şimdi öldürsen de fark etmez.”
       “Elindekini ne yapacaksın?” diye soruyor efendisi, kesik kolu göstererek.
       Köle yanıt veriyor:
       “Barakamızın önüne götürüp gömeceğim. Tom Dixon arkadaşımdı benim; tezgâh başında yıllarca birlikte çalıştık onunla.”
       Az kaldı kardeşlerim, bitiyor öyküm. Köleyi ve kesik kolu bir arabaya koyup barakasına gönderiyorlar. Bu olaya karışan kölelerden hiçbiri de cezalandırılmıyor. Aksine, Roger Vaderwater bir soruşturma başlatıyor ve iki kâhyayı, yani Joseph Clancy ile Adolph Munster’i cezalandırıyor. Ellerindeki avuçlarındaki her şey alınıyor. Her birinin alnını, ibret olsun diye damgalıyorlar; sağ elleri kesiliyor ve ölünceye kadar dilenmek üzere ıssız bir yola bırakılıyorlar. Bundan sonra, bir süre için düzgün işliyor vakıf; haklıya hakkı veriliyor. Ama dikkat edin kardeşlerim, yalnız bir süre için; çünkü Roger Vanderwater ölünce, yerine zalim bir adam olan yarı deli oğlu Albert geçiyor.
       Kardeşlerim; o kesik kolu efendisinin huzuruna çıkaran köle, benim babamdı. Yürekli bir adamdı. Anasının ona gizliden gizliye öğrettiği gibi, o da bana öğretti. Kazma kürek saplarıyla atılan dayaktan üç ay sonra öldüğü için, Roger Vanderwater beni köle barakasından çekti aldı ve beni, kendine göre adam etmek istedi. Cehennemin Dibi’ne başkâhya olabilirdim, ama ben öykü anlatıcılığını yeğ tuttum. Kent kent dolaşıp, köle kardeşlerime yakın olmayı yeğ tuttum. Size gizli gizli öyküler anlatmak tek uğraşım benim. Bana ihanet etmeyeceğinizi de bilirim; çünkü beni ispiyonlarsanız, dilimin kesileceğini ve artık öykü anlatamayacağımı da siz biliyorsunuz.
       Söylemek istediğim şu ki kardeşlerim; güzel günler gelmekte. Dünyadaki tüm insanların mutluluk ve bolluk içinde yaşayacağı, efendi diye, sahip diye, köle diye bir ayrımın yapılmayacağı günler yakın. Ancak her şeyden önce, okumayı öğrenmekle başlamalısınız o güzel günleri karşılamaya. Şimdi size okumayı yazmayı öğreteceğim; başka arkadaşlarım da, ben yoluma gittikten sonra gelecek ve sizlere kitaplar getirecek; efendilerinizin kimler olduğunu anlatacak, onlar kadar güçlü olmayı öğretecek kitaplar. Kâğıda dökülen düşüncede güç vardır; bunu sakın unutmayın kardeşlerim!

Alt Bilgi Notları:
(1) Ajitatör: Kışkırtıcı ajan, ajan provokatör.

(Yazan: Jack London-Çeviren:Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi