Ay Battı – The Moon ıs Down (1)

A

Birinci Bölüm
     Her şey olup bittiğinde saat 11’e çeyrek vardı. Kasaba ele geçirilmiş, savunucular yenilmiş, savaş da sona ermişti. Düşman, bu küçük çarpışmaya, daha büyüklerine gösterdiği aynı özenle hazırlanmıştı.
     Pazar sabahı, postacı ile polis memuru, kasabanın önde gelen esnafından Bay Corell’in teknesiyle balık avına çıkmışlardı. İçi ağzına kadar asker dolu, simsiyah çıkarma gemisi sessizce yanlarından geçerken, onlar sahilin birkaç mil açığındaydılar. Resmi görevli olmaları nedeniyle, bu durum her ikisini de ilgilendirdiği için, hemen paçaları sıvamışlar, ama karaya varıncaya kadar kasaba çoktan işgal altına alınmıştı. Postacı ile polis memuru, hükümet konağındaki odalarına bile giremeden savaş esiri diye yakalanıp hapse tıkıldılar.
     Sayıları on ikiyi geçmeyen kasabanın askerleri, o Pazar sabahı kasabadan bir hayli uzaktaydılar. Bay Corell, hedef tahtasını, harcanacak cephaneyi ve hatta verilecek ödülleri de hazırlayarak, dağların altı mil kadar berisinde, gene kendine ait güzel bir arazi üzerinde askerlerin şerefine bir atış müsabakası düzenlemişti. Bu iri yapılı ama alçakgönüllü çocuklar, uçakların seslerini duyup da gökyüzünü kaplayan paraşütleri görünce hızla kasabaya doğru yola çıkmışlardı. Ancak onlar dönünceye kadar, düşman çoktan yolları kesmiş ve gerekli yerlere makineli tüfekleri yerleştirmişti. Savaşı az bilen, yenilgiyi ise hiç tatmamış olan bu alçakgönüllü askerler, derhal ateş açmışlardı. Makineli tüfekler bir anda harekete geçince, askerlerin altısı cansız, üçü yarı canlı halde yere yıkılmışlar, geri kalan üçü ise tüfeklerini sırtlayıp dağlara doğru kaçmıştı.
     Saat 10’buçukta, düşman bandosu kasabanın meydanında güzel zafer havaları çalıyor, insanlar, ağızları yarı açık ve şaşkın gözlerle oldukları yerde kalıp bu müziği dinliyorlar, koltuk altlarında makineli tüfek taşıyan boz miğferli yabancılara alık alık bakıyorlardı.
     10’u otuz sekiz geçe, “cansız bedenler” gömülmüş, paraşütler katlanıp kaldırılmış, düşman taburu, kasabanın önde gelen esnafından yine Bay Corell’in rıhtımın hemen yakınında, raflarında bir tabura yetecek kadar yatacak yer ve battaniye bulunan büyük deposunda konaklamışlardı.
     Saat 11’e çeyrek kala, Belediye Başkanı Orden’e, düşman komutanı Albay Lanser’in kendisini ziyaret arzusunda bulunduğu bildirilmiş ve bu görüşmenin, saat tam 11’de belediye başkanının beş odalı ufak konağında yapılması kararlaştırılmıştı.
     Konağın misafir kabul salonu şirin ve rahat bir odaydı. Kumaşı yıpranmış yaldız işlemeli koltuklar, işsiz güçsüz ortalıkta dolaşan bir yığın uşak tavrıyla odanın dört bir tarafına yerleştirilmişti. Hafif kavis verilmiş mermer şöminede alevsiz bir ateş yanıyor, hemen yakınında, üzerinde yağlı boya süsler bulunan bir kömür kutusu duruyordu. Şöminenin üzerindeki rafta, çok sayıda şişman vazo arasında porselen bir saat yer alıyor, sırtında birbiri üstüne yığılmış bir alay kanatlı melek taşıyordu. Koyu kırmızı renkteki duvar kâğıdı yaldızlı motiflerle süslüydü. Odanın tahta kısmı, beyaz, sevimli ve tertemizdi. Duvardaki tablolara gelince, bunların hemen hepsi, korkudan ödü patlamış bir sürü çocukla, onlara karşı kahramanlık taslayan iri yapılı köpeklere aitti. Kocaman bir köpeğin küçük çocukta uyandırdığı korkunun yanında, ateş ve depremin yaratacağı korkunun hiç değeri olabilir miydi?
     Şöminenin yanı başında, kasabanın tarihçisi ve doktoru, kendi halinde, iyi kalpli, sakallı bir ihtiyarcık olan Dr. Winter oturmuştu. Her iki elini de kucağında kavuşturmuş, başparmaklarını birbiri etrafında döndürürken çevresine şaşkın şaşkın bakıyordu. Dr. Winter öylesine sade bir insandı ki, ancak pek derin biri ondaki bu derinliği sezebilirdi.
     Acaba parmaklarımın marifetini gördü mü, diye başını kaldırıp Belediye Başkanı’nın uşağı Joseph’e bakarak;
     “Saat 11’de mi dedin?” diye sordu.
     Joseph, dalgın bir şekilde yanıt verdi:
     “Evet, efendim! Gelen mektupta 11 diye yazıyordu.”
     “Sen okudun mu?”
     “Hayır, efendim! Başkan kendileri okudular.”
     Joseph, son yerleştirdiğinden buyana yerlerinden oynayıp oynamadıklarını anlamak için yaldızlı koltukları muayeneye koyuldu. Münasebetsiz, muzip ve tozlu diye nitelendirdiği “eşya” denilen bu nesnelere öfkelenmeyi âdet edinmişti. Belediye Başkanı Orden’in insanların önderi olduğu bu diyarda, Joseph de eşyaların, çatal-bıçak ve tabakların önderiydi.
     Joseph, yaşlıydı, sıskaydı ve ciddi bir adamdı; hayatı öylesine karışıktı ki, ancak pek derin düşünen bir insan onu basit sayabilirdi. Dr. Winter’in parmaklarını evirip çevirmesinde hiçbir marifet göremiyordu, hatta bu durum onun sinirine bile dokunuyordu. Joseph ortada bazı önemli işlerin dönmekte olduğunu seziyordu. Öyle ya, kasabaya yabancı askerler dolmuş, kendi askerleri öldürülmüş ya da esir edilmişti. Ne olursa olsun, er geç Joseph de olup bitenler hakkında bir fikir edinecekti. Ne yersiz şakalara, ne parmak marifetlerine, ne de eşyanın münasebetsizliğine katlanacak hali yoktu.
     Dr. Winter, sandalyesini her zamanki yerinden bir iki santim geriye çekince, Joseph sandalyeyi eski yerine oturtabileceği anı sabırsızlıkla beklemeye koyuldu.
     Dr. Winter yeniden sordu:
     “Saat 11’de demek? Tam anında burada olurlar. Dakik insanlardır bunlar.”
     Joseph duymaksızın yanıt verdi:
     “Evet, efendim!”
     Doktor:
     “Dakik insanlardır.” diye tekrarladı.
     “Evet, efendim!”
     “Zamana ve makineye önem verirler.”
     “Evet, efendim!”
     “Sanki beklemeyip kaçacakmış gibi, kaderlerine son süratle koşarlar. Dönen dünyayı omuzlarıyla iteklerler.”
     Artık “Evet, efendim!” demekten bıkan Joseph, bu kez;
     “Pek doğru, efendim!” diye yanıt verdi.
     Joseph bu diyalogdan hiç hoşlanmamıştı; çünkü bir türlü olup bitenler hakkında bir fikir edinemiyordu. Az sonra gidip aşçı kadına, “Dakik insanlar bunlar, Annie!” diyecek olsa, salt bu cümleden bir anlam çıkmayacak, üstelik Annie “Kim?” ya da “Neden?” gibi sorularla kendisini bunaltacaktı. Sonunda, “Saçma laflar bunlar, Joseph!” diyecekti. Joseph, daha önceleri de Dr. Winter’in bazı sözlerini alt kata taşımış, ancak her seferinde aynı sonuçla karşılaşmıştı. Annie tüm bu lafları saçma bulmuştu.
     Dr. Winter, parmaklarına bakmaktan vazgeçip koltukları yerleştirmekle meşgul olan Joseph’i seyre koyuldu.
     “Belediye Başkanı ne yapıyor?”
     “Albay Lanser’i kabule hazırlanıyor, efendim!”
     “Yardım etmiyor musun? Sen olmadan doğru dürüst giyinemez de…”
     “Hanımefendi yardım ediyorlar. Hanımefendi, Başkanın kusursuz şekilde hazırlanmasını arzu ediyorlar.”
     Joseph, birazcık kızararak;
     “Hanımefendi, Başkanın kulağındaki kılları kesiyorlar.” diye devam etti. “Gıdıklandığı için benim kesmeme izin vermiyor.”
     Dr. Winter;
     “Elbette gıdıklanır,” dedi.
     “Hanımefendi bu konuda ısrar ediyorlar.”
     Dr. Winter aniden gülmeye başladı. Ayağa kalkarak ellerini ateşe doğru uzattı. Bu arada Joseph, derhal arkasına geçip sandalyeyi her zamanki yerine yerleştirmişti.
     Doktor;
     “Ne ömür insanlarız,” dedi. “Vatan elden gidiyor… Kasabamız düşman eline geçti… Belediye Başkanı düşman komutanını huzuruna kabul etmek üzere… Hanımefendi ise, sürekli tepinen kocasını ensesinden yakalamış kulağındaki kılları kesiyor…”
     “Çok uzamıştı ama… Kaşları da öyle! Kulağındaki kıllardan çok, kaşlarını kestirmek Belediye Başkanını huylandırıyor. Acıyormuş… Galiba Hanımefendiye de kestirtmeyecek.”
     “Denemekten ne çıkar?”
     “Hanımefendi, Başkanın kusursuz olmasını arzu ediyorlar.”
     Bu esnada giriş kapısının camı arkasında miğferli bir baş göründü. Kapı hafifçe vuruldu. Sanki odanın ılımlı ışığı birden kaybolmuş, yerini kasvetli bir kurşuni renk kaplamıştı.
     Dr. Winter saate bakarak;
     “Bu kez erken davrandılar,” dedi. “Aç da girsinler, Joseph!”
     Joseph gidip kapıyı açtı. Odaya uzun ceketli bir asker girdi. Başında miğfer, koltuğunun altında makineli tüfek vardı. Hızlı bakışlarla çevreyi gözden geçirip bir kenara çekildi. Arkasında, kapının tam ağzında bir subay duruyordu. Üzerindeki üniforma çok basitti ve rütbesi sadece omzundaki işaretlerden anlaşılıyordu.
     Subay içeri girdi. Abartılı çizilmiş bir İngiliz asilzadesi portresini anımsatıyordu. Bütün İngiliz subayları gibi, sanki üniformasını yadırgıyordu. Eşikte durmuş, Doktor Winter’i seyrediyordu. Sonunda;
     “Belediye Başkanı Orden siz misiniz?” diye sordu.
     Dr. Winter gülümsedi:
     “Hayır, hayır… Ben değilim.”
     “Resmi bir görevlisiniz herhalde?”
     “Hayır, ben kasabanın doktoru ve Belediye Başkanı Orden’in dostuyum.”
     “Başkan Orden nerede?”
     “Sizi karşılamak için giyiniyorlar. Albay Lanser siz misiniz?”
     “Hayır… Ben Yüzbaşı Bentick’im.”
     Yüzbaşı hafifçe eğilerek selam verdi. Doktor ise belli belirsiz tarzda karşılık vermişti.
     Yüzbaşı Bentick, sanki ne söyleyeceğini pek kestiremiyormuş gibi bir tavırla konuşmasına devam etti:
     “Askeri talimatnamemiz gereğince, komutanımız bu odaya girmeden önce, içeride silah bulunup bulunmadığını kontrol etmemiz gerek. Saygıda kusur etmek istemiyoruz.”
     Sonra arkasına dönerek;
     “Çavuş!” diye seslendi.
     Çavuş ilkin Joseph’e yaklaştı. Ceplerini aradıktan sonra;
     “Bir şey yok Yüzbaşım,” dedi.
     Yüzbaşı Bentick doktora dönerek;
     “Kusurumuzu bağışlamanızı dileriz,” dedi.
     Çavuş, bu kez Dr. Winter’in yanına gelip ceplerini karıştırdı. Sıra ceketinin iç cebine geldiğinde durdu. Hızla elini cebe soktu ve içinden siyah deriden yapılmış küçük bir çanta çıkararak yüzbaşıya uzattı.
     Yüzbaşı çantayı açınca, içinden birkaç basit cerrahi alet çıktı. İki ufak neşter, bir iki iğne, bir pens ve bir de enjektör. Çantayı tekrar kapatarak doktora verdi.
     Dr. Winter;
     “Ben taşra doktoruyum,” dedi. “Bir defasında mutfak bıçağı ile apandisit ameliyatı yapmam gerekmişti. O günden buyana bunları yanımda taşırım.”
     Yüzbaşı Bentick;
     “Sanırsam burada ateşli silahlar da varmış,” diye karşılık verdi.
     Cebinden deri kaplı küçük bir defter çıkarmıştı.
     Dr. Winter;
     “Hiçbir şeyi gözden kaçırmamışsınız,” dedi.
     “Evet, adamımız burada epeydir çalışıyordu.”
     “Kim olduğunu söylemek lütfunda bulunmazsınız herhalde?”
     “Görevini başarmış olduğu olması nedeniyle, artık adını söylemekte bir mahzur yok. Adı, Corell’dir!”
     Doktor hayretler içinde;
     “George Corell mi?” diye sordu. “Fakat olanaksız bu! Bu kasabaya ne kadar iyiliği dokunmuştur… Daha bu sabah dağdaki atış müsabakasında ödül dağıttı…”
     Bu sözleri sarf ederken, gözlerinden olup biteni kavradığı belli oluverdi. Ağzı yavaşça kapanmıştı.
     “Şimdi anlıyorum; demek bunun için atış müsabakası düzenlemişti. Evet, anlıyorum… George Corell ha… Bir türlü inanmak gelmiyor içimden…”
     Bu esnada soldaki kapı açıldı ve Başkan Orden odaya girdi. Küçük parmağıyla sağ kulağını karıştırıyordu. Resmi elbiselerini giymiş, makam zincirini boynuna asmıştı. Kocaman, beyaz püskürtme bıyığı ve ondan hiç de aşağı kalmayan kalın kaşları vardı. Yeni tarandıkları belli olan bembeyaz saçlarının telleri, yatıştırıldıkları yerden kurtulmak ve özgürlük mücadelesine kalkışmak üzere hareketlenmeye başlamıştı.
     Bay Orden, yıllardır kasabanın belediye başkanlığını yaptığı için, artık “Başkan” deyince akla Orden geliyordu. Keza en yaşlı kimselerin bile, “Başkan” kelimesini duyduklarında, hemen hayallerinde “Başkan Orden” canlanıverirdi. Orden’in mesleği ile kişiliği birbirine öylesine bağdaşmıştı. Başkanlık ona ciddiyet aşılamış, kendisi de bu makama samimiyet katmıştı.
     Başkanın hemen arkasından, ufacık tefecik, buruşuk yüzlü, sert tavırlı Hanımefendi odaya girdi. Hanımefendiye sorulacak olsa; kocasını yoktan yaratmış, yoğurmuş, biçime sokmuştu. Hatta aynı işe yeniden kalkışacak olsa, bu kez çok daha iyi başaracağından emindi. Yaşamı süresince ancak birkaç defa kocasını tam anlamıyla anlayabilmişti. Fakat anlayabildiği kısıtlı taraflarını da en püf noktasına kadar bilirdi. Kocasının en belirsiz, en ufak arzuları, üzüntüleri, ihmalkârlığı, tamahkârlığı gözünden kaçmazdı. Buna karşılık, kocasının düşüncelerini, hayallerini, emellerini, hiç ama hiçbir zaman görememiş, anlayamamıştı. Buna rağmen, yaşamı süresince sık sık daha derinlere ulaşabilmiş, ileriyi görebilmişti.
     Hanımefendi, Başkan Orden’in önüne geçip, küçük bir çocuğun parmağını ağzından çekercesine, kocasının elini kulağından çekti.
     “Doğrusu, dediğin kadar acıttığıma hiç aklım yatmıyor,” dedi ve ardından Dr. Winter’e dönerek ekledi:
     “Kaşlarını düzeltmeme bir türlü razı olmadı.”
     Başkan;
     “Acıtıyor,” diyerek savunmaya geçti.
     “Ne yapalım… Bu kılıkta insan içine çıkmaya gönlün razı geliyorsa, ben ne yapabilirim?”
     Başkanın zaten düzgün olan kravatını bir kez daha düzelttikten sonra;
     “İyi ki siz buradasınız, doktor!” dedi.
     Başını çevirince de Yüzbaşı Benedict’i gördü:
     “Aaa!” dedi. “Albay!”
     “Hayır Hanımefendi! Ben Yüzbaşı Bentick; sadece Albayın ziyareti için gerekli hazırlıkları yapıyorum. Çavuş!”
     Koltuk yastıklarını didik didik edip, resimlerin arkalarını kontrolle meşgul olan çavuş, derhal Başkan Orden’e yaklaşarak ceplerini yoklamaya başladı.
     Yüzbaşı Bentick özür diliyordu:
     “Kusura bakmayın… Aldığımız emir böyle!”
     Yeniden elindeki küçük deftere bakarak devam etti:
     “Burada ateşli silahlar varmış… İki tane galiba?”
     Başkan Orden;
     “Ateşli silahlar mı?” diye sordu. “Ha… Tüfekleri kastediyorsunuz herhalde. Evet… Bir av tüfeğim ile bir de atış müsabakalarında kullandığım ufak bir tüfeğim var.”
     Sonra canı sıkılmış bir tavırla ekledi:
     “Vallahi pek ava çıkamıyorum doğrusu. Hep niyetleniyorum, ama av mevsimi başlayınca cayıveriyorum. Artık avda eski tadı bulamıyorum.”
     Yüzbaşı, ısrarlı bir şekilde eski sorusunu tekrarladı:
     “Bu tüfekler nerede acaba, Bay Başkan?”
     Başkan Orden, çenesini sıvazlayarak hatırlamaya çalıştı:
     “Şey, galiba…”
     Karısına döndü:
     “Yatak odasındaki dolapta, bastonların arasındaydı değil mi?”
     “Evet, dolapta! Ne var ne yok hepsi iliklerine kadar yağ kokusuna bulandı. Keşke başka yere koysaydık tüfeklerini.”
     Yüzbaşı Bentick;
     “Çavuş!” diye bağırınca, asker bu kez hızla yatak odasına yollandı.
     “Pek tatsız bir görev bu… Özür dilerim,” dedi.
     Çavuş az sonra, bir çifte, bir de deri askılı, süslü püslü bir başka tüfekle geri döndü. Tüfekleri oda kapısının yanına dayadı.
     Yüzbaşı;
     “Teşekkür ederim, Bay Başkan,” dedi. “Size de teşekkür ederim Hanımefendi!”
     Sonra, doktora dönüp hafifçe eğildi:
     “Teşekkür ederim Doktor Winter. Albay Lanser neredeyse gelmek üzeredir. Hayırlı sabahlar!”
     Yüzbaşı sokak kapısına doğru ilerledi. Bir koltuğunda el konulan iki tüfek, diğer koltuğunda da makineli tüfek taşıyan çavuş, yüzbaşının arkasından çıktı.
     Hanımefendi;
     “Birden adamcağızı Albay sandım,” dedi. “Sevimli bir genç!”
     Doktor Winter, alaycı bir tavırla;
     “Hayır,” diye yanıt verdi. “Sadece Albayın emniyetini sağlamakla görevli biri!”
     Hanımefendi, “Acaba daha kaç tane subay gelecek?” diye düşünüyordu ki, Joseph’in hiç yüzü kızarmadan konuşulanlara kulak misafiri olduğunu gördü. Öfkeyle başını sallayıp kaşlarını çattı. Yaşlı uşak, az önce meşgul olduğu ufak tefek işlerine geri dönüp tekrar toz almaya başladı.
     Hanımefendi;
     “Kaç kişi daha gelir dersiniz?” diye sorunca, Dr. Winter büyük bir cesaretle koltuğun birini yerinden oynatıp oturarak;
     “Bilmem,” dedi.
     Hanımefendi yeniden kaşlarını kaldırıp ters ters Joseph’e bakarak;
     “Şey…” dedi. “Ne zamandır bunu tartışıp duruyorduk. Geleceklere acaba çay mı, yoksa şarap mı ikram etsek? Kaç kişi gelecek onu da bilmiyoruz. Bir şeyler ikram etmesek olmaz…”
     Dr. Winter hafif tarzda başını sallayarak güldü:
     “Bilmem ki! Çoktandır ne biz bir yeri işgal ettik, ne de baskına uğradık. Neyin yakışık alacağını kestirmek kolay değil!”
     Başkan Orden parmağını gene kulağına sokmuştu.
     “Bence hiçbir şey ikram etmemek en doğrusu! Halk hoş karşılamaz. Nedendir bilmem, düşmanla kadeh tokuşturmak içimden gelmiyor.”
     Hanımefendi, bu kez doktordan yardım isteyerek;
     “Eskiden, savaştan sonra iki tarafın kumandanları beraber içip, yine karşılıklı olarak birbirlerini övmezler miydi?” diye sordu.
     Dr. Winter başını sallayarak onayladığını belirtti:
     “Evet, bu doğru! Ama muhtemelen o günler bambaşkaydı. İngilizlerin avda eğlenmeleri gibi, krallar ve prensler de savaşta eğlenirlerdi. Savaşı, bir tür oyun sayarlardı. Tilki ölünce av ziyafeti çekilir! Yine de bana kalırsa Başkan Orden’in hakkı var; halk, düşmanla birlikte içki içmemizi hoş karşılamayabilir.”
     “Halk, meydanda durmuş bando dinliyormuş, Annie söyledi. Onlar bu şekilde hareket ettikten sonra biz ne diye en basit bir nezaket kuralına uymaktan kaçınacakmışız?”
     Başkan Orden, birkaç saniye karısına dik dik baktıktan sonra sert bir sesle;
     “Hanımefendi!” diye söylendi. “İzin verin de şarap içmeyelim. Şu anda halkın aklı zaten karışık! Yıllar boyu sulh içinde yaşadıklarından savaşa akılları yatmıyor. Eninde sonunda öğrenecekler, zihinleri açılacak, düşünüp bir karar verebilecekler. Beni de, aklım allak bullak olmadan sakin kafayla düşüneyim diye başkan seçtiler. Kasabanın altı evladı daha bu sabah öldürüldü. Bana kalırsa “av ziyafeti” yersiz kaçacak. Halk eğlence için savaşmaz!”
     Hanımefendi hafifçe başını eğdi. Yaşamında zaman zaman kocası sadece “Başkan” olarak karşısına çıktığı için, kocasıyla “Belediye Başkanı”nı ayırt etmeyi öğrenmişti.
     Başkan Orden saatine baktı. Joseph elinde kahve tepsisiyle odaya girmişti. Tepsideki bir fincan sade kahveyi alarak dalgın dalgın teşekkür etti.
     Birkaç yudum aldıktan sonra, sanki özür dilercesine Dr. Winter’e dönerek;
     “Açık konuşmamız gerek!” dedi. “Düşman kuvvetleri ne kadar biliyor musun?”
     “Pek fazla değil… İki yüz elliden fazla olduğunu sanmam. Fakat şu makineli tüfekler yok mu?”
     Başkan, kahveden bir yudum aldıktan sonra bir soru daha sordu:
     “Peki, memleketin başka yerlerinde durum nasıl?”
     Doktor omuz silkti.
     Başkan ümitsizlik içinde soru sormayı sürdürüyordu:
     “Düşmana karşı hiç direnme gösterilmemiş mi?”
     Doktor gene omuz silkti:
     “Bilmiyorum. Telgraf telleri ya kesilmiş, ya da düşman eline geçmiş olmalı… Hiç haber alamıyoruz.”
     “Ya evlâtlarımız, askerlerimiz?”
     “Hiçbir fikrim yok!”
     Joseph söze karıştı:
     “Duyduğuma göre, daha doğrusu Annie duymuş ki…”
     “Annie ne duymuş, Joseph?”
     “Altı asker makineli tüfek ateşiyle öldürülmüş. Annie, üç askerin de yakalanıp esir düştüğünü duymuş.”
     “Peki, ama bunlar on iki kişi değil miydi?”
     “Annie diğer üçünün kaçtığını duymuş.”
     Başkan sert bir tavır takınarak;
     “Hangileri kaçmış?” diye sordu.
     “Bilmiyorum efendim! Annie başka bir şey duymamış.”
     Hanımefendi, bu sırada parmağının ucuyla masalardan birinin tozunu kontrol ediyordu.
     “Joseph,” dedi. “Konuklar geldiklerinde zilin yanından ayrılma… Bakarsın bir şey lâzım olur. Ha… Bir de öbür ceketini giy, düğmeli olanı.”
     Birkaç saniye düşündükten sonra devam etti:
     “Joseph, bir diyeceğim daha var: İşin bittikten sonra derhal odana çık. Buralarda ayak sürtüp konuşulanları dinlemen pek kötü kaçıyor. Tam anlamıyla taşralı işi… Başka bir şey değil!”
     “Peki, Hanımefendi!”
     “Şarap ikram etmeyeceğiz, Joseph! Fakat gümüş sigaralığı doldur. Albayın sigarasını yakarken de kibriti ayakkabının altında değil, kibrit kutusunun kenarında yak!”
     “Peki, Hanımefendi!”
     Başkan Orden, ceketinin düğmelerini açtı, cebinden saatini çıkarıp baktı, tekrar yerine koydu, sonra ceketini yeniden ilikledi. Ancak ters iliklemiş, bir düğme yukarıda, bir ilik aşağıda kalmıştı. Karısı derhal yanına gidip düğmelerini düzeltti.
     Dr. Winter sordu:
     “Saat kaç?”
     “11’e beş var.”
     “Dakik insanlar bunlar. Tam zamanında geleceklerdir. İstersen ben gideyim.”
     Başkan Orden birden telaşlandı:
     “Gitmek mi? Hayır, hayır… Kalmalısın!”
     Hafifçe gülerek;
     “Biraz korkuyorum da! Daha doğrusu… Korkmak değil ama herhalde biraz sinirliyim,” dedi.
     Ardından çaresizlik içinde ekledi:
     “Yıllar var ki düşman çizmesi görmemiştik.”
     Sustu… Kulak kabarttı. Uzaktan bandonun sesi duyuluyordu. Marş çalıyorlardı. Hepsi sesin geldiği tarafa dönüp bir süre dinlediler.
     Hanımefendi;
     “İşte geliyorlar!” dedi. “Umarım hepsi birden buraya girmeye kalkışmazlar. Odamız pek büyük değil!”
     Doktor Winter, alaycı bir tavırla karşılık verdi:
     “Hanımefendi herhalde Versay’daki Aynalı Salonu(1)tercih ederlerdi!”
     Hanımefendi, dudaklarını ısırarak çevresini gözden geçirmeye başladı. Hayal gücünün itelemesiyle, düşman askerlerini odaya yerleştirmeye çalışıyordu.
     Bandonun sesi biraz daha yükselmiş, sonra yeniden hafiflemişti. Kapı yavaşça vuruldu.
     Hanımefendi;
     “Allah Allah, kim geldi acaba?” diye söylendi. “Joseph, eğer misafir falansa daha sonra gelsin… Şu anda çok meşgulüz!”
     Kapı tekrar vuruldu. Joseph gidip kapıyı bir iki parmak araladı, sonra biraz daha açtı. Eşikte, miğferli, iri kara gözlüklü, kurşunî üniformalı bir asker göründü.
     Joseph kapıyı ardına kadar açınca, miğferli asker içeri girdi. Odanın içini çabucak gözden geçirdikten sonra bir kenara çekilerek;
     “Albay Lanser!” diye geleni takdim etti.
     Odaya miğferli bir subay girmişti. Rütbesi sadece omuzlarındaki işaretlerden anlaşılıyordu. Arkasında, siyah elbiseli, kısa boylu bir adam vardı.
     Albay Lanser, orta yaşlı, kır saçlı, sert ve bezgin tavırlı bir adamdı. Tam bir askere yaraşan dik ve geniş omuzlarına karşılık, gözlerinde her askerde görülen anlamsız boş bakışlardan eser yoktu. Yanındaki ufak tefek adamın kafası dazlaktı. Pembe yanakları, küçük siyah gözleri ve dolgun dudakları vardı.
     Albay miğferini çıkarıp saygıyla eğilerek;
     “Sayın Başkan hazretleri!” dedi.
     Sonra Başkanın karısına dönerek;
     “Hanımefendi!” diye ekledi.
     Ardından, emir erine dönerek;
     “Kapıyı kapat, Çavuş!” diye emretti.
     Joseph, ondan önce yetişip kapıyı kapattıktan sonra, zafer kazanmış komutan edasıyla çavuşu süzmeye başladı.
     Albay Lanser merak ve tedirginlikle doktora bakarken, Başkan Orden;
     “Sizi Doktor Winter’le tanıştırayım,” dedi.
     “Resmi bir görevli mi?”
     “Sadece doktor, efendim! Aynı zamanda kasabamızın tarihçisi de diyebilirsiniz.”
     Lanser hafifçe eğildi.
     “Doktor Winter, duygularınızı rencide etmek arzusunda değilim, ama tarihinizde yeni bir sayfa açılacağını, belki de…”
     Dr. Winter gülümseyerek;
     “Belki de birçok sayfalar açılacaktır!” diye araya girdi.
     Albay, yanındaki sivil kişiye dönerek;
     “Bay Corell’i tanıyorsunuz herhalde?” dedi.
     Başkan;
     “George Corell mi?” dedi. “Elbette tanırım… Nasılsın George?”
     Dr. Winter, Başkan Orden’in konuşmasını sertçe keserek, gayet resmi bir tavırla konuşmaya başladı:
     “Başkan Orden! Dostumuz George Corell kasabamızı düşman istilasına hazırlamış. Velinimetimiz George Corell askerlerimizi atış müsabakası bahanesiyle dağa götürmüş. Sofralarımızın şeref konuğu George Corell elimizde mevcut ateşli silahların teker teker listesini çıkarmış. Aziz dostumuz George Corell…”
     Corell öfke içinde;
     “Ben inanç duyduğum yola hizmet ederim,” dedi. “Bu şerefli bir iştir!”
     Başkan Orden’in ağzı açık kalmıştı. Şaşkın şaşkın bir Winter’e, bir Corell’e bakıyordu.
     “Doğru olamaz!” dedi. “George… Gerçek olamaz bu! Benim soframda oturdun. Beraber içtik. Hatta… Hatta hastanenin kurulmasını birlikte tasarladık. Gerçek olamaz bu!”
     Başkanın vücudu dikleşmeye başlamıştı; sert sert Corell’e bakıyor, Corell’de ifadesine yansıyan bir nefret dalgasıyla onu süzüyordu. Ortalığa derin bir sessizlik çökmüştü. Yavaş yavaş Belediye Başkanının yüzünü sert ve resmi bir ifade kapladı, sanki tüm bedeni kaskatı kesilmişti.
     Albay Lanser’e dönerek;
     “Bu bayın yanında konuşmak istemiyorum,” dedi.
     Corell itiraz etti:
     “Burada bulunmak benim de hakkım. Ben de öbürleri gibi askerim, tek farkım üniforma giymeyişim.”
     Başkan, biraz önceki sözlerini tekrarlayarak;
     “Bu bayın yanında konuşmak istemiyorum,” deyince, Albay Lanser;
     “Lütfen bizi yalnız bırakır mısınız, Bay Corell?” demek zorunda kaldı.
     “Fakat burada bulunmak benim hakkım!”
     Lanser sert bir sesle;
     “Bizi yalnız bırakınız, Bay Correll!” diye tekrarladı. “Üstünüzün emrini mi dinlemek istemiyorsunuz?”
     “Hayır efendim!”
     “Öyleyse lütfen çıkınız!”
     Corell öfkeyle Başkana baktıktan sonra döndü, hızlı adımlarla odadan çıktı. Dr. Winter kıs kıs gülüyordu.
     “Benim tarihimin bir paragrafını bu olay mükemmel şekilde doldurur.”
     Albay Lanser ters ters doktora baktı, fakat bir şey söylemedi.
     Bu kez sağdaki kapı açılınca, saman saçlı, al yanaklı Annie’nin suratı göründü.
     Annie;
     “Arka avluda askerler var, Hanımefendi,” dedi. “Orada dikilip duruyorlar.”
     Albay Orden;
     “Merak etmeyin… İçeri girmezler,” dedi. “Sadece talimat gereği orada bekliyorlar.”
     Hanımefendi buz gibi bir sesle;
     “Annie,” dedi. “Bir gelişme olursa Joseph’le haber gönderirsin.”
     “İçeri girip girmeyeceklerinden emin olamam! Kahvenin kokusunu aldılar herhalde!”
     “Annie!”
     “Peki, Hanımefendi!”
     Annie çekildi.
     Albay Orden;
     “Oturabilir miyim?” diye sorarken açıklama gereğini duydu.
     “Çoktandır uyku yüzü görmedik de!”
     Başkan da, uykudan yeni kalkmış gibi bir tavırla;
     “Evet, tabii!” dedi. “Oturun!”
     Albay dönüp Başkanın karısına baktı. Kadın oturur oturmaz, kendi de yorgun bir tavırla koltuğa çöktü. Başkan Orden, hâlâ uykudaymış gibi ayakta duruyordu.
     Albay konuşmaya başlayarak;
     “Mümkün olduğunca iyi geçinmek istiyoruz,” dedi. “Bu olaya, her şeyden önce, bir iş anlaşması diyebiliriz. Sizin kömür madenleriniz ve balıkçılığınız bizim için gerekli. Mümkün olduğu kadar dostça, tatlı tatlı geçinmeye çaba göstereceğiz.”
     Başkan;
     “Hiçbir haber alamadım… Ülkenin diğer kısımları ne durumda?” diye sordu.
     “Her taraf zapt edildi. İyi planlamıştık.”
     “Hiç direnişle karşılaşmadınız mı?”
     Albay, acınacak bir ifadeyle Başkana baktı.
     “Keşke karşılaşmasaydık! Evet, mukavemet edildi ama bu sadece kan dökülmesine neden oldu. İşimizi gayet iyi tasarlamıştık.”
     Başkan hâlâ aynı noktada ısrar ediyordu:
     “Fakat mukavemet gördünüz değil mi?”
     “Evet, ama zaten direnmek pek akıl kârı değildi. Aynen burada olduğu gibi, direnişçiler hızla bastırıldı. Karşı koymaya çalışmak, hem saçma ve hem de hazin bir hareketti.”
     Dr. Winter, Başkanın neden bu noktada bu kadar ısrar ettiğini anlıyordu:
     “Evet,” dedi. “Size belki saçma gelebilir ama yine de karşı koymaya çalışanlar vardı değil mi?”
     Albay Lanser yanıt verdi:
     “Pek azdılar… Zaten çok kısa sürede yok edildiler. Genellikle halk çok sakin davrandı.”
     Dr. Winter;
     “Halk henüz işin farkında değil,” dedi.
     Lanser;
     “Yavaş yavaş anlarlar,” diye karşılık verdi. “Bir daha saçma işlere kalkışmazlar.”
     Öksürerek boğazını temizledi. Sesi keskin ve sert çıkıyordu.
     “Eh… Artık konumuzu görüşmeye başlayabiliriz. Son derece yorgun olmama rağmen, yatmadan önce işlerimi düzenlemek istiyorum.”
     Oturduğu yerden öne doğru eğilerek konuşmasını sürdürdü:
     “Ben askerden çok mühendisim. Bu olay da, dövüşmekten, işgalden çok bir mühendislik işidir. Kömür yeraltından çıkarılıp sevk edilmeli. Bizim teknisyenlerimiz var… Ancak halk madende çalışmaya devam etmeli. Anlaşıldı mı? Sert davranmak istemiyoruz.”
     Başkan Orden;
     “Evet, çok açık konuştunuz! Fakat ya halk madende çalışmak istemezse?” diye sordu.
     “İnşallah isterler. Çünkü istemeleri gerekiyor. Bize kömür lâzım!”
     “Ya istemezlerse?”
     “İstemeleri gerek. İtaatkâr bir halkınız var. Patırtı, huzursuzluk yaratmak işlerine gelmez.”
     Başkanın yanıt vermesini bekledi, sesinin çıkmadığını görünce konuşmasını sürdürdü:
     “Doğru değil mi?”
     Başkan Orden çenesini sıvazlıyordu:
     “Bilmem ki!” dedi. “Kendi yöneticilerine karşı itaatkârdırlar. Sizin idarenizde ne yaparlar bilemem! Burası yabancı baskısına girmemiştir. Biz, dört yüz yıldan beri kendi kendimizi idare ederiz.”
     Albay hızla yanıt vererek;
     “Bunları biliyoruz zaten,” dedi. “Biz de sizin yönetiminize karışacak değiliz. Siz yine Belediye Başkanı olarak kalacaksınız; emir vereceksiniz; gerektiğinde cezalandıracak, gerektiğinde ödüllendireceksiniz. Böylece sizi sıkıntıya sokmamış olacağız.”
     Başkan Orden, doktora bakıyordu.
     “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
     “Bilmem! Ben de merak ediyorum. Herhalde kargaşalık çıkacaktır. Halk bunu kendine yediremez.”
     Başkan Orden;
     “Ben de bilemiyorum,” dedi ve Albay Lanser’e dönerek ekledi:
     “Ben de bu milletin bir bireyiyim, buna rağmen ne yapacaklarını kestiremem. Siz daha iyi bilirsiniz. Belki de sizin ve benim gördüklerimden daha farklı gelişmelere şahit olacağız. Bazı milletler, kendileri için kararlaştırılan önderleri, yöneticileri hemen kabul eder ve boyun eyerler. Ancak benim milletim, beni kendi seçti. Bu makamı verdikleri gibi, geri de alabilirler. Sizin tarafınızı tuttuğum kanısı uyanırsa, bunu derhal yaparlar. Şimdilik bir şey bilemiyor, bir şey söyleyemiyorum.”
     Albay;
     “İtaatkâr olmalarını sağlarsanız, onlara karşı görevinizi yapmış olursunuz,” dedi.
     “Görev mi?”
     “Evet, görev! Onları gelecek zararlardan korumaktan sorumlusunuz. İsyana kalkışırlarsa kendilerini tehlikeye atmış olurlar. Bu kömürü mutlak surette elde etmemiz gerek. Bunu ne şekilde başaracağımıza dair emir almadık; sadece sürekli üretmemiz emredildi o kadar. Ancak siz, halkınızı korumak zorundasınız. Onları çalışmaya ikna ederek korumalısınız.”
     Başkan Orden;
     “Ya korunmak istemezlerse?” diye sordu.
     “O zaman, onların hesabına sizin düşünüp karar vermeniz gerekir.”
     Orden gururla;
     “Benim milletim kendi hesabına başkalarının karar vermesini istemez,” dedi. “Bu halleriyle sizin milletinizden farklıdır. Gerçi şu anda akılları biraz karışık, fakat böyle olduğundan eminim.”
     Joseph, bu sırada tekrar telaşla odaya girdi. Bir an önce konuşabilmek için sabırsızlandığı her halinden belli oluyordu.
     Hanımefendi;
     “Ne var, Joseph?” diye sordu.
     “Affedersiniz Hanımefendi, affedersiniz Beyefendi…”
     Başkan sordu:
     “Ne istiyorsun?”
     “Annie… Çok kızgın efendim.”
     Hanımefendi tekrar sordu:
     “Ne olmuş?”
     “Annie, askerlerin arka bahçede durmalarına sinirleniyor.”
     Albay:
     “Rahatsız mı ediyorlar?” diye sordu.
     “Kapıdan Annie’yi seyrediyorlar. Annie buna çok kızıyor.”
     “Verilen emre itaat ediyorlar. Zararları dokunmaz.”
     Joseph;
     “Annie seyredilmekten nefret eder,” dedi.
     Hanımefendi;
     “Joseph, Annie’ye söyle dikkat etsin,” diye tembih etti.
     Joseph;
     “Peki, Hanımefendi!” diyerek odadan çıktı.
     Albay Lanser’in gözleri yorgunluktan kapanıyordu.
     “Önemli bir nokta daha var, Sayın Başkan!” dedi. “Maiyetimle birlikte burada kalmam mümkün olabilir mi?”
     Başkan Orden, bir süre düşündükten sonra yanıt verdi:
     “Burası küçük gelir. Daha büyük ve daha rahat yerler var.”
     Joseph, gümüş sigaralıkla kapıda göründü. Kutuyu açıp Albaya tuttu ve aldığı sigarayı özenle yaktı. Lanser derin bir nefes çekti.
     “Sorun bu değil! Bizim gibi askeri yönetim kademesi, yerel idare amiriyle aynı çatı altında kalırsa durum daha sakin olur.”
     Orden;
     “Yani kısaca, ‘halk işbirliği yapıyor sanır’ demek istiyorsunuz,” dedi.
     “Evet, aşağı yukarı öyle…”
     Başkan Orden, ümitsiz bir bakışla Dr. Winter’e döndü. Doktor sadece kuru bir gülümsemeyle karşılık verdi.
     Orden çekingen bir sesle;
     “Bu şerefi kabul etmemeye hakkım var mı?” diye sordu.
     “Maalesef hayır, böyle emir aldım.”
     “Ama halk bunu iyi karşılamayacaktır.”
     “Sürekli halktan bahsediyorsunuz. Halk silahsızdır… Söz hakkı olamaz!”
     Başkan Orden başını sallayarak;
     “Anlamıyorsunuz,” dedi.
     Bu sırada kapının ardında öfkeli bir kadın sesi, bir gürültü ve sonra bir erkek çığlığı duyuldu.
     Joseph telaşla içeri daldı:
     “Annie, kaynar su döktü,” dedi. “Çok sinirli…”
     Dışarıdan karmakarışık haykırışlar ve ayak sesleri geliyordu. Albay Lanser güçlükle yerinden doğruldu.
     “Uşaklarınıza söz geçiremez misiniz?”
     Başkan Orden güldü;
     “Pek az, Annie iyi bir aşçıdır. Memnun kaldığı sürece de bu işe devam etmeye hakkı vardır.”
     Sonra Joseph’e dönerek;
     “Kimsenin canı yandı mı?” diye sordu.
     “Su kaynıyordu efendim!”
     Albay Lanser;
     “Biz sadece görevimizi yapmaya çalışıyoruz,” dedi. Görevimiz de, maden üretim işine nezaret etmektir. Aşçınıza itaat etmeyi öğretmelisiniz.”
     “Yapamam… İstifa eder!”
     “Fakat bu olağandışı bir durum… İstifa edemez.”
     Dr. Winter söze karıştı:
     “Öyleyse, hep kaynar su döker!”
     Kapı açıldı ve odaya bir asker girdi:
     “Kadını tutuklayayım mı, Albayım?”
     “Adamlarımıza bir şey oldu mu?”
     “Evet Albayım… İyice haşlandılar; biri yandı. Kadını yakaladık Albayım!”
     Lanser, ne yapacağını şaşırmış bir halde;
     “Kadını bırakın,” dedi. “Siz de evden uzaklaşın.”
     “Peki Albayım!”
     Askerin odadan çıkmasının ardından Albay Lanser;
     “Kadını kurşuna dizdirebilir ya da hapse attırabilirdim,” dedi.
     Orden;
     “O zaman aşçısız kalırdık,” diye karşılık verdi.
     Albay;
     “Bakın,” dedi. “Ben sizlerle iyi geçinmek üzere talimat aldım.”
     Hanımefendi söze karıştı:
     “Özür dilerim… Gidip bakayım askerler Annie’ye bir şey yapmış mı?”
     Lanser ayağa kalkarak;
     “Size çok yorgun olduğumu söylemiştim,” dedi. “Biraz yatıp uyumam lâzım. Herkesin esenliği için bizimle işbirliği yapmanızı rica ederim.”
     Başkan Orden hiç ses çıkarmayınca Lanser;
     “Halkınızın esenliği uğruna…” diye tekrarladı. “Kabul etmeniz gerek!”
     Orden;
     “Burası ufak bir kasabadır,” diye yanıt verdi. “Bilemiyorum… Halk da, ben de henüz kendimizi toparlayamadık.”
     “İşbirliği için gayret göstermelisiniz!”
     Orden başını salladı:
     “Bilemiyorum… Kasaba halkı neye karar verirse, ben de öyle hareket ederim.”
     “Fakat yetki sizin elinizde!”
     Orden güldü:
     “İnanmayacaksınız ama gerçek şudur: Yetki kasabamızdadır. Nasıl ve neden bilmem ama böyledir. Bu nedenle bizler, sizin gibi hızlı hareket edemeyiz. Bir şeye karar verilince, o kararı elbirliğiyle uygularız. Aklım karışık… Şu anda hiçbir şey bilmiyorum.”
     Lanser, bezgin bir tavırla;
     “İnşallah iyi geçiniriz,” dedi. “Herkes için böylesi daha hayırlı. Size güvenebileceğimi ümit ediyorum; huzuru sağlamak ve korumak için askerlerin başvuracağı yöntemleri düşünmek bile istemiyorum.”
     Belediye Başkanından hiç ses gelmeyince Lanser;
     “İnşallah size güvenebiliriz,” diye tekrarladı.
     Orden, parmağıyla kulağının içini karıştırırken;
     “Bilmiyorum,” dedi.
     Tam o sırada Hanımefendi içeri girdi:
     “Annie fena halde öfkelenmiş. Komşuya geçmiş… Christine ile konuşuyor. Christine de çok kızgın.”
     Belediye Başkanı;
     “Christine, Annie’den de daha iyi bir aşçıdır,” dedi. (DEVAM EDECEK)

(Yazan: John Ernst Steinbeck-Çeviren. D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz