Doğan Bey-Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Diyarbakır, Saat 11.15)

D

“Kısa çöp, uzun çöpten hakkını alır!” 

TÜRKİYE-Diyarbakır, Saat 11.15 

       Birinci derecede hedef ülke konumunda bulunması ve milli sınırlar dâhilinde meydana gelen çok sayıda ya­sadışı faaliyetin programlayıcısı ve destekçisi olması nedeniyle her türlü iletişim kanallarına teknik dinleme uygulanan ve posta muhaberatı kontrol altında tutulan Suriye’nin, en önemli resmi temsilciliklerinden biri olan Mecidiyeköy’deki İstanbul Konsolosluğu’nda, o sabah saat 09.05’te, metni aynen aşağıya çıkarılan bir telefon görüşmesi tespit edilmişti.
       ………………………..
       (Görüşmenin başlangıcı. Bozuk bir ses. Güneydoğu aksanıyla Türkçe konuşuyor. Heyecanlı ve telaşlı)
       … Adım Kenan… Kenan Payaslı. İstanbul’da otu­ruyorum. Konsolosluğunuzla temasa geçmek ve bir yet­kilinizle basitin çok üstünde bir konu hakkında ko­nuşmak istiyorum.
       (Konsolosluk görevlisi. O da Türkçe yanıt veriyor. Konuşmacı sakin)
       … Acaba söylediklerinizden, bizi ilgilendirebilecek birtakım bilgilere sahip bulunduğunuz anlamını çıkarabilir miyim efendim?
       … Evet… Çok iyi anlamışsınız.
       … Bir dakikanızı alabilir miyim efendim?
       … Buyurun…
       (Belirsiz sesler. Konsolosluk görevlisi tekrar yanıt vermeden önce, ses kaydı için teybi çalıştırıyor ve mik­rofonu açıyor)
       … Öyle sanıyorum ki, yanlış yere başvurdunuz efendim! Büyükelçilik ve konsolosluk büroları, böyle özel açıklamaların yapılacağı yerler değildir. Buralarda yalnız görevli diplomatlar çalışır.
       (Telefon açan şahıs. Ses tonunda belirli değişiklik var)
       … Durun bir dakika… Beni dinleyin; eğer bir başka devlet temsilciliğine başvurmadımsa, bunun se­bebi, başımın onlarla derde girmesini istemeyişimdendir. Konu, sizi ilgilendiren bir konudur. Ayrıca, benim Suriye’ye karşı duyduğum özel bir sem­patim de var. Fakat bütün bunlara rağmen görevinizin diplomasi sınırları içinde kalması gerektiğine ina­nıyorsanız, boş yere ısrar etmeme hiç gerek yok! Ben de o zaman başka kapıyı çalarım.
       (Konsolosluk görevlisi. Bu kez ikna edici ve daha yumuşak bir sesle)
       … Beni anlayamadınız galiba efendim! Burada, şu anda sadece diplomatların bulunduğunu kastetmek istemiştim. Eğer açıklamayı arzu ettiğiniz konu ger­çekten belirttiğiniz gibi basitin çok üstündeyse, gö­rüşmeyi dilediğiniz şahısları biz derhal haberdar eder ve bir randevu ayarlamaya çalışabiliriz.
       (Öksürük sesi. Konsolosluk görevlisi. Konuşmayı sürdürüyor)
       … Unutmayın, bu dünyada kimse boş yere zaman ve para harcamak istemez. Hiç kimse, değeri olmayan bir bilgi için başının derde girmesini istemez. Öyle değil mi efendim?
       … Ne demek istediğinizi anlıyorum. Bakın, siz de unutmayın ki, eğer hikâyemin bir değeri olmasaydı, onu size anlatmak için hayatımı tehlikeye atmaz, sizi inan­dırmak uğruna karşınızda bu kadar dil dökmezdim…
       … Beni meraklandırıyorsunuz efendim! Sır perdesinin bir köşesini azıcık aralamanızı sizden rica etsem…
       … Söyleyeceklerimi duyar duymaz, banknotları gözümün önüne sermeyeceğinizi gayet iyi biliyorum. Ama boşuna zaman harcamadığınızı görecek ve mem­nun kalacaksınız. Şimdilik şunu söylemekle yetinecek ve size Türkiye’de her türlü terör faaliyetini yürüten gizli bir örgütten ve bu örgütün yurtdışı bağ­lantılarından söz edeceğim.
       (Konsolosluk görevlisi. Şaşkın bir ifadeyle)
       … Gizli bir örgüt mü?.. Neler söylüyorsunuz efen­dim? Bizim böyle bir örgütle ne ilişkimiz olabilir ki?
       … Evet ama bu örgüt memleketinizden, yani Su­riye’ den yönetilen bir örgüt. Son zamanlarda Türkiye’de yapılan sabotajların ve suikastların birçoğunda bu ör­gütün parmağı var. Bir kolu da İstanbul’da!
       … Söylediklerinizden hiçbir şey anlamadım efendim! Bunların hiçbiri bizi ilgilendirmiyor. Bil­diklerinizi Türk Emniyetine anlatınız. Onlar ilgilenirler efendim!
       (Telefon açan şahıs. Bu kez Arapça konuşuyor. Tercümesi.)
       … Benimle ilgileneceğinizi sanıyordum. Bundan emindim. Ama artık daha açık konuşabilirim; ben Kenan Payaslı değil, Rakka askeri ha­vaalanında görevli Binbaşı Abdullah Vahap’ım. Sizi Urfa’dan arıyorum. Birliğimden kaçtım. Gece sınırı geç­tikten sonra yakalandım. Serbest kalmak için bir ast­subayı öldürmek zorunda kaldım. İki eri de yaraladım. Her yerde aranıyorum ve eninde sonunda ya­kalanacağımı biliyorum. İşlediğim suçun cezası bü­yüktür. Ömür boyu hapis yatmak istemiyorum. Üstelik Türk gizli servisi ve askeri makamlar bildiklerimden ya­rarlanacaktır. Bu da sizin işinize gelmez. Bu gerekçelerle bana yardım etmenizi istiyorum.
       (Başka bir ses. Konsolosluk görevlisi. Telaşlı. Arapça konuşuyor. Tercümesi)
       … Yani pişman olduğunuzu ve Suriye’ye dönmek istediğinizi mi söylemek istiyorsunuz?
       … Evet… Pişman oldum!
       … Anlaşıldı. Size yardımcı olacağız. Bize kal­dığınız yeri bildirin.
       … Urfa şehir merkezinde, İpek Palas Oteli. Yirmi iki numaralı oda.
       … Yanınızda silah var mı?
       … Hayır, yok! Beylik tabancamı yakalandığım sırada teslim aldılar.
       … Sakin olun Binbaşı! Bir yere ayrılmayın. Sizi almaya gelecekler.
       … Çabuk olsunlar… Bekliyorum!
       (Telefon kapandı. Görüşmenin sonu)
       ……………………………
       Doğan, şaşkınlığını ifade edecek kelime bulmakta zorluk çekiyordu. Gerçekten bu adam, ya delinin biriydi ya da senaryosunu kendi yazıp oynadığı bir oyunun baş aktörüydü.
       “Bu mesaj size saat kaçta ulaştı efendim?” diye sordu.
       “Saat dokuz buçuğa doğru. Görüşmenin kâğıt üze­rine dökülüp tercüme edilmesi ve yeniden şifrelenip bize çekilmesi için, ne yazık ki on beş yirmi dakikalık bir zaman geçmiş. Üstelik tahmin edileceği gibi, gö­rüşmenin sonrasında, gerek İstanbul Konsolosluğu, ge­rekse Ankara Büyükelçiliği ile Suriye’nin çeşitli kentleri arasında yoğun bir telsiz trafiği yaşanmış. Şimdilik, elimizde o konuşmalara ait bir kayıt bulunmuyor. Değişik bir teknikle, telsiz göndermelerini dinlemeden ve ha­berleşme trafiği analizinden korumak amacıyla bir dizi önlem aldıkları ve bir şekilde muhabere emniyetini sağ­ladıkları kesin. Biliyorsun, bu tarz göndermelerin kayda alınması mümkün olsa da, çözülmeleri çok zor­dur. Uzun zaman alır ya da hiç mümkün olmayabilir.”
       “Suriye istihbaratından önce onu ele geçirmemiz gerek efendim! Yoksa bu adamın hayatı tehlikeye gi­recek. Durumu çok acele Urfa’ya bildirmek ve…”
       “Dur, dur… Telaş etmene gerek yok! Tam saat 09.50’de, mesajı aynen yuvaya geçtik. Yüzbaşı Özkan ile arkadaşların gerekeni yapmışlardır herhalde…”
       Bu sırada kapı açıldı ve Beş Numara’nın özel telsiz operatörü, elinde deşifre edilmiş sözcüklerin yazılı ol­duğu birtakım kâğıtlarla içeri girdi. Gruplar halinde dü­zenlenmiş olan bu sözcükleri, düzgün bir şekilde “Mesaj Formu”na aktarmak zaman kaybına neden olacağı için öylece koşup gelmişti.
       Beş Numara, önüne koyulan kâğıtlara birkaç saniye göz gezdirdikten sonra, bakışlarına, savaşı kaybettiğini haber alan komutanların o üzgün ve yenik ifadesi hâkim oldu.
       Doğan, birazdan dile gelecek sözcüklerde, ne­lerden söz edileceğini gayet iyi biliyordu. Suriye istihbaratı, bir adım öne geçmişti…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz