Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Suruç, Saat 08.30)

D

“Tanrı aptalları sevmez!”

TÜRKİYE-Suruç, Saat 08.30

       Sabahın erken saatlerinde, Mürşitpınar Hudut Kapısı’na gelen resmi bir Suriye heyeti, Suruç Kaymakamlığı’ndan görüşme talebinde bulundu. Heyette; Suriye’nin Ayn al’Arab beldesinin mülki amiriyle gü­venlik komutanı, Halep’ten gelmiş biri sivil diğeri asker kıyafetli iki yetkili ve bir tercüman bulunuyordu. Türk heyetinde ise; kaymakam, seyyar jandarma tabur ko­mutan vekili yüzbaşı ve ilçe jandarma bölük komutanı yer alıyordu. Lüzumsuz olduğu gerekçesiyle, ikinci bir tercümana gerek duyulmamıştı.
       Görüşme yeri olarak, gümrük muhafaza mü­dürünün ikinci kattaki makam odası uygun görülmüştü. Heyet üyeleri birer birer gümrük binasına doğru iler­lediler.
       Gelen heyeti uzaktan izlemeye alan Doğan, üye­lerden sivil giyimli yetkilinin, Askeri Muhaberat’ın önde gelen simalarından Hasan Nafi isimli şahıs olduğunu görünce şaşırmadan edemedi. Demek ki, işin içinde Su­riye gizli servisinin de burnunu soktuğu önemli bir olay vardı.
       Doğan, Hasan Nafi’yi çok iyi tanıyordu. Zaten, adamın yüzü unutulacak cinsten değildi. Sol kulağının hemen yanında, boynuyla şakağının arasında, gayet be­lirgin bir Halep çıbanı izi taşıyordu.
       Genellikle yüzde görülen ve iyileştikten sonra derin izler bırakan, yöreye has bir çıbandı bu… Tür­kiye’de yaygın olarak “Şark çıbanı” diye bilinirdi. Ha­tırladığına göre, hastalığı, “Flebotomus Papatasi” adın­daki bir tatarcık sineği bulaştırırdı. Deri önce kızarır, zamanla moraran bu kızarıklığın ortası yumuşar, so­nunda kenarları kızarık olan bir yara haline gelirdi. Çıban aylarca, bazen de bir yıl boyunca işler, sonra ku­rumaya başlardı. Tamamen iyileştikten sonra bile derin bir iz bırakırdı. Tatarcıkların üremesini önlemek su­retiyle bu hastalıktan korunmak mümkün olmuştu ol­masına da, yöre insanının birçoğu, bu çirkin izi ömür boyu yüzünde veya vücudunun bir yerlerinde taşımak zorunda kalmıştı.
       Halep kadrosunda çalışan Hasan Nafi’nin, tilki gibi kurnaz, sırtlan gibi yırtıcı biri olduğu söylenirdi. Daha önce Türkiye’de bulunmuş, ülke şartlarını gayet iyi bilen biriydi. Ancak, bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışında yü­rütülen birçok operasyonda adının geçmesine rağmen, onunla karşılaşmak kısmet olmamıştı.
       Doğan;
       “O karşılaşma günü nasıl olsa gelecek… Tilki de olsa, sırtlan da olsa bir gün gelecek, kozlarımızı pay­laşacağız,” diye söylenmekten kendini alamadı.
       Görüşme, oldukça sert bir konuşmayla başladı. İlk olarak söz alan albay rütbesindeki yetkili;
       “Suriye ordusuna mensup firari subayın derhal kendilerine teslim edilmesini” istedi. “Binbaşı rüt­besindeki bu şahsın, adi bir kaçakçı ya da terörist mu­amelesine tabi tutulmasının yakışık almadığını, aksi halde iki komşu ülke arasındaki iyi ilişkilerin bundan zarar görebileceğini” belirterek, sözlerine devam etti.
       Sinirli ve tehdit edici bir tavırla konuşuyordu. Bin­başının nasıl bir muameleye tabi tutulduğunu bil­meksizin, bu şekilde konuşmak ve konuşurken böyle bir üslup kullanmak, hem protokol yöntemlerine hem de nezaket kurallarına aykırıydı.
       Suruç kaymakamı, onun bu sözlerine;
       “Şu anda Türk toprakları üzerinde bulunduğunuzu hatırlatırım… Sözlerinize dikkat edin!” diyerek karşılık verdi. “Hem siz, hangi iyi ilişkilerden söz ediyorsunuz? Yedi yüz otuz kilometre uzunluğundaki sınırdan, her gece kaç yüz kaçakçının, bagajı yedek parça ve kaçak malzeme yüklü kaç kamyonetin, kaç tane yasadışı örgüt militanının geçiş yaptığından haberiniz var mı? Bana, sakın ‘Haberim yok,’ demeyin…”
       Kaymakamın bu konuşması etkisini göstermişti. Suriyeli meslektaşı, elektriklenen havayı yatıştırmak amacıyla işe karışmak gereğini duydu,
       “Efendi; siz de takdir edersiniz ki, söz konusu şahsın üst rütbeli bir ordu mensubu olması, bu işin önemini arttırmaktadır,” dedi. “İki devlet arasındaki mevcut antlaşmalar ve yapılan protokoller gereği, şu anda gözaltında tuttuğunuz Binbaşı Abdullah Vahap’ın resmen iadesini talep ediyoruz!”
       Kaymakam yanıt verdi;
       “Binbaşı Abdullah Vahap, hür iradesini kullanarak Türk hükümetinden iltica talebinde bulunmuştur.”
       “Efendi; iltica etmek arzusunu duyması gayet nor­maldir. Çünkü ülkesinde işlediği suçlardan dolayı hak­kında yeterli deliller bulunduğundan, askeri mahkemeye çıkarılması gerekmektedir.”
       Bu sırada, tabur komutan vekili yüzbaşı söze ka­rışarak;
       “Binbaşı Abdullah Vahap’ın, askeri mahkemeye çı­karılacak ne gibi bir suç işlediğini doğrusu çok merak ettim. Bana söyleyebilir misiniz?” diye sordu.
       “Komutan; siz de bilirsiniz ya… Askerlikte suçun küçüğü büyüğü olmaz. En ufak disiplinsiz bir hareket bile cezayı gerektirir.”
       Yüzbaşı, sertçe karşılık verdi:
       “Türkiye-Suriye sınırını illegal olarak geçtikten sonra iltica talebinde bulunan ve aradan daha sekiz saat bile geçmeden, yüksek bir heyetle resmen iadesi talep edilen bu şahsı, cezasını çekmek üzere ülkesine iade edemeyiz efendi!”
       Ayn al’Arab kaymakamı şaşırmıştı,
       “Neden ama komutan?” diye sordu.
       “Çünkü Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup iki as­keri yaralamış ve bir astsubayın da ölümüne neden ol­muştur. Binbaşı Abdullah Vahap, önce cezasını burada çekecektir… Tabii yakalanabilirse!”
       “Yakalanabilirse mi?”
       “Evet… Yakalanabilirse! Çünkü söz konusu şahıs, saat 03.30’dan bu yana kaçaktır.”
       Heyet üyeleri donakalmıştı. Birbirlerine sorgu dolu gözlerle bakıyorlar, bu işten hiçbir şey anlamadıklarını açıkça belli ediyorlardı. Binbaşı, şu anda tutuklu değil miydi yani? Ya da Türk tarafı, onu iade etmemek için böyle bir masal uyduruyor olabilir miydi?
       Kendilerine, Binbaşı Abdullah Vahap’la ilgili tüm gelişmeler resmen aktarıldığında dahi, heyet üyeleri tam anlamıyla tatmin olmuşa benzemiyordu.
       Sonuçta, Suriye’den gelen heyet, hiçbir şey söy­lemeden, hiçbir görüş bildirmeden ve hiçbir talepte bu­lunmadan, apar topar geri döndü. Doğan, özellikle Hasan Nafi’nin hareketlerini kontrol altında tutuyor ve onun, diğerlerinden çok daha fazla şaşırmış olduğunu gö­rüyordu. Adamın yüzünde beliren endişe emareleri, bu işe çok canının sıkıldığını açıkça belli ediyordu.
       Abdullah Vahap’ın sırlarla dolu olayında, Su­riyelilerin bile hâkim olamadıkları bir şeylerin döndüğü kesindi. Kaçağın yakalanmasıyla birlikte her şey ortaya çıkacak, düğümler birer birer çözülecek ve karanlıkta kalan hususlar aydınlanacaktı. Sadece biraz daha zaman gerekiyordu, o kadar! Zaman, her şeyi hallederdi…
       Doğan, eline geçen bu fırsattan yararlanmak is­teyerek, daha önce görüşemediği yüzbaşı ile bir süre konuştu. Ondan, hem Suriye heyetiyle yapılan gö­rüşmenin ayrıntıları hem de binbaşı ile yaptığı ko­nuşmanın içeriği hakkında bilgi aldı.
       Yüzbaşı; binbaşının yakalanması halinde, adli ma­kamlara intikal ettirilmesinden önce, iyi bir sorgudan geçirilmesinin faydalı olacağını düşünüyordu. Doğan da onunla aynı fikirdeydi. Binbaşı Abdullah Vahap, sadece gezi olsun diye Türk topraklarına girmemişti. Mutlaka bir amacı vardı. Ancak, birçok sırrı da beraberinde ge­tiren bu adam, durup dururken neden böyle bir işe kalkışmış, olumlu gelişecek pozisyonunu neden birdenbire çıkmaza sokmuştu?
       Hiç yoktan bir cinayet işledikten sonra kaçmıştı. Su­riye istihbaratı da, hiç zaman kaybetmeden peşine düş­müştü. Demek ki, bu olayda, sadece ordu için değil, Askeri Muhaberat için de sürpriz bir gelişme yaşanıyordu.
       Doğan, kaçış olayının, binbaşı tarafından bilinçli olarak gerçekleştirildiğini düşünüyordu. Burnuna, ken­disi de dâhil olmak üzere, henüz hiç kimsenin farkına varamadığı pis ve karışık bir işin kokusu geliyordu. Hasan Nafi gibi tanıdık bir istihbaratçının orada bu­lunuşu, zaten huylanması için yeterli olmuştu.
       “Herif, nasıl da birdenbire heyecanlandı. Hiç böylesini beklemiyordu,” diye düşündü.
       Hayır! Bu işin peşini bırakmayacaktı!
       Saat dokuz buçuğa geliyordu. Arabasının mobil telsizinden, dönüş için yola çıktığını bildirmek üzereydi ki, sadece Beş Numara tarafından kullanılan çağrı ko­dunun sesini duydu.
       Arayan, Beş Numara’nın ön büro müdürüydü.
       “Her ne şekil ve şartta olursa olsun, en kısa sürede Diyarbakır’da olmasını” istiyordu.
       Gazı topukladığında, altındaki 2300 cc.lik emektar Ford, bir ok gibi ileri fırladı…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz