Miniklere Minik Masallar (8)

M

GÜRÜLTÜCÜ ÇOCUK
       Bir varmış, bir yokmuş…
       Gürültücü çocuğu hiç kimse sevmezdi. Çünkü o kadar gürültü yapardı ki, yer yerinden oynardı. Hele yürürken çıkardığı sesler dayanılacak gibi değildi. O sokağa çıktığı zaman herkes evine koşar, kapıyı pencereyi sıkı sıkı örterdi.
       Bir gün, annesi gürültücü çocuğu ekmek almaya gönderdi.
       Gürültücü doğru fırına gidip bağırdı:
       “Bir tane ekmek istiyorum!”
       Öyle bağırdı ki, arabasında uyumakta olan minik bebek ağlamaya başladı. Bebeğin annesi gürültücüye dönerek;
       “Ne düşüncesiz çocuksun! Biraz yavaş konuşamaz mısın sen?” diye söylendi.
       Ama bizim gürültücü çocuk hiç akıllanmadı. Eve dönerken başladı gülmeye. Kahkahaları her yeri çınlatıyordu.
       Pencereden genç bir kadın başını uzatıp gürültücüye seslendi:
       “Neden bu kadar hızlı gülüyorsun? Çocuğum hasta ve başı çok ağrıyor. Sesin onu rahatsız etti. Haydi git buradan!”
       Gürültücü çocuk daha da çok gülmeye, gümbür gümbür sesler çıkarmaya başladı.
Artık ona bir ders vermenin zamanı gelmişti. Bütün mahalle halkı toplanıp konuştular.
Ertesi gün gürültücü çocuk ekmek almak için fırına girdi. Her zamanki gibi bağırmaya başladı:
       “Bir tane ekmek istiyorum!”
       Ama fırıncı hiç oralı olmadı; duymamış gibi davrandı. Gürültücü çocuk daha da bağırdı:
“Bir tane ekmek istiyorum dedim!”
       Fırıncı yine ses çıkarmadı.
       Gürültücü çocuk çaresiz fırından çıktı. Yürürken “takır tukur” sesler çıkarıyor, ıslık çalıyordu.
       Evin önünden geçerken biri pencereyi açtı ve gürültücü çocuğun başına bir kova soğuk su boşalttı. Gürültücü titremekten hiç ses çıkaramaz oldu.
       Sonra doğruca evine gidip olanları düşündü. Çevresine ne kadar saygısızca davrandığını anladı.
       O gün bu gündür gürültücü çocuk bir daha hiç gürültü yapmadı.

TÜCCAR OLAN ÇOBAN
       Deniz kıyısına yakın meralarda sürüsünü otlatan bir çoban, bir gün bir kayanın üzerine oturup kendisini rüzgârın serinliğine bıraktı. Güzel bir yaz günüydü, okyanus sessiz sakin çarşaf gibi uzanıyordu. Böylece oturmuş, denizdeki yelkenlileri seyrederken;
       ”Eğer benim de bir yelkenlim olsaydı, uzaklardaki yabancı ülkelere giderdim ve mesut olurdum,” diye düşündü.
       Bu arzusu o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki, bir gün bütün sürüsünü sattı ve küçük bir gemi satın aldı. Denize açıldı. Ne yazık ki, seyahatinin ikinci gününde bir fırtına çıktı ve çoban gemisindeki bütün malı denize atmak zorunda kaldı. Fakat bu da yetmedi, dalgalar gemiyi kayalıklara sürükleyip parçaladı. Çoban hayatını çok zor kurtardı. Ve bu olaydan sonra sürüsünü güderek kazandığı para ona çok tatlı gelmeye başladı.
       Zaman geçti. Çoban iyi çalışması sayesinde tekrar eski servetini kazandı. Yine deniz kıyısındaki kayanın üzerinde oturmuş hayaller kuruyordu. Bu sefer tüccar olmaya karar verdi. Bu sırada denizin dalgaları sanki onu kandırmak istermiş gibi ayaklarının üzerinde kıvrılıyordu. Bunun farkına varan çoban;
       “Aptal deniz!” diye haykırdı. “Seninle ikinci defa iş yapacağımı mı sanıyorsun? Kendine yeni kurbanlar arıyorsun değil mi?”
       Çoban yerinden kalkıp, sürüsünün yanına gitti. Bir daha da bilmediği işlere girmedi.

ÜÇ CESUR KIZ
       Bir ormanda üç cesur kız varmış. En büyükleri Gülçin, ortancası Hazal, en ufakları da Yasemin’miş. Yasemin çok haylazmış ama çokta zekiymiş. Bir gün Yasemin ablalarından gizli ormanın derinliklerine gezmeye gitmiş. Gezerken saatin kaç olduğunu unutmuş. Hava kararmaya başlamış. Yasemin çok korkmuş. Ablaları da Yasemin’i arıyorlarmış. Perişan olmuşlar, korkmuşlar.
       Doğal olarak ortanca kardeş Hazal, ablasına;
       “Hep bizim yüzümüzden oldu, o ufacık kızı yalnız başına bıraktık!” demiş.
       En büyük abla Gülçin ise;
       “Bu bizim hatamız değildi,” diye cevap vermiş. “Sadece kardeşimiz için endişeleniyorum,” demiş.
       Ormanda karanlıkta yürürlerken kurtlar ulumaya başlamış. Yasemin de kendini toplamış, korkusunu yenmiş; artık hiç korkmadan yürüyebiliyor ve kendi kendine de söyleniyormuş.
       “Keşke ablalarımın yanından ayrılmasaydım,” diye düşünürken, birden düşüncelerini kesen bir ses, bir tavsan ona seslenmiş:
       “Hey ufak kız, ben senin kim olduğunu biliyorum,” demiş ve kendisini ablasını oturduğu yeri bildiğini ve kendisine inanması için bir kaç şey daha anlatabileceğini söylemiş. Bu esnada da ablaları paltolarını ve ayakkabılarını giymişler, Yasemin’i aramaya ormana doğru yola koyulmuşlar:
       Ararlarken önlerine bir kuyu çıkmış. İçinde Yaseminin şekli belirmiş birden. Sonra içeriden bir ses gelmiş;
       “Ben kuyunun içindeki cinim; Yasemin buralarda, yanında bir tavşan var, o çok kötü demiş,” ama aslında kötü olan tabii cinin kendisiymiş. Cin, Yasemin’in nerede olduğunu söylemiş; ablaları da koşa koşa onu kurtarmaya gitmişler. Yasemin tavşanla oynarken ablaları gelmiş ve Yasemin’i kolundan çekip tavşanı dışlamışlar.
       Ortanca kardeş Hazal, içlerinde en sinirlileri olduğu için, ilk sözü o almış:
       “Umarım kardeşimize bir şey yapmadın tavşan? Yoksa bir şey yaptıysan sana bunun hesabını sorarım!” derken, büyük ablası Gülçin de bir taraftan Hazal’ı sakinleştirmeye çalışıyormuş;
       “Görmüyor musun Hazal? Onlar oyun oynuyorlar… Asıl kötü olan kuyudaki cindir; tavşanı çekemiyor!”
       Sonra, tavşan da olayı anlatmış;
       “Eğer beni öldürseydiniz kuyudaki cin serbest kalacaktı!” demiş.
       Gülçin ve Hazal da tavşana teşekkür edip, Yasemin’i alıp evlerine dönmüşler. Kötü niyetli cin de kuyuda kalarak cezasını bulmuş ve oradan bir ömür boyu çıkamamış…

RÜZGÂR İLE GÜNEŞ
       Rüzgâr ve Güneş, kimin daha güçlü olduğunu tartışıyorlarmış. Rüzgâr;
“Ben daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım. Şu karşıdaki paltolu yaşlı adamı görüyor musun? Paltosunu senden daha hızlı çıkaracağıma bahse girerim,” demiş.
       Güneş bir bulutun arkasına çekilmiş, beklemeye başlamış. Bu sırada rüzgâr, kasırga şiddetinde esmeye başlamış. O kuvvetli estikçe ihtiyar adam paltosuna daha da sıkı sarılıyormuş.
       Sonunda rüzgâr pes edip durmuş. Güneş bulutların arkasından çıkıp yaşlı adama nazikçe gülümsemiş ve sıcaklığını göndermeye başlamış. Çok geçmeden adam alnındaki teri silip paltosunu çıkarmış.
       Sonra rüzgâra dönerek, nazik ve dostça davranışın, şiddet ve güç gösterisinden daha etkili olduğunu söylemiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi