Tez geçse de her sevgide bin hâtıra vardır

T

     Seneler önce, sıralarında öğrenci olarak oturduğu okulunun yılsonu balosunda, bu kez genç bir kimyager olarak bulunuyordu.
     Tayfun; doğduğu, büyüdüğü ve liseye kadarki eğitimini tamamladığı şehre, genç bir kimya mühendisi olarak dönmüştü. Hemen birkaç günlüğüne gelmiş, bu arada da okulunun yılsonu balosunu duyunca, o geceyi eski çocukluk ve okul arkadaşları arasında geçirmek, eski günleri ve anıları tekrar yaşamak arzusuyla geceye katılmaya karar vermişti.
     Gecenin daha ilk dakikalarında, bu şekilde hareket etmesinin ne kadar da isabetli olduğunu görmüş ve sevinmişti. Kendisi, daha çocukluk çağlarında iken, arkadaşları arasında sevimliliği, çalışkanlığı, terbiyesi ve uysallığı ile aranan bir kimseydi. Ayrıca, çok ama çok güzel bir sese de sahipti.
     İşte bu gece, yıllar sonra arkadaşlarıyla tekrar bir araya gelmişler, gülüp eğlenmişler ve eski anıları dile getirmişlerdi. Ve sonunda saatler yirmi dördü geçip hafif çakırkeyif olup şen şakrak kahkahaları etrafı sarınca, arkadaşlarından birisi onu, birkaç şarkı söylemesi için sahneye, mikrofon başına davet etmişti.
     Tayfun, çok hafiften peltekleşen konuşmasıyla mazeret beyan etmeye çalışmış, özür dilemiş, fakat bunların hiçbiri fayda etmemişti. Artık direnmenin boşuna olduğunu anlayan Tayfun, alkışlar arasında sahneye çıktıktan sonra, gerçeği söylemek gerekirse, hiç kimsenin ümit etmediği bir tavır ve üslupla klasik eserlerden, benim diyen sanatçıların çoğunun zorlukla icra edebileceği bir eseri okumuş, haklı olarak bol ve candan alkış almıştı.
     Sahneden tek eserle ayrılamayacağını anladığından, aynı makamdan bir eser, bir eser daha okumuştu. Havaya o kadar hâkim olmuştu ki, heyecanından hiç eser kalmamış halde üçüncü eserini okurken, elinde mikrofonla masaların arasında dolaşmaya başlamış, eserin yorumuna katılmaları için mikrofonu büyük bir rahatlıkla orada hazır bulunan misafir hanım ve beylere uzatmaya başlamıştı ki… Olanlar oldu…
     Sahnenin sağ tarafında, geniş bir sütunun gölgelediği masada, beyazlara bürünmüş genç bir bayanla göz göze geliverdi…
     Muntazam vücudunun can alıcı noktalarını elinden geldiğince kapatmaya çalışan, beyazlar içindeki bu esmer bayan oydu… Evet, ondan başkası olamazdı…
     Göğsünde pırıl pırıl yanan taşlı iğne, boynundaki ışıl ışıl gerdanlık ve parmağındaki iri taşlı pırlanta yüzükten akseden rengârenk ışıklar, bu büyüleyici güzelliğe bambaşka bir güzellik daha katıyordu. Bu bayan, çocukluk arkadaşı, hatta sınıf ve sıra arkadaşı Mihriban’dan başkası değildi!
     Yıllar, saniyenin yüzde biriyle bile ölçülemeyecek kadar kısacık bir zaman parçası içinde gözünün önünden geçmişti. Mihriban ile birlikte oturdukları sıraları, teneffüslerde koşup oynadıkları anları, son sınıfta, okul çıkışlarında eve dönüş yolunda birbirlerine çekingenlikle yaklaşmalarını hatırladı. Piknikte geçirdikleri o güzel anları gözünün önünde canlandırdı. Birbirlerine öylesine bağlıydılar ki…
     Sonra, bir ara, galiba anlamını tam olarak bilmemelerine rağmen, birbirlerini sevdiklerini de söylemişlerdi. Sonra Tayfun, öğrenimine devam etmek için ayrılmıştı oradan. Nasıl olmuştu? Birbirlerine veda edebilmişler miydi? Bunların hiçbirini hatırlamıyordu…
     Tayfun, üçüncü şarkısının ardından sahneye döndüğünde sanki bambaşka bir Tayfun oluvermişti. Bunu, o kadar hay huy arasında ancak birkaç kişi fark edebilmişti ki bunlardan birisi de Mihriban’dı…
     “Arzularınızla huzurlarınıza çıktım. Beni, hakkım ve haddim olmayan alkışlarla karşıladınız. Minnet ve şükranlarımı sunarken, izninizle sizlere son olarak bir eser daha takdim etmek istiyorum. Bu gece bana eski yıllarımı yeniden yaşama fırsatını verdiniz. Aranızda, eski dost ve tanıdık yüzleri görmenin mutluluğu içerisinde, kendimi bir kuş kadar hafif hissediyorum. İnsanları mutlu kılan, ölmeyen ve daima yaşayacak olan hâtıralardır. Bu hâtıralar arasından hepinize sonsuz selam ve saygılarımı sunuyorum…”
     Tayfun, bu kısa ve fakat çok anlamlı konuşmasını yaparken Mihriban’ın elindeki küçücük mendilin göz pınarları üzerinde gezindiğini gördü…
     Şimdi daha tok, daha içli bir erkek sesi, salonun dört bir tarafında dalgalanıyor, göz pınarları üzerinde gezinen o mendil, gözyaşlarının artmasıyla birlikte biraz daha ıslanıyordu…

Tez geçse de her sevgide bin hâtıra vardır
                Sevda denilen şey, yaşayan hâtıralardır
                               Sevmek de, sevilmek de bahar ömrü kadardır
                                               Sevda denilen şey yaşayan hâtıralardır…

Güfte: Necdet Atılgan
Beste: Selahattin İnal
Makam: Hüseynî
Usûl: Sofyan
Form: Şarkı

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz