Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 09.50)

D

“İnsanları olduğu gibi kabul edip sevmek gerekir!” 

TÜRKİYE-Urfa, Saat 09.50

       Mehmet, nöbetten çıkmış olmasına rağmen, ne da­ireden, ne de telsiz odasındaki cihazın başından ay­rılmıştı. Bu çapraşık olayın ne şekilde gelişeceğini, nasıl sonuçlanacağını merak ediyor, kendince kurduğu bir­takım senaryolar üzerinde sürekli düşünüyordu.
       Binbaşı olduğunu söyleyen bu şahıs, acaba ger­çekten asker miydi, yoksa çok iyi yetiştirilmiş sivil bir suikastçı ya da bir sabotör müydü? Buna pek ihtimal vermiyordu. Eğer bu nitelikte biri olmuş olsaydı, öyle kuzu kuzu jandarmaya teslim olur muydu? Üstelik sı­nırı geçecek yüzlerce ıssız ve tehlikesiz bölge varken, neden böyle bir yeri tercih edip kendini askerlerin ku­cağına atmıştı?
       Şu anda nerede saklanıyor olabilirdi? Yoksa sı­nırın beri tarafında kendisini bekleyen kişi ya da kişiler tarafından hızla başka yörelere mi kaçırılmıştı?
       “Sabotör olabilir,” diye düşündü.
       Gerçi bölgede, başta Atatürk Barajı inşaatı olmak üzere, Güneydoğu Anadolu Projesi dâhilinde yapımı sürdürülen, sabotaja müsait pek çok yer vardı. Fırat nehri üzerine kurulmakta olan barajlara sabotaj ya­pılması konusunda Suriye tarafından çok sayıda gi­rişimde bulunulmuş, gerek alınan güvenlik ön­lemleri, gerekse servisin başarılı çalışmaları nedeniyle, tüm girişimler hüsranla sonuçlanmıştı. Fırat’ın suları, özellikle Suriye için hayati öneme haizdi…
       Tam saat 09.35’te, Doğan Bey’in kullandığı mobil telsizin kodu yankılandı.
       Doğan Bey;
       “Özel kanaldan arandığını ve hızla Diyarbakır’a in­tikal ettiğini…” söylüyor, özellikle “Eve haber ve­rilmesini” istiyordu.
       Binbaşı Abdullah Vahap’la ilgili tek bir söz dahi et­memişti.
       “Yoksa olay kapandı mı? Neden hiçbir şey söy­lemedi?” diye düşündü.
       Mehmet, ilk iş olarak, Doğan Bey’in isteği doğ­rultusunda, haber vermek amacıyla onun evine geçti. Zile bastığında, kapının açılması için fazla beklemedi. Ayla Hanım eşikte durmuş, sorgulayan gözlerle ona ba­kıyordu.
       “İyi günler Ayla Hanım,” dedi, “Doğan Bey…”
       Cümlenin gerisini getiremedi. Çünkü Ayla Hanım’ın yüzü bembeyaz kesilmişti.
       “Neniz var, ne oldu? Yoksa rahatsız mısınız?” diye sordu.
       Ayla, kısa sürede kendini toparlamıştı.
       “Bir şeyim yok Mehmet Bey! Birden başım döndü. Ani kalktığımdan olacak,” diye karşılık verdi.
       “Geçmiş olsun yenge! Ben… Şey diyecektim; Doğan Bey, az önce Diyarbakır’a gitti. Size haber verilmesini istedi. Ne zaman döneceği konusunda ise bir şey söylemedi. Bir haber alırsam tekrar bildiririm.”
       “Teşekkür ederim,” dedi Ayla, kapıyı kapatırken.
       Merdivenlere yönelen Mehmet, kapının arkasında onun;
       “Ah Doğan… Neden… Neden hep Diyarbakır?” de­diğini duymadı.
       Ayla, hayatında ilk kez hıçkıra hıçkıra ağlıyor, zapt edemediği gözyaşları sel olmuş, yılların birikimini alıp götürüyordu. O, sessizce ağlayan nadir in­sanlardandı. Salya sümük ağlayanlardan ise hiç hoş­lanmazdı. Ama şu anda, kendisi de aynı şekilde ağ­lıyordu.
       O güne ait özlem ve sevgi dolu bekleyiş, artık ye­rini merak ve korku dolu saatlere terk etmişti.
       “Keşke… Keşke ona akşam söyleseydim… Bebek beklediğimi öğrendiğinde, belki sorumluluk duygusu daha baskın çıkardı!” diye düşündü.
       Oysaki kendine özel kuralların uygulandığı bu ya­şamda, hiçbir şeyin değişmeyeceğini kendisi de gayet iyi biliyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz