Yağmurlu Gün

Y

       Kasım ayının karanlık ve yağmurlu bir günüydü; hava o kadar karanlıktı ki, öğleüstü ışığı, orta halli bir Çinli evinin küçük oturma odasının pirinç kâğıdıyla örtülü kafesli pencerelerinden ancak girebiliyordu.
       Bu sıkıcı ışık demeti açık kapıdan süzülüyor ve badanalı duvarın önüne konmuş tahta masanın üstünde asılı duran bir çift levha üzerinde odaklanıyordu.
       Levhalarda okunaklı ve güzel bir yazıyla hak edilmiş, klasiklerden alınmış bazı özlü sözler siyah mürekkeple yazılmıştı. Bu sözler herkes tarafından biliniyordu ve oğulun babaya olan sevgisini konu alıyordu.
       Işığın etrafında bir grup toplanmıştı; masanın sonunda, tam levhaların altında bulunan şeref köşesinde Teh-Tsen’in büyükbabası Bay Li oturuyordu. İlk konuşma hakkı onun olduğu için söze başlamak üzereydi. Söyleyeceği kelimeleri daha önceden titizlikle hazırlamıştı ve şimdi sesini ahenkle yükseltip alçaltıyor ve her türlü cümleyi klasiklerde yer alan uygun bir özlü sözle bitiriyordu.
       Söze birkaç kere öksürerek ve tuğladan yapılmış rutubetli zemine tükürerek başlamıştı. Sonra, uzun sarı tırnaklı ince ve ihtiyar eliyle elbisesinin önüne yayılan seyrek sakalını sıvazlamıştı. Elbise kurşuni pamuktandı. Yemek sırasında pirinç kâsesinden düşürdüğü yemek kırıntılarıyla lekelenmişti. Öbür elinde kauçuk, uzun bir çubuk tutuyordu. Bu çubuk zamanla kararmış ve kullanıldığı sırada içine birikmiş olan zenginliklerle tokurduyordu.
       Odada bulunan diğer insanlar onun konuşmasını beklerken o, daha bir süre ağır ağır, sarımtırak beyaz sakalını sıvazlamaya devam etti. Yalnız Teh-Tsen’in en küçük kardeşi sabırsızlığını göstermeye ve içi içine sığmayarak, fakat hemen hemen hiç ses çıkarmadan ayağını yerdeki tuğlalara vurmaya cesaret etti. Tabii ki o, ihtiyarın gözdesiydi ve diğerlerinin yapamayacağı şeyleri yapmaya cesaret ederdi. Teh-Tsen’in kendisiyle grubun bir ucunda, kapıya yakın ve daha aşağı bir yerde, iskemlenin üzerinde çok dikkatli ve gerektiği şekilde biraz yan oturuyordu. İhtiyar büyük baba aile fertlerine birer birer baktı. Onun konuşmasını beklemelerinden zevk aldığı belliydi. Fakat sonunda, gözleri, hitap ettiği Teh-Tsen’e değil, kiremit saçaklardan aşınmış kapı eşiğine düşen yağmur perdesine dikili olarak konuşmaya başladı.
       İhtiyar adam yağmura bakarak tiz ve titrek bir sesle dedi ki:
       “Artık kendi evine döndün, dört aydır evinde tembel tembel oturuyorsun. Sana sağladığımız Batı ilmi ve çalışkanlığın sayesinde, büyük baban, annen baban ve kız kardeşlerine onurla bakabilmek için bulman gereken işi henüz bulamadın. Eskiler ne der? Bir oğlun anne babasını beslemesi için kendi etini feda etmesi gerekir. Sen bunu yapmadın. Biz akrabalarının yabancı memleketlere gitmene ve orada onların bilgisini elde etmeye yarayacak parayı büyük zorluklarla biriktirdiğimizi unuttun. Hatta Batı yöntemleriyle öğrenim görmen ve daha çabuk yüksek bir mevki elde etmen için, küçük bir dükkânda fakir bir tüccar olan üçüncü derecedeki kuzenin bile, senin de bildiğin gibi biriktirmiş olduğu paraları, yani yirmi doları verdi. Ona da borçlusun. Eskiler ne der? Kendi ailesini ve özellikle büyük babasıyla anne babasını beslemeyen oğul, köpekten aşağı olsun!”
        İhtiyar adam bir an durdu. O sırada masanın öbür tarafında birinci şeref köşesinde oturan siyah elbiseli ve pantolonlu, şişmanca bir adam söze karıştı:
       “Babacığım, bu işin en kötü tarafı, şu benim değersiz oğlumun çocukluğundan beri nişanlı olduğu ve bildiğiniz gibi anasının ölümünden beri bu evde kızımız olarak oturan genç kızla evlenmeyi reddetmesidir. Bize Batı âdetlerinden dem vuruyor. Biz ondan Batı âdetlerini değil, daha kârlı bir iş bulması için Batı kitaplarını okumasını istedik. Şimdi bizi torundan mahrum bırakıyor. Biz gökyüzüne yükseldikten sonra levhalarımıza saygı gösterecek hiç kimseyi bırakmıyor. Bu değersiz oğul, bize, büyük babası ve anne babasına bakacak birimiz olmadan ruhlar diyarına gitmemizi istiyor.”
       Teh-Tsen büyük bir hoşnutsuzlukla bu sözleri dinliyordu. Sarı ve oldukça ince yüzlü, bir kızınki kadar küçük ve güzel ağızlı, ufak tefek, çevik bir delikanlıydı. Giyinişi yabancıydı. Sırtında Şikago’dan aldığı açık gri bir kostüm vardı. Sokakta elindeki bastonu sallayarak, kendinden emin ve şık, hiç kimseye bakmadan yürürdü. Fakat burada, bu loş odada uzun giysili büyükleri arasında biraz anlamsız, dar göğüslü ve çekingen bir genç oluvermişti. Elleri dizlerinin arasında, yumuşak avuçlarını yavaş yavaş birbiriyle ovuşturarak oturuyordu.
       Akrabalarına birer birer baktı; nemli gözleri yağan yağmura dikili, babasının sözlerine baş sallayan büyük babasına, fazla yemek yemiş olmaktan asabileşmiş babasına, zayıf, karamsar yüzlü, sinirli elleri biraz kirli amcasına, sıvışmak için fırsat kollayan, gizlice sokağı gözetleyen şımarık bir oğlan olan kardeşine baktı. Köşede, diğerlerinden bir parça uzakta, küçük bir iskemlede, mavi pamuk giysisiyle bir parça öne eğilen annesi oturuyor, önlüğüyle gözlerini siliyordu. Bu dört insanın arkasında açgözlü yeğenlerini, suratsız ihtiyar tüccar amcasını, yüksek tahsiliyle sağlayacağı gelirden hisse almaya can atan daha birçok akrabalarını zihninde canlandırdı. Onlar, ortaya çıkaracağı her şeyi kapmak isteyen eller, pençeler, tırnaklardı.
       Şimdi görülüyor ki, sadece topluluğun en parlak zekâlı, en çabuk kavrayan çocuğu olduğu için onu okutmuşlardı. Onu sadece ihtiyarlıklarında bir gelir kaynağı olması için okutmuşlardı. İçi müthiş bir öfkeyle doldu. Yakıcı ve saygısız kelimeler bir sel gibi dilinin ucuna geldi. Dişlerini o kelimelerin üzerinde sıkıca kapayarak bir an bekledi. Konuşmasının boş olduğunu biliyordu. Ailesinin ona hak vermesini ümit bile edemezdi. O sırada ailesi delikanlıya hâkim durumdaydı. Hatta canları isterse onu öldürebilirlerdi. Tabii bu olacak şey değildi, ama bunu düşünmek ona çaresizliğini hatırlatıyordu.
       Asırlardan buyana kanında olan itidal ona şimdi kendi kendisine hâkim olmayı öğretmişti. Ayağa kalktı, eğilerek büyük babasının, daha sonra amcasının önünde eğildi. En son annesini selamladı; annesinin konuşmaya cesaret edemeyişine rağmen kendisini gizlice özlediğini biliyordu.
       Alçak sesle;
       “Rica ederim beni affedin, şerefe lâyık olanlar,” dedi. “Bundan sonra görev sever olmaya çalışacağım.”
       İçindeki o hiddet dalgasının yeniden kabardığını hissetti. Kendisini topladı, kaskatı olmuş bir halde yürüyerek, karanlık çizgilere bürünmüş kapıdan çıktı ve avluya geçti. Sokağa çıktı. Yağmur düz, devamlı, sıkıcı bir şekilde yağıyordu; dar yolu çerçeveleyen yüksek tuğla duvarların arasındaki rutubet ölüm kadar soğuktu. Sokağın kenarındaki derin olmayan hendeklerden çöp ve pislik taşmış, yapışkan, kara, pis kokulu bir sıvı kaldırım taşlarını örtmüştü. Bu pislik, yeni boyatılmış açık renk ayakkabılarını kirletti.
       Teh-Tsen, tiksinmesini ifade eden bir ses koyverdi. Daha bir hafta evvel kasabanın hâkimini ziyaret ettiğini ve sıhhi bir sokak organizasyonu oluşturmak için izin istediğini hatırladı. Hâkim pek tatlı davranmıştı, asri ve medeni hislerinden dolayı ona iltifat etmiş, fakat hiçbir vaatte de bulunmamıştı.
       Yağmur, şık fötr şapkasını kamçılıyor, kenarlarından sular damlıyordu. Islak şapka çabucak yumuşadı. Gözlerinin üstüne düşmeye başladı. Elbiselerinin derisine ıslak ıslak yapıştığını hissediyordu. Yürümeye devam etti.
       Daha altı ay evvel, diplomasını almak için bir Amerikan üniversitesinin büyük konferans salonunda bulunmuş olması mümkün müydü? Doğu ve Batı felsefesinin karşılaştırılmasına ait bir inceleme için ona ayrıca ödül vermişlerdi. Profesörlerinin dediğine göre, bu parlak bir eserdi. Ne kadar büyük bir iftihar duymuştu. Üniversitelerinden çıkan en başarılı öğrenciler arasında bulunduğunu ona söylemişlerdi. Bütün çalışmasının yabancı bir dilde olduğu dikkate alınırsa, bu esaslı bir iltifattı. Üniversiteyi bitirdiği vakit bir tek emeli vardı; doğduğu kasabaya, doğduğu memlekete dönmek ve her şeyini gelişmelere adamak. Kendinden emin, evine kavuştuğundan memnun, ailesinin kendisiyle iftihar edeceği düşüncesiyle geri dönmüştü.
       Fakat ailesi, leşlere hücum eden kargalar gibi onun üstüne hemen üşüşmüştü. Dönüşünün ilk gecesi, babası, hükümet mektebinde ona ders teklif edildiği takdirde, isteyeceği ücretten söz etmişti.
       Teh-Tsen çekinerek;
       “Önce memlekete yapabileceğim hizmeti dikkate almak isterim,” demişti.
       Şişman sarı yanakları sarkık babası ona hayretle bakmıştı. Sonra;
       “Sen yalnız kendini düşünüyorsun!” diye bağırmıştı. “Ben artık işten çekilmek istiyorum. Öyle kötü bir zamandayız ki, dükkân fazla bir şey getirmiyor. Kardeşinle meşgul olmak gerek. Amcanın sıhhati bozuk ve çalışacak hali yok. Bundan başka birçok akrabalarımız senin tahsilin için para verdiler, senden hiç olmazsa pirinç bekliyorlar. Ayrıca müstakbel eşin evimizde. Anası babası sen burada yokken öldü, annene yardım etmek için birisi gerekti, insanın bir gelini olduğu zaman fazladan hizmetçi tutmasına gerek yoktur. Bütün bu insanlar sana muhtaçtırlar. Benim vaktiyle olduğum gibi, şimdi de en büyük oğul sensin. Ben artık yoruldum.”
       Teh-Tsen hayret içinde kalmıştı. Nasılsa böyle şeylerin varlığını unutmuştu. O kadar uzun zamandır dışardaydı ki… Dile kolay sekiz yıl! Sonra evde gördüğü ahmak yüzlü, şapşal kızı düşündü. İlk geldiği zaman onu hizmetçi sanmıştı. Karısı mı olacaktı? Bunu düşündükçe isyan ediyor, kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Hiçbir zaman olmayacaktı! Üstelik de babasıyla bu konuda çekişmişlerdi. Fakat bunların bir yararı yoktu. Şu akrabaları, onu kendi iradelerine göre hükmetmeye, hep bir olup sadece sabırlı davranışlarının ağır yüküyle onun dayanıklılığını kırmaya karar vermişlerdi. Bu yükün altında boğuluyor gibiydi. İşin en fena tarafı, aile düşüncelerinin sakin, inatçı baskısı altında kuvvetini kaybetmeye başlamasıydı. Eskiden olduğu kadar, haklı olduğundan artık emin değildi. Emelleri, gemiden sahile ayak bastığı günkü emelleri değildi. Şimdi bu emeller silinmiş ve uzaklaşmıştı. Onlar için artık mücadele etmeye değmezdi. Zaten o, nihayet bir insandı. Daha iyiyi aşmayı ve daha iyi düşünmeyi kesinlikle arzu etmeyen bu kadar çok insanın arasında elinden ne gelebilirdi?
       Sokağın pisliğiyle ayakkabılarının yapış yapış olduğunun, pantolonunun kirlendiğinin farkına vardı. Telaşından paltosuz çıkmıştı ve dinmek bilmeyen keskin yağmur iliklerine kadar işlemişti. Sırtından buz gibi soğuk damlaların süzüldüğünü hissediyordu. Gökyüzünde donuk kurşuni bir renk vardı. Yağmur dümdüz yağmaya devam etmekteydi.
       Ürperdi ve bütün kasabada sıcak olan bir tek yer var mı acaba diye düşündü. Odası böyle bir günde, evin bütün diğer odaları gibi sıkıntılıydı. Zemindeki tuğlalardan rutubet sızar ve duvarlarda damlalar birikirdi. Bundan başka, geri dönünce, onu pek tatmin etmeyen bu odayı kardeşiyle paylaşmaya mecburdu. Ve şimdi tazelenen bir hiddetle, kardeşinin sevgili kitaplarını hoyratça evirip çevirişi, beyaz sayfalarının kenarlarında parmak izlerini bırakışı hatırına geldi. Teh-Tsen, en kıymetli felsefe kitabının ortasından bir sayfanın kopmuş olduğunu henüz dün görmüştü. Kardeşi, beline sokmadan evvel parasını o sayfaya sarmıştı. Hiçbir yerde, sükûn içinde yalnız kalmak mümkün değildi.
       Teh-Tsen, yağmur perdesinin ötelerine bakarak, nasıl ısınabileceğini düşündü. Şimdi, bir an için, hakikaten ısınabilse, gayelerinin elinden gitmesine mani olacak cesareti kendinde bulabilirdi. Her şeyden çok, vazgeçecek kadar zayıf olmaktan, cahil bir kadınla evlenmekten, hayatını mahvetmekten korkuyordu. Sonra içine yeni bir sıkıntı konusu geldi. Kendi kendine;
       “Ya benim kendi oğullarım, böyle bir anadan, böyle bir evde doğacak olan çocuklarım? Benim bu yaşadığım hayata başkalarını da mı mecbur edeceğim?” diye bağırdı.
       Çocuklarının durumunu daha evvel hiç düşünmemişti. Onlar, küçücük elleri uzanmış, doğmamak için yalvarırlarken gözünün önüne geldi. “Hayır, hayır… Yapamayacağım!” diye onlara içinden söz verdi.
       Önünde birdenbire yüksek bir ev belirdi. Bir yabancı evi! İşte, Bay Hemingway, ortaokuldayken hocası olan Bay Hemingway burada oturuyordu. O iyi bir adamdı. Ciddi ve samimi genç bir Amerikalı idi. İçeriye girip onu ziyaret edecekti. Belki de ısınabilirdi. Hatta belki Bay Hemingway ile konuşabilir; karşılaştığı zorlukları anlatır, ondan bir parça yardım görür, bir parça cesaret alırdı.
       Evin etrafındaki verandaya açılan geniş basamaklı merdivenleri çıktı ve kapı zilini çaldı. Ellerini ısınsın diye ceplerine sokmuş, yakasını kaldırmış, bekliyordu. Evi saran sarmaşıklar yağmurdan ezilmiş ve sünger görünümündeki toprağa düşüyordu. Kapı ağır ağır açıldı. Açan Bay Hemingway idi. Ne kadar ihtiyarlamıştı! Şimdi, kamburlaşmış, oldukça sıkıntılı Teh-Tsen’e kararsız bakan bir adamdı.
       Teh-Tsen elini uzattı:
       “Beni hatırladınız mı, Bay Hemingway?” dedi. “Küçükken sizin talebenizdim. Birkaç senedir burada değildim. Şimdi sizi görmeye geldim.”
       Bay Hemingway çekingenlikle;
       “Ah evet, evet!” diyebildi.
       Birçok talebesi olmuştu ve Teh-Tsen’i pek hatırlamıyordu.
       “Buyurun,” dedi.
       Teh-Tsen hole girdi. Oh, hol ne sıcaktı! Bay Hemingway’in arkasından kütüphaneye girdi. Oda ne kadar da sıcaktı! Odanın bir köşesinde, küçük bir sobada, odunlar çatır çatır yanıyordu. Teh-Tsen sobanın önünde durdu, elbiselerinden buhar yükseliyordu.
       Bay Hemingway ona bakarak;
       “Galiba ıslanmışsınız,” dedi. Yakından pek iyi göremezdi.
       Teh-Tsen alçakgönüllülükle;
       “Eh, bir parça,” diye cevap verdi.
       Bay Hemingway dalgın bir ifadeyle;
       “Evet, evet!” dedi.
       Masanın üstünde okunup düzeltilecek büyük bir kâğıt tomarı duruyordu ve sakin bir öğleden sonra geçirmeyi tasarlamıştı. Üstelik de bugün kendisini pek kötü hissediyordu. Ah, bu yağmur! Şimdi bir yardımcısı olsaydı; fakat işler bu merkezdeyken hiçbir şey için yeterli derecede para yoktu. Hele bu batıda yetiştirilmiş ve yüksek ücretler isteyen genç Çinliler için bu sıralarda kesinlikle yeterli derecede para yoktu. Herhalde bu delikanlı da bir iş veya bir şey istiyordu. Ne istediğini anlamaktan başka çare yoktu.
       Teh-Tsen oturdu. Şirin ve sağlam görünen küçük sobaya, terbiyesinin müsaade edeceği kadar yaklaşmıştı. Küçük kütüphaneyi takdir ederek, kıskanarak inceledi. Kitaplar, sıcaklık, kendi kendine olabilmek; Bay Hemingway ne kadar mesut bir adamdı. Böyle bir ortamda, iyi, asil ve kuvvetli olmak kolaydı.
       Nefis sıcaklığın iliklerine kadar işlediğini hissetti. Bay Hemingway’e kalbini açmayı çok ama çok istiyordu. Belki bunu yapmak için yakında fırsat bulacaktı. İçinde kelimelerin çabucak şekillendiğini, ağzından dökülmeye hazır, dudaklarına yükseldiğini duyumsuyordu.
       Bay Hemingway birkaç sual sordu. Teh-Tsen terbiyeli bir tarzda Bay Hemingway’in memleketinden söz etti. Fevkalâde bir memleket, fevkalâde insanlar…
       Bay Hemingway biraz sert bir tavırla;
       “Ümit ederim ki, şimdi bilginizi artık kendi memleketinizin yükselişine kullanacaksınız. Çin’in size ihtiyacı var. Birçok mutsuz insan var ki…” dedi.
       Teh-Tsen dinliyordu. Şimdi maksada yaklaşıyorlardı. Az sonra endişe ve ümitlerini söyleyebilecekti. O hakikaten memleketine hizmet etmek istiyordu, fakat…
       Bay Hemingway sesini biraz daha yükselterek sözüne devam ederek;
       “Buna rağmen ümit ederim ki, sizin zihniyetiniz İngiltere, Fransa ve Amerika’dan gelen delikanlıların çoğunun zihniyetinden farklıdır,” dedi.
       Çok çabuk geçmekte olan zamanı ve kıymetli akşamını düşünüyordu. Ve masanın üstündeki düzeltilmemiş kâğıt yığını ona rahat vermemeye başlamıştı. Ah bir muavin edinebilseydi. Başı ağrıyordu. Cidden yalnız çalışan bir adamdan bu kadar çok iş beklemek doğru muydu? Ama o da kendini feda edecekti. Hayallerini silip atacak, şahsi emellerini ezip geçecekti. Evlenmeye mecburdu.
       Kanun onu buna zorlayacaktı. Asırların ortaya koyduğu kurallarla başka çıkılamazdı. Fakat ödeneğin azlığı…
       Sinirliliği, önüne geçilmeyecek bir surette artarak devam etti:
       “Hepinizin kabahati paradan başka bir şey istememeniz. Hem çok kolay işler, hem sorumlu olmamak, hem de yüksek ücretler istiyorsunuz. Bundan başka hiçbir şey hoşunuza gitmiyor. Bu sırada, halk için varlığı çok gerekli olan güç mevkiler boş kalıyor. Hiç birinizde cesaret olmayacak mı? İtiraf etmeliyim ki, Bay… şey… Bay Li, batı memleketlerinden dönen genç Çinli talebeler beni çok hayal kırıklığına uğrattı.”
       Oda sessizdi. Bay Hemingway, masanın üstündeki kâğıt kesmeye yarayan bıçakla oynuyordu. Ve farkında olmayarak duvardaki saate bakıyordu. Çok çekmiş, iyi bir insandı. Sekiz seneden beri memleketine dönmek için izin alamamıştı, şimdi de gidemezdi, çünkü okulda onun yerini tutacak birisini göndermemişlerdi. Yorulmuş ve cesaretini kaybetmişti. Bundan başka, her zaman yeterli gelmeyen malzemeyle çalışmaya mecbur olan gerçek bir hocaydı ve bu onu yavaş yavaş harap etmişti.
       Yağmur tekdüze bir tarzda pencerenin camlarını kamçılıyordu. Sessiz odada bir gerginlik havası başladı. Bay Hemingway, bütün hayal kırıklıklarını düşünüyordu. Ve her nedense, iyi biçilmiş batılı elbiseleriyle bu genç Çinli, düşüncelerinin timsali olmuştu.
       Delikanlı birdenbire kendisini yeniden evinin renksiz odasındaki öfke topluluğu arasında hissetti. Anlaşamamazlık kalbini üşütmüştü. Oda artık sıcak değil gibiydi.
       Teh-Tsen, ayağa kalktı ve eğilerek selam verdi. Ne olursa olsun, bu adam saygın bir hocaydı. Kendi terbiye ve nezaketini unutmamalıydı. Gururla;
       “Sizi hayal kırıklığına uğrattığımıza çok üzgünüm efendim. Allaha ısmarladık efendim,” dedi ve gene sokağa çıktı.
       Birdenbire kendisini çok zayıf hissetmişti ve boğazına bir hıçkırık takıldı. Gözyaşlarını tutabilmek için cesaretle önüne bakmaya devam etti. Ve artık ayakkabılarının altından sızan pisliğe tamamıyla kayıtsız, yürümeye başladı.
       Ne yağmurdu bu! Birkaç dakika duymuş olduğu sıcaklık derhal kaybolmuştu; yorgundu ve neşesi kaçmıştı. Şimdi nereye gidebilirdi? Yalnız eve… Gidecek başka bir yeri yoktu ki! Bu, boyun eğmek demekti. Hayat dayanılmazdı. Bu eski memlekette diğerlerinin yaptığı ve kendisinden sonrakilerin de yapacağı gibi, o da kendini feda edecekti. Hayallerini silip atacak, şahsi emellerini ezecekti. Evlenmeye mecburdu.
       Kanun onu buna zorlayacaktı. Asırların oluşturduğu, henüz parçalanıp bir tarafa atılamayan, eski ve yenilmez kanun onu bu işe zorlayabilirdi. Nişanlısının asık yüzünü, bakımsız saçlarını düşündü. O, ucuza satın alınmış bir hizmetçiden başka neydi? Hafızası ona yüzlerce güzel, şen çehre hatırlattı. Amerikan üniversitesindeki kızların çehrelerini… Onlar, arzu ettikleriyle evlenebilirlerdi. Orada kadınlar bile istediğini seçebilirdi. Sınıf arkadaşı olan delikanlıları düşündü. Onlar da istediklerini seçebilecek, her biri denkleri olan güzel kızlardan biriyle evlenebilecekti. Fakat onlar Teh-Tsen’e yardım edemezdi. Onları düşünmek bile boştu.
       Başını bir yandan öbür yana huzursuzlukla çevirdi ve sokağın bir başından öbür başına kadar baktı. Koyu renkli tuğla evler, devamlı yağmurun altında, sessizce birbirine sokuluyorlardı. Buralardan gitmeyi ne kadar çok istiyordu. Fakat parası yoktu. Tıen-Tsin’e, hatta Şanghay’a kaçabilse iş bulabilirdi. Özgür olabilirdi. Sonra, acıyla, hiçbir zaman özgür olamayacağını düşündü. Nereye gitse, onu yakalayacaklar, dönmeye zorlayacaklardı. Zaten kaçsa da ruhu serbest olabilir miydi? Ailesi tarafından terk edilmiş olmaya dayanabilir miydi? Ailenin en büyük oğlu bu kadar alçalamazdı. Hayır, hiç olmazsa kendi kendine olan saygısını kaybetmemeliydi.
       Artık sokaklar boşalmıştı. Birkaç dilenci, ağlar gibi bir şeyler mırıldanarak, ortalıkta sırılsıklam sürükleniyordu. Sıcak su satın almak için bir kadın yanından hızla geçti; elinde bir ibrik vardı, yağmurdan kendini korumak için önlüğüyle başını örtmüştü. Okuldan eve dönen bir çocuk, koskocaman yağlı kâğıttan yapılmış bir şemsiyenin altında, uslu ve gururla yürüyordu. Kısa süren bir Kasım günü daha kararmaya başlamıştı. Yağmur devam ediyordu. Neredeyse gece olacaktı. Ta eteklerine kadar ıslanmış ve üşümüş olduğundan bir yere gitmesi gerekiyordu. Tabii ki eve gidecekti, fakat eve gitmek kendini teslim etmek demekti. Ne yapsın, onun için başka çare yoktu.
       Evine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Gelecek seneler gözünün önünden geçti, tatsız, belki belirsiz bir çatışmayla dolu, fakat daima içi bomboş olan seneler… Kendi çocuklarının, doğmamak için yalvaran garip ve hissi hayallerini gene görür gibi oldu. Sonra onlar için yapabileceği şey bir şimşek gibi aklına geldi. Birdenbire gülümsedi, durdu ve yağmurun arkasından uzaklara baktı. Bu uzun yağmurlu gün süresince ne kadar aptalca hareket etmişti. Köşedeki küçük eczacı dükkânına girdi ve alçak sesle bir şey istedi. Telaşlı eczacı başını eğdi.
       “Üç tane siyah afyon hapı,” diye yavaş yavaş tekrarladı.
       “Ah, evet…”
       Eczacı, hapları çabuk ve gizlice kahverengi bir kâğıt parçasına sararak delikanlıya uzattı; sarı eli avucuna düşen paranın etrafına kıvrıldı.
       Teh-Tsen dümdüz, başı dimdik, yüzüne yağan yağmura aldırmadan eve doğru yürüdü. Bunu daha önce düşünmemiş olması ne garipti! Bir parça gülümsedi. Eninde sonunda, yabancı memleketlere gidip okumak için bütün parayı harcamış olması hiç işine yaramamıştı. Bir buhran anında ona ne yapacağını öğreten Amerikalı profesörleri olmamıştı. Onlardan hiçbiri Teh-Tsen’e yaşamayı öğretmemişti. Ona sadece, Doğu ve Batı felsefesine ait o parlak eseri yazması için yardımda bulunmuşlardı. Eser, titizlikle yağlı ipeğe sarılıp, diploması ve her gün kullanmadığı diğer bazı eşyalarıyla birlikte sandığın dibine yerleştirilmişti.
       Hayır, Teh-Tsen’in şimdi yapacağı, atalarının da uyguladığı, zamanla kıymet kazanmış olan intikam, çarpık bir dünyaya karşı zamanla kıymet kazanmış bir isyandı ve şimdi bu intikam, bu isyan, onun için meseleyi halletmek, kendini feda etmek olacaktı.
       Evinin avlusuna gene girdi. Kapının solunda mutfak vardı. Mutfağın kapısı açıktı ve sobadan gelen ışık, sobaya kuru ot atan aptal ve suratsız bir kızın yüzüne aksediyordu. Teh-Tsen bir parça ürperdi ve ağzını sıkı sıkı kapattı. Ah, ne akıllıca bir karar vermişti.
       Oturma odasına gitti. Oda şimdi boştu. Masanın üstünde bir çaydanlık ve iki kâse duruyordu. Çaydanlığa dokundu; soğuktu. Artan bir hiddetle, her şeyin soğuk olduğunu düşündü. İşte kötü ve soğuk yağmur! Kâselerden birine soğuk çaydan biraz döktü, kâseyi çalkaladı ve yere boşalttı. Hapları kâsenin içine koydu, sonra titizlikle üstüne biraz daha çay döktü. Üç siyah hapla biraz çay… Hapları yuttu ve soğuk çaydan bir yudum daha içti.
       Sonra odasına gitti. Oda karanlıktı ve bir defa için olsun odada yapayalnızdı. Kardeşi daha geri dönmemişti. Yatağa yaklaştı ve harap olmuş ayakkabılarıyla sırılsıklam ceketini çıkardı. Sonra öbür elbiselerini çıkarmaya zahmet etmeden yatağa uzandı, yüzünü duvara çevirdi, yorganı omuzlarına çekti ve uyumak için ürpererek gözlerini yumdu.
       Yağmur tepesindeki kiremitli çatıya tatlı, teskin edici bir hışırtıyla düşüyordu. Gün bitmiş, gece ağır ağır başlıyordu…

(Yazan: Pearl S. Buck-Çeviren:Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi