Ay Battı – The Moon ıs Down (2)

A

İkinci Bölüm

     Albay Lanser, maiyetindekilerle birlikte Belediye Başkanının küçük konağının üst katına yerleşti. Albayın dışında topu topu beş kişiydiler. Birisi Binbaşı Hunter’dı. Tüm işi gücü rakamlarla uğraşmak olan bu ufak tefek adamcağız, insanları, ya başka bir güce dayanarak yaşamaya zorunlu olan ya da yaşamaya uygun olmayan varlıklar olarak tanımlardı. Binbaşı Hunter mühendisti; savaş dışında hiç kimse ona diğer insanlara hükmedecek bir makam vermeyi düşünemezdi. Binbaşı adamlarını, rakamlar gibi sıraya dizer, toplar çıkarır, çarpardı. Matematikçiden çok aritmetikçiydi; ileri düzeydeki matematik biliminin inceliğini, ahengini, esrarını aklı almazdı. Ona göre insanlar, boyları ve ağırlıkları itibariyle, aynen altının sekize benzemediği gibi birbirlerinden ayrılırlardı. Bunun dışında aralarında pek az fark bulunurdu. Takip eden evliliklerinde, karılarının kendisini terk etmeden önce neden çok fazla sinirli olduklarını bir türlü aklı kesmemişti.
     Aile yaşamına oldukça düşkün olan Yüzbaşı Bentick ise, köpeklere, pembe yanaklı çocuklara ve Noel yortularına(2)bayılırdı. Yüzbaşı, rütbesi için yaşının bir hayli geçkin olmasına rağmen, her nedense o rütbede kalakalmıştı. O, rütbesine tuhaf bir tutkuyla bağlıydı. Savaştan önce, sayfiyelerde yaşayan İngiliz centilmenlerine hayranlık duyardı. İngiliz tarzı giyinir, İngiliz köpekleri besler, Londra’dan özellikle getirttiği İngiliz harmanı tütünü yine İngiliz malı piposuyla içerdi. Bahçe merakını sürekli didikleyen, bıkıp usanmadan “Gordon” cinsi İngiliz av köpeklerinin sayısız özelliklerini sayıp döken dergilerden birkaçına aboneydi.
     Yüzbaşı Bentick, tatillerini Sussex’de geçirmeye bayılırdı. Budapeşte ya da Paris’te yanlışlıkla kendisini İngiliz sananlar oldu mu dünyalar onun olurdu. Savaş tüm bu tutkularının pek çoğunu sildi süpürdü. Ancak, o kadar uzun bir süredir pipo içmiş ve baston kullanmıştı ki, bunları birden terk edemedi. Beş sene kadar önce bir gün, Orta İngiltere’deki çayırlık alanların harap oluşuna dair Times Dergisine bir yazı yollamış ve yazının altına özenerek “Edmond Twitchell” diye imza atmıştı. İşin garibi, Times bu yazıyı yayımlamıştı.
     Bentick, yüzbaşı rütbesi için ne kadar yaşlıysa, Loft da o derece gençti. Yüzbaşı Loft, yüzbaşı tipinin canlı bir örneğiydi. Mesleği üstünden akardı. Her haliyle tam bir askerdi. Büyük bir ihtiras onu çabuk terfi ettirmiş, zeytinyağı gibi üste çıkıvermişti. Bir dansör tavrıyla topuklarını birbirine vurur, ahenkli yürür, askerlik adabını harfi harfine bilir, üstelik bu bilgisini eline geçen her fırsatta kullanırdı. Askeri yöntemleri kendilerinden fazla bildiği için, generallerin bile ondan çekindiği olurdu. Yüzbaşı Loft’a göre asker hayatı, hayvan hayatının en gelişmiş bir şekliydi. Şayet Tanrıya inanıyorsa, onu mutlaka yılda birkaç kez teğmenlerin mezarına çelenk koyan, eski savaş anıları arasında yaşayan, ak saçlı, şerefli, emekli bir general olarak tasavvur ederdi. Loft, tüm kadınların üniforma aşığı oldukları kanısındaydı; bunun aksine zaten aklı yatmazdı. Yaşam normal seyrini takip ettiği takdirde, kırk beşinde tuğgeneral olacak, çevresinde bir yığın uzun boylu, solgun yüzlü, şık şapkalı, erkek kılıklı kadınlarla birlikte gazetelerde boy boy resimleri çıkacaktı.
     Teğmen Prackle ile Teğmen Tonder, her ikisi de ukâla, zamane gençlerindendi. Üniversite tahsili görmekle birlikte, günün siyasi durumunu çok iyi kavramışlardı. Büyük bir dâhi tarafından kurulduğuna inandıkları bu yeni rejime öylesine iman etmişlerdi ki, bu sistemin sözde iyi sonuçlarının aslı astarı var mı diye araştırma zahmetine bile katlanmamışlardı. Sulu gözlü oldukları kadar, çabuk öfkelenen hassas gençlerdi. Teğmen Prackle, cep saatinin kapağının altında, mavi ipekli bir kumaş içinde bir tutam sarı saç saklardı. Saç, çoğu kez saatin çarkının sağlıklı çalışmasını engellediği içindir ki, zamanı anlamak için ayrıca bir kol saati kullanırdı.
     Teğmen Prackle çok iyi dans ederdi. Führer’i(3)gibi kaş çatıp sağı solu haşlamasına rağmen, şen bir gençti. Dejenere olmuş sanat eserlerinden nefret ederdi. Hatta kendi eliyle sayısız tabloyu kırıp çöpe atmıştı. Meyhanelerde arkadaşlarının kurşunkalemle resimlerini yapardı. Bazen o kadar başarılı olurdu ki, çoğu kez arkadaşları “Keşke sen ressam olsaydın,” derlerdi. Prackle’ın birkaç tane sarışın kız kardeşi vardı; onlarla gurur duyar, öğünürdü. Bir keresinde, kardeşlerine hakaret edildiği gerekçesiyle bir hayli patırtı koparmıştı. Birileri çıkıp da iddianın ne dereceye kadar doğru olduğunu araştıracak diye de –ki, bu güç bir iş değildi- ödü kopmuştu. Teğmen Prackle boş saatlerini, Teğmen Tonder’in sarışın, tombul kız kardeşini nasıl baştan çıkaracağını hayalini kurmakla geçirirdi. Oysaki kızcağız, Teğmen Prackle gibi ilan-ı aşk ederken saçlarını dağıtmayan daha yaşlı erkeklerle vakit geçirmeyi tercih ediyordu.
     Teğmen Tonder ise, genç erkeklerle fakir kızlar arasında yüksek ve ilahî bir aşkın hayalini kuran şair ruhlu biriydi. Son derece romantik bir genç olan Tonder’in hayal gücü, yaşam tecrübesi oranında genişti. Çoğu zaman, hayalindeki kadınlarla içinden, vezinli ve uyaklı konuşmalar yapardı. Savaş alanında şehit olacağı ana dair hayaller kurardı. Gözyaşları içindeki annesi ve babası çevresinde, cesur fakat kederli bir tavırla da Önder’i başucunda olacaktı. Bu ölüm sahnesini sık sık hayalinde canlandırırdı; batan akşam güneşi, çevreye dağılmış kırık dökük askeri malzemeyi loş bir ışıkla aydınlatacak, silah arkadaşları başları önlerinde etrafını çevirecekler, bir tarafta şişman bir bulut üzerinde Valkiri’ler(4)(5)cirit atacak, bir diğer bulutta dolgun göğüslü kadınlar, sevgililer ona eşlik edecekler, uzaklardan işitilen Wagner’vari(6)bir gök gürültüsü dekoru tamamlayacaktı. Tonder, son nefesinde söyleyeceklerine bile hazırlamıştı.
     İşte Albay Lanser’in maiyeti, çocukların körebe oyunu örneğinde olduğu gibi, savaşı sakin bir oyun sanan askerlerdi. Binbaşı Hunter, savaşı bir aritmetik görevi olarak telakki ediyordu; öyle bir görev ki, ancak onu yapıp bitirdikten sonra evine, ocağının başına dönebilecekti. Yüzbaşı Loft’a sorulacak olursa, savaş iyi yetiştirilmiş gençlere lâyık bir meslekti. Teğmen Prackle ile Teğmen Tonder’e göre ise savaş, hiçbir şeyin hakikat olmadığı bir hayal âlemiydi. Onların bilip gördüğü savaş ta, zaten yavan ve çilesiz bir savaştı. En güzel silahlar, iyi tasarlanmış planlar ve hazırlıksız yakalanan gafil düşman… Hiç yenilmemişler ve çok az zarar görmüşlerdi. Yoksa herkes gibi onlar da, yerine göre cesur ya da korkak olabilecek sıradan insanlardı. Hepsinin arasında sadece Albay Lanser savaşın ne demek olduğunu iyi bilen biriydi.
     Lanser, yirmi yıl kadar önce Belçika ve Fransa’da bulunmuştu. O sıralarda aklında yer eden fikirleri düşünmek bile istemiyordu. Savaşın hile, tuzak ve nefretten ibaret olduğunu, beceriksiz generallerin her şeye burun sokuşlarını, işkenceleri, ölümleri, hastalığı, yorgunluğu, tüm bu olumsuzlukların işin oluruna vardığı ana kadar aynı tarzda sürüp gittiğini, o an geldiğinde de, yeniden türeyen bezginlik ve nefret duygusundan başka bir şeyin elde edilemediğini aklına getirmek istemiyordu. Lanser, sadece bir asker ve emir kulu olduğunu tekrarlayıp duruyordu. Kendini bu tür sorulara kaptırmak, düşüncelere dalmak onun işi değildi; emirleri yerine getirsin yeterdi. Geçen savaşa ait kötü anılarını, bu savaşın da onun bir benzeri olacağı kanısını kafasından atmaya çalışıyordu. Tanrının günü, en az elli kez “Bu sefer başka türlü olacak,” diye kendi kendine söylenip duruyordu. Bu sefer başka türlü olacaktı…
     Tören geçitlerinde, büyük kalabalıklarda, futbol maçlarında ve savaşlarda, olayların can alıcı noktası silinir, hakikatler hayal olur ve bilinç bir sisle kaplanır. Sinirsel gerginlik, bezginlik, heyecan, hareket vs. hepsi boz renkli koca bir rüyanın içine siner, kaybolur. Hem öylesine kaybolur ki, her iş olup bittiğinde, ne nedenle adam öldürdüğünüzü ya da öldürttüğünüzü bilemez, işin içinden çıkamaz olursunuz. İşte o zaman, olanları uzaktan duyup öğrenenler, bu işleri nasıl becerdiğinizi size anlatırlar, siz de, pek kavrayamasanız bile “Evet,” dersiniz, “Galiba öyle olmuştu!”
     Subaylar, Belediye Konağı’nın üst katındaki üç odaya yerleşmişlerdi. Yatak odalarına seyyar karyolalarını, battaniyelerini ve malzemelerini dizdiler. İlk resmi görüşmenin yapıldığı salonun tam üstüne denk gelen odayı da, bir çeşit kulüp, ancak oldukça rahatsız bir kulüp haline sokuverdiler. Kulüpte, topu topu birkaç iskemle ile tek bir masa vardı.
     Bu odada mektuplar yazdılar, gelen mektupları okudular. Odanın duvarlarında, pencerelerin arasındaki boşluklarda, inekler, göller, minik çiftlik evlerini içeren resimler asılıydı. Bir pencereden bakıldığında, dar bir sahil şeridi, ıssız, insansız bir liman ve kömür gemilerinin yanaşıp yüklerini aldıktan sonra yeniden çekip gittikleri rıhtım görünüyordu. Diğer pencereden bakıldığında ise, meydanın yanından kıvrılıp sahile doğru uzanan kasaba evlerini, körfezde demir atıp uyuklayan yelkenleri sarılı balıkçı tekneleri görülüyor, kumsalda kurutulan balıkların kokusu duyuluyordu.
     Odanın tam ortasında kocaman bir masa vardı; başında da Binbaşı Hunter oturuyordu. Kucağındaki resim tahtasının bir ucunu masaya dayamış, (T) cetveli ve üçgeniyle, yeni bir tren yolunun yan hattı üzerinde çalışıyordu. Resim tahtası bir türlü düzgün durmuyor, binbaşı bu nedenle hırslanıyordu. Başını çevirip arkaya doğru;
     “Prackle!” diye seslendi. Yanıt gelmeyince, az sonra tekrar bağırdı:
     “Teğmen Prackle!”
     Yatak odasının kapısı açıldı ve yüzünün yarısı sabun köpüğü içinde Teğmen Prackle göründü. Bir elinde tıraş fırçası vardı.
     “Efendim!”
     Binbaşı resim tahtasını oynatarak;
     “Şu benim resim sehpası eşyaların arasından çıkmadı mı?” diye sordu.
     “Bilmem Binbaşım, daha bakamadım.”
     “Öyleyse şimdi bakıver. Bu ışıkta çalışmak zaten bir dert; mürekkep geçmeden önce bir kez daha çizmem gerek.”
     “Tıraşım bitsin hemen bakarım.”
     Binbaşı hırçın bir sesle;
     “Bu plan senin şıklığından çok daha önemli,” dedi. “Bak bakalım şu yığının arasında golf çantasına benzer, bezle kaplı bir kılıf var mı?”
     Prackle yatak odasına girdi. Bu esnada sağdaki kapı açıldı, Yüzbaşı Loft göründü. Miğfer giymişti; üstü başı, dürbün, kolluk, bir yığın deri çantayla kaplıydı. Odaya girer girmek ilk işi bunları çıkarmak oldu.
     “Şu Bentick ne kaçık herif!” dedi. “Nöbete başında keple gidiyordu.”
     Loft, dürbünü masanın üstüne koydu. Ardından miğferini ve gaz maskesini çıkardı. Masanın üzeri bir anda hatırı sayılır miktarda malzeme ile doldu.
     Hunter;
     “Bu süprüntüleri sakın burada bırakayım deme; nasıl iş göreceğim ben,” diye karşı çıktı. “Hem, ne diye kep giymeyecekmiş ki? Patırtı falan çıktığı yok. Bu teneke parçalarından gına geldi artık. Hem ağır, hem de insan burnunun ucunu dahi göremiyor.”
     Loft, küçümser bir tavırla;
     “Çıkarmak yakışık almaz,” dedi. “Üstelik halk üzerinde fena etki yaratır. Askeri düzen ve canlılık temin edilmeli, bunu asla bozmamalıyız. Yoksa düpedüz belaya çanak tutmuş oluruz.”
     “Nereden icabetti bu?”
     Loft hafifçe kabardı. Ağzından çıkan sözlere iman ettiği suratından okunuyordu. Kendinden bu derecede emin olması diğerlerinin o kadar sinirine dokunuyordu ki, eninde sonunda yüzbaşının suratının orta yerine bir yumruk sallama arzularını hepsi içinden geçirdi.
     “Kendi düşüncem değil; X-12 sayılı talimatnamenin “İşgal Bölgelerindeki Yöntem ve Davranışlar” ile ilgili maddesinde yazılı olanları söylüyorum. Özenle hazırlanmış bir husustur. Siz…”
     Durdu, bir süre düşünmenin ardından;
     “Herkes X-12 talimatnamesini okumalıdır,” dedi. Ağzından yanlış bir cümle çıksın istememişti.
     Hunter;
     “Acaba bunu yazan adam, ömründe hiç işgal bölgesine girmiş midir?” diye sordu. “Bu kasabanın halkı, kendi halinde insanlar; yumuşak başlı ve itaatkârlar.”
     Yüzünün yarısı hâlâ sabun köpüğü içinde olan Prackle kapıda göründü. Elinde boru şeklinde, bez kaplı bir kutu tutuyordu. Tam arkasında ise Teğmen Tonder duruyordu.
     Prackle;
     “Bu kutu mu?” diye sordu.
     “Evet, açıp da kuruver bari.”
     Prackle ile Tonder, sehpayı elbirliğiyle kurup Hunter’ın yanına getirdiler. Binbaşı, resim tahtasını sehpaya vidaladı, sağa sola eğip kontrol ettikten sonra, yeni bir hevesle maşanın başına geçti.
     Yüzbaşı Loft;
     “Teğmenim!” dedi. “Yüzünüzde sabun olduğunun farkında mısınız?”
     “Evet, Yüzbaşım! Tam tıraş olurken Binbaşım sehpayı istedi.”
     “Silin bari şu sabunları… Albay görmesin!”
     “Görse de önemli değil, böyle şeylere aldırmaz.”
     Tonder, bu sırada Hunter’ın planını seyrediyordu.
     Loft;
     “Belki aldırmaz ama doğru değil!” diye yanıt verdi.
     Prackle mendiliyle yüzündeki sabunları sildi. Tonder, resim tahtasının köşesine iliştirilmiş küçük bir resmi göstererek;
     “Ne şirin bir köprü bu Binbaşım,” dedi. “Ama nerede köprü kuracağız ?”
     Binbaşı Hunter bir resme, bir Tonder’e baktı:
     “Ha… O şey… O bizim kuracağımız bir köprü değil. Askerlerimizi ilgilendiren iş şu üstteki resim!”
     “Öyleyse köprüyü neden çizdiniz?”
     Hunter biraz şaşırmıştı:
     “Şey…” dedi. “Evde, arka bahçede bir tren hattı maketi yapmıştım. Orada bir geçide köprü ilave edecektim. Hat geçide kadar tamamlandı ama bir türlü köprüye sıra gelmedi. Eve dönmeden önce köprünün planını da hazırlayayım demiştim.”
     Teğmen Prackle cebinden bir gazete parçası çıkarıp açtı; ışığa doğru tutup seyretmeye başladı. Baktığı, sarışın bir kız resmiydi. İlk bakışta bir çift bacak ve uzun kirpikler dikkati çekiyordu. Süslü bir elbise giyen bu sarışın afet, siyah dantelden yapılmış bir yelpazenin ardından dünyayı süzüyordu.
     Teğmen Prackle resmi göstererek;
     “Ne enfes şey, değil mi?” dedi.
     Teğmen Tonder, biraz sert ve ekşi bir suratla resme bakarak;
     “Beğenmedim!” diye karşılık verdi.
     “Nesini beğenmedin?”
     “Hiç… Sadece beğenmedim o kadar. Ne diye saklıyorsun bu resmi?”
     “Hoşuma gidiyor da ondan. Kalıbımı basarım ki senin de için gitti ama…”
     “Hiçte değil!”
     “Yani eline fırsat geçse, bu kızı bir yere götürüp eğlenmek istemez misin?”
     Tonder;
     “Hayır!” diye yanıt verdi.
     “Delirmişsin sen!”
     Prackle, perdelerden birine yaklaşarak;
     “Resmi buraya asacağım,” dedi. “Sen de karşısında yutkun dur!”
     Gazete parçasını perdeye iğneledi. Bu sırada Yüzbaşı Loft eşyalarını tekrar yüklenmeye başlamıştı.
     “Teğmen, resim buraya hiç yakışmadı; kaldırsanız iyi olacak. Halk üzerinde fena tesir bırakır.”
     Hunter başını kaldırıp sordu:
     “Neymiş fena tesir bırakacak olan?”
     Herkesin aynı noktaya bakmakta olduklarını görünce, o da başını çevirdi. Resmi görmüştü.
     “Kim bu?” diye sordu.
     Prackle;
     “Bir artist,” diye yanıt verdi.
     Hunter dikkatle resme bakıyordu.
     “Tanıyor musun?”
     Tonder, söze karışarak;
     “Orospunun biri,” dedi.
     “Öyleyse tanıyorsun!”
     Bir süredir Tonder’e dik dik bakmakta olan Prackle;
     “Orospu olduğunu nerden biliyorsun?” diye sordu.
     “Üstünden akıyor!”
     “Tanıyor musun?”
     “Hayır, tanımak da istemem!”
     Prackle;
     “Öyleyse nerden biliyorsun?” diye sorarken, Loft söze karıştı:
     “Resmi kaldırsanız iyi olur. İsterseniz başucunuza asın; bu oda resmi sayılabilir.”
     Prackle ters ters yüzbaşıya bakıp tam bir şey söylemeye hazırlanırken, Loft;
     “Bu sözlerimi emir olarak algılayınız, Teğmen!” dedi.
     Zavallı Prackle kös kös kâğıdı katlayıp cebine soktu. Yapay bir neşeyle konuyu değiştirmeye çalışarak;
     “Kasabada bir hayli güzel kız var,” dedi. “İyice yerleşip her işi yoluna koyduktan sonra bir iki tanesiyle tanışmak istiyorum.”
     Loft;
     “X-12’yi okursanız iyi olur,” diye karşılık verdi. “Yabancılarla cinsel ilişkiler hakkında da yeterli bilgi var.”
     Çantasını, dürbününü, gaz maskesini ve tüm öteberisini toplayarak odadan çıktı.
     Hâlâ binbaşının planını seyretmekte olan Tonder;
     Güzel bir buluş bu!” dedi. “Kömür arabaları madenin tam ortasından geçip gemiye varacaklar.”
     Hunter, yavaş yavaş kendi âleminden sıyrılarak yanıt verdi:
     “Biraz hıza gereksinim var. Kömürü çabuk nakletmeliyiz. Muazzam bir iş bu… Allah’tan halk sakin ve anlayışlı!”
     Loft, bu kez odaya eli boş dönmüştü. Pencerenin önüne gidip limanı ve kömür madenini seyre koyuldu.
     “Halk sakin ve anlayışlı, çünkü biz de öyleyiz. Bundan kendimize de pay çıkarabiliriz. Bu nedenledir ki size boyuna yöntem ve kurallar konusunda söylenip duruyorum. Buna benzer koşullarda nasıl hareket edeceğimiz, yerinde uygulamalarla ayarlanıp talimatnamelere yazılmıştır.”
     Kapı açıldı ve Albay Lanser odaya girdi. Ceketini çıkarmıştı. Odadakiler, pek resmî değilse de, yeterli düzeyde saygı göstererek Albayı selamladılar.
     Lanser;
     “Yüzbaşı Loft!” dedi. “Lütfen gidip Bentick’den nöbeti devir alın. Pek keyfi yerinde değil galiba… Başım dönüyor diyordu.”
     “Peki Albayım! Şunu bilmenizi isterim ki, ben de daha yeni nöbetten döndüm.”
     Lanser dikkatle yüzbaşıyı süzerek;
     “Nöbet tutmak işinize gelmedi mi, Yüzbaşı?” diye sordu.
     “Katiyen Albayım! Sadece… Belki rapora geçirirsiniz diye söyledim.”
     Lanser’in içi rahatlamıştı; gevrek gevrek gülerek;
     “Raporlarda sizden söz edilmesi çok hoşunuza gidiyor, değil mi?” diye sordu.
     “Bir zararı yok ki Albayım!”
     “Raporlarda sizden yeter derecede söz edildiğinde, göğsünüzde bir madalya daha belirecek haliyle.”
     “Askerlik görevi boyunca, madalyalar insanın dönüm noktası sayılır!”
     “Ancak her şey olup bittiğinde, belleğinde yer eden şeyler bunlar olmayacak Yüzbaşı!”
     “Efendim?”
     “İleride ne demek istediğimi anlarsın inşallah!”
     Yüzbaşı Loft, üniformasının tüm detaylarını tamamlayarak;
     “Evet, Albayım!” dedi ve hızla kapıdan çıktı. Tahta merdivenlerde ayak sesleri duyuluyordu. Gözlerinin içi gülen Albay, bir süre yüzbaşının ardından baktıktan sonra;
     “İşte anadan doğma asker!” dedi.
     Hunter başını kaldırdı, kalemini elinde tartarak;
     “Anadan doğma eşek!” diye karşılık verdi.
     “Hayır… Çoğu kişinin bilmeden politikacı olmaları gibi, o da kendine göre tam bir asker. Çok geçmeden Genelkurmaya katılır. Böylelikle savaşı kuşbakışı seyreder ve her zaman için tatlı anımsar!”
     Teğmen Prackle sordu:
     “Acaba savaş ne zaman biter dersiniz, Albayım?”
     “Bitmek mi… bitmek mi? Ne demek istiyorsun?”
     “Ne zaman kazanacağız?”
     Lanser başını salladı:
     “Ne bileyim? Düşman hâlâ yeryüzünde mevcut!”
     “Ama yeneceğiz elbet!”
     “Ya!”
     “Öyle değil mi?”
     “Evet… Evet! Tabii… Daima galip geliriz!”
     Prackle heyecanla;
     “Şey!” dedi. “Noel’e kadar ortalık sakinleşirse, izin çıkar mı acaba?”
     “Bilmem ki! Bu tür emirlerin merkezden gelmesi gerek. Ne o… Noel’de evine mi gitmek istiyorsun?”
     “Evet, ne iyi olurdu!”
     “Belki gidersin! Kim bilir… Belki gidersin!”
     Teğmen Tonder;
     “Savaş bittikten sonra bu bölgeyi boşaltmayız herhalde, değil mi Albayım?” diye sordu.
     “Bilmem… Neden sordun?”
     “Şey… Güzel bir yer burası; halkı da iyi. Belki aramızdan birkaç kişi buraya yerleşmek ister.”
     Lanser, teğmene takılarak;
     “Belki de hoşuna giden iyi bir yer gözüne çarpmıştır,” dedi.
     “Evet, bir iki güzel tarla var burada. Eğer dördü beşi bir araya getirilirse, yerleşmek için güzel bir çiftlik olacağını düşünmüştüm.”
     “Memlekette arazin yok galiba?”
     “Kalmadı Albayım… Enflasyon hepsini sildi süpürdü!”
     Lanser, çoluk çocukla konuşmaktan artık bezmişti.
     “Daha ortada koskoca bir savaş var… Dövüşeceğiz!” dedi. “Kömür çıkaracağız. Hayalindeki çiftlikleri, konakları kurmak için savaşın sonunu beklesen nasıl olur? Bu tür emirler tepeden gelir zaten; Yüzbaşı Loft’a sorun, o size anlatsın!”
     Albay Lanser, birdenbire şakacı tavrını değiştirerek;
     “Hunter!” dedi. “Çelik yarın gelecek. Demiryolu hatlarına bu hafta başlayabilirsin!”
     Bu sırada kapı vuruldu. Nöbetçi başını kapının aralığından uzatarak;
     “Sizi Bay Corell görmek istiyor, Albayım!” dedi.
     Albay;
     “Gönder gelsin,” dedi. Sonra odadakilere dönerek;
     “Corell, buranın ortamına hazırlayan adamdır,” diye ekledi. “Bizi biraz uğraştıracak galiba!”
     Tonder;
     “İşini iyi becermiş mi bari?” diye sordu.
     “Fena değil, ama halk herifi kolay affetmeyecek. Bizimle de arası pekiyi olacağa benzemiyor.”
     Tonder;
     “Bir ödülü hak etmiş!” diye karşılık verdi.
     “Doğru! Hakkını istemeyeceğini de sanmayın!”
     Ellerini ovuştura ovuştura Corell odaya girdi. Hâlâ siyah resmi elbisesini giyiyordu. Ancak başında, saçlarına plasterle yapıştırılmış beyaz bir sargı vardı. Odanın tam ortasında durup;
     “Günaydın Albay!” dedi. “Dün Başkanla çıkan patırtıdan sonra sizi aramam gerekiyordu ama çok meşgul olduğunuzu tahmin ettiğim için bundan vazgeçtim.”
     Albay;
     “Günaydın!” diye karşılık verdikten sonra, eliyle odada bulunanları göstererek;
     “Bu beyler maiyetimdeki subaylardır, Bay Corell,” dedi.
     “Aslan gibi delikanlılar; işlerini iyi becerdiler maşallah! Eh… Ben de gücüm yettiği kadar onlara zemin hazırlamaya çalıştım.”
     Hunter başını kaldırıp şöyle bir baktıktan sonra, kalemini mürekkebe batırdı ve yeniden çizmeye devam etti.
     Lanser;
     “Başarılı oldunuz,” dedi. “Ama keşke o altı asker öldürülmeseydi. Askerler kasabaya dönseler daha iyi olurdu!”
     Corell, ellerini iki yana açarak biraz da umursamaz bir tarzda;
     “İçinde koskoca bir kömür madeni olan bu çapta bir kasaba için altı ölünün lafı mı olur?” deyince, Albay Lanser sert bir tavırla;
     “Eğer adam öldürmek işi hallediyorsa, diyeceğim yok!” diye karşılık verdi. “Fakat bazen hiç kan dökmemek daha uygun olur!”
     Corell subayları inceliyordu. Yan gözle teğmenlere bakarak;
     “Acaba… Şayet mümkünse… Yalnız konuşabilir miyiz, Albayım?” dedi.
     “Tercih ederseniz, elbette yalnız konuşabiliriz. Teğmen Prackle, Teğmen Tonder, lütfen odanıza gider misiniz?”
     Ardından Corell’e dönerek ilave etti:
     “Binbaşı Hunter gördüğünüz gibi meşgul. Çalışırken kulağına bir şey girmez!”
     Hunter başını kaldırıp sakin sakin gülümsedi, sonra tekrar işine koyuldu.
     Her iki teğmen de odadan çıkınca Lanser;
     “İşte yalnız kaldık!” dedi. “Oturmaz mısınız?”
     Corell;
     “Teşekkür ederim, efendim!” diyerek, masanın başına yerleşti.
     Lanser, Corell’in başındaki sargıya bakıyordu. Damdan düşer gibi sordu:
     “Demek şimdiden sizi öldürmeye teşebbüs ettiler?”
     Corell, bir eliyle sargıyı yoklayarak;
     “Bu mu?” dedi. “Yok canım… Bir şey değil! Bu sabah depodan eve dönerken başıma taş düştü.”
     “Taşın kasıtlı olarak atılmadığından emin misiniz?”
     “Ne demek istiyorsunuz? Buranın halkı vahşi değildir. Yüz yıldır savaş görmediler; dövüşmesini bile unuttular.”
     “Siz aralarında yaşadığınız için doğal olarak herkesten daha iyi bilirsiniz!”
     Albay Lanser, Corell’e yaklaşarak devam etti:
     “Ancak, yerine göre bambaşka insanlar da olabilirler. Bundan önce de çoğu kez işgal bölgelerinde bulundum. Yirmi sene önce Belçika ve Fransa’daydım…”
     Sanki sözlerinin iyi anlaşılmasını bekliyormuş gibi, başını iki yana salladı. Kısa bir an sustuktan sonra, bu kez sert bir ifadeyle devam etti:
     “Görevinizi iyi başardınız, size müteşekkirim. Bundan raporumda bahsettim.”
     “Teşekkür ederim, efendim! Elimden gelen gayreti gösterdim.”
     Lanser, biraz da bezgin bir tavırla;
     “Eh,” dedi. “Başka bir arzunuz var mı? Merkeze dönmek ister misiniz? Hemen dönmek isterseniz, sizi bir kömür gemisiyle gönderebiliriz. Beklemenizde bir mahzur yoksa ilk gelecek savaş gemisiyle de dönebilirsiniz.”
     “Ben dönmek istemiyorum ki… Burada kalacağım!”
     Lanser, bir iki dakika süreyle bu sözleri tarttıktan sonra;
     “Bakın,” dedi. “Yanımda fazla askerim yok; size muhafız tayin edemem!”
     “Muhafıza ne gerek var? Bunlar vahşi insanlar değil, az önce de söyledim ya!”
     Lanser adamın başındaki sargıya bakıyordu. Bu arada Hunter başını kaldırarak;
     “Miğfer giyseniz iyi olur!” diye seslendikten sonra tekrar işinin başına döndü.
     Corell, oturduğu iskemlede hafifçe öne doğru eğilerek;
     “Sizinle özellikle bu konuda görüşmek istiyordum, Albayım!” dedi. “Belki yerel yönetim işlerinde bir yararım dokunur.”
     Lanser topuklarının üzerinde sert bir hareketle döndü ve pencereye yaklaşarak dışarıyı seyre koyuldu. Sonra, geriye dönerek birden sordu:
     “Niyetiniz nedir, Bay Corell?”
     “Güvenebileceğiniz bir yönetim memuruna ihtiyacınız var diye düşündüm ve kendi kendime dedim ki, Başkan Orden istifa etse de yerine ben geçsem. Belediye işleriyle sizin askeri yönetiminiz gül gibi geçinir giderler…”
     Lanser’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Gözbebekleri pırıl pırıl yanıyordu.
     “Raporunuzda bunlardan bahsettiniz mi?” diye sordu.
     “Şey… Tabii! Evet, öneriler kısmına kaydettim.”
     “Geldiğimden beri kasaba halkından kimseyle bu hususu konuştunuz mu? Başkan hariç tabii…”

     “Şey… Hayır! Daha neye uğradıklarını anlamadılar henüz; hepsi pek şaşkın bir vaziyette. Doğal olarak böyle bir şey beklemiyorlardı!”
     Sonra gülmeye başladı:
     “Tabii… Ne bilsinler başlarına böyle bir şeyin geleceğini?”
     Lanser ısrarla aynı konu üzerinde duruyordu:
     “Tabii, bu arada akıllarından ne geçirdiklerini de bilmiyoruz!”
     “Herkes şaşkınlık içinde! Sanki… Sanki rüya görüyorlarmış gibi!”
     “Siz hakkımızda ne düşündüklerini bilmiyorsunuz demek?”
     “Burada çok dostum var. Herkesi tanırım.”
     “Bu sabah dükkânınızdan bir şey satın alan oldu mu?”
     “Hayır, ama iş hayatı bugünlerde tamamıyla durgun da ondan; kimse alışveriş etmiyor.”
     Lanser’in az önceki sinirli hali birden geçivermişti. En yakın iskemleye oturup bacak bacak üstüne attı. Sonra sakin bir sesle;
     “Sizin göreviniz hem zor, hem de cesaret isteyen bir iş,” dedi. “Haklı olarak ödüllendirilmeniz gerek!”
     “Teşekkür ederim, efendim!”
     “Ama zamanla sizden nefret etmeye başlayacaklar…”
     “Aldırmam! Ne de olsa onlar düşmanlarımız değil mi?”
     Lanser, yeniden söze başlamadan önce bir an için tereddüt etti. Sonra yumuşak bir sesle;
     “Hatta,” dedi. “Gün gelecek bizim bile saygımızı kazanamayacak, takdir edilmeyeceksiniz!”
     Corell, heyecan içinde ayağa fırladı:
     “Fakat bu Önder’in sözlerine aykırı! Önder, her görevin aynı derecede şerefli olduğunu söylemişti.”
     Lanser aynı dinginlikle devam etti:
     “Keşke Önder durumu kavrayabilmiş olsa! Keşke askerlerin akıllarından geçenleri anlayabilse!”
     Albay Lanser, karşısındakine merhamet eder bir tarzda konuşuyordu:
     “Büyük bir mükâfat alacaksınız…”
     Bir süre hiç sesini çıkarmadan öylece oturdu, sonra duygularına hakim olarak devam etti:
     “Şimdi sadede gelelim! Burada yönetim benim elimde. Görevim madenden kömür çıkartmaktır. Bunu başarmak için her şeyi düzene sokmam ve disiplini sağlamam gerekiyor. Bunları gerçekleştirebilmem için de halkın ne düşündüğünü bilmeliyim. Herhangi bir isyan hareketine karşı hazırlıklı olmalıyım. Beni anlayabiliyor musunuz?”
     “İstediğiniz bilgiyi size temin edebilirim. Belediye Başkanı olarak çok işinize yararım!”
     Lanser başını salladı:
     “Bu konuda emir almış değilim. Kendi aklımı kullanmam lâzım! Bana kalırsa, bundan sonra artık sizin herhangi bir hususta bilgi temin etmeniz olanaksızdır. Kimse sizinle konuşmayacak, sizin paranızla geçinenler dışında hiç kimse yanınıza yaklaşmayacaktır. Korumasız hayatınız tehlikededir. Merkeze dönerseniz memnun olurum. Orada, başarılarınızdan dolayı büyük bir ödül alırsınız.”
     “Fakat benim yerim burası; buraya yerleştim. Hepsi raporumda yazılı…”
     Lanser duymazlıktan gelerek konuşmasını sürdürdü:
     “Başkan Orden, sadece Belediye Başkanı değil, halkı temsil eden bir kişidir, onlardan biridir. Onların ne yaptığını, ne düşündüğünü ezbere bilir. Çünkü kendi de onlar gibi düşünür. Onu tetkik ederek halkın içinde bulunduğu ruh durumunu anlayabilirim. Makamında kalması daha uygun olur… Benim son kararım budur!”
     Corell;
     “Yaptığım hizmete karşılık, kovulmaktan daha iyi bir mükâfat beklerdim,” dedi.
     Lanser ağır ağır konuşarak;
     “Haklısınız,” diye karşılık verdi. “Ancak, büyük davamızın yanında siz ufak bir detaydan ibaretsiniz. Henüz nefretle karşılaşmadınızsa, bu da yakında başlayacaktır. Herhangi bir başkaldırı halinde, muhakkak ki ilk kurban siz olacaksınız. Merkeze dönmenizi özellikle tavsiye ederim.”
     Corell suratını asmıştı:
     “İzin verirseniz, gönderdiğim raporun yanıtını bekleyeyim.”
     “Tabii… Tabii! Fakat can güvenliğiniz için geri dönmenizi üstüne basa basa öneririm. Uzun sözün kısası; sizin artık burada hiç ama hiç değeriniz yok! Hem canım, dünyada bu kasabadan başka bir yer mi kalmadı? Belki de yepyeni bir ülkede, yepyeni bir kente gidersiniz. Bambaşka bir alanda itimat kazanırsınız. Belki daha büyük bir yere, belki de bir başkente gönderilirsiniz; orada daha sorumlu, daha büyük görevler alırsınız. Buradaki başarınızdan dolayı sizi üst makamlara hararetle tavsiye edeceğimden emin olabilirsiniz.”
     Corell’in gözleri sevinçten pırıl pırıl parlıyordu:
     “Teşekkür ederim, efendim!” dedi. “Doğrusunu söylemek gerekirse, çok çaba harcadım. Belki haklısınız. Fakat izin verin de, merkezden gelecek yanıtı bekleyeyim.”
     Lanser’in sesi birdenbire sertleşti. Gözleri kısılmıştı. Emredici bir tavırla;
     “Miğfer giyin, evinizden çıkmayın, özellikle de geceleri kesinlikle sokağa çıkmayın!” dedi. “En önemlisi de, bir yerlere oturup iki kadeh içki içeyim demeyin. Ne kadın ve ne de erkek, hiç kimseye güvenmeyin. Anlıyor musunuz?”
     Corell, merhamet dilenircesine Albaya bakarak;
     “Siz beni anlamıyorsunuz!” dedi. “Benim burada kurulu bir işim, küçük bir evim var. Hoş bir köylü kızcağız bütün işlerimi görür. Hatta bana biraz da meyli var gibi. Bu kasabanın halkı ise, basit, sakin, barışsever insanlardır. Hepsini iyi tanırım.”
     Lanser;
     “Sakin ve barışsever insan diye bir şey yoktur!” diye karşılık verdi. “Ne zaman kafanıza girecek bu? Dost millet diye de bir şey yoktur! Ne diye bir türlü aklınız almıyor? Biz bu kasabayı işgal ettik. Siz… Siz de vatan hainliği diye tanımlanan yolda bize zemin hazırladınız!”
     Albay Lanser’in yüzü kıpkırmızı olmuştu. Sesi perde perde yükseliyordu:
     “Bu insanlarla savaş halinde olduğumuzu anlamıyor musunuz?”
     Corell, göğsünü şişirerek;
     “Fakat biz galip durumdayız!” dedi.
     Albay ayağa kalktı. “Ne halin varsa gör” edasıyla kollarını iki yana sallayınca, Hunter başını kaldırdı. Eliyle düşmesin diye resim tahtasını sıkı sıkı tutarak;
     “Dikkat edin Albayım,” dedi. “Mürekkep geçiyorum. Bozulursa hepsini yeniden yapmam gerekebilir!”
     Lanser;
     “Affedersin,” dedikten sonra, öğrencilerine ders veren bir öğretmen tavrıyla konuşmaya başladı:
     “Mağlubiyet geçici bir durumdur; ilelebet devam edemez. Biz de yenilmiştik. Şimdi saldıran taraf biziz. Yenilgi hiçbir şey ifade etmez. Bunu idrak edecek kadar aklınız yok mu? Kasaba halkının kendi aralarında ne düşünüp ne konuştuklarını bilebiliyor musunuz?”
     “Siz biliyor musunuz?”
     “Hayır, fakat tahmin edebiliyorum!”
     Corell, sinsi bir tavırla;
     “Ne o… yoksa korkuyor musunuz, Albayım?” diye sordu. “İşgal bölgesi komutanı korkuyor mu yoksa?”
     Lanser, ağır ağır iskemlesine oturdu:
     “Belki de,” dedi.
     Adeta karşısındakinden tiksinir gibi konuşuyordu:
     “Savaşı hiç tatmadan kitap dolusu fikir yürüten insanlardan bıktım usandım!”
     Ardından, çenesini avuçlarının içine alarak devam etti:
     “Brüksel’de ihtiyar bir kadın tanımıştım. Şipşirin yüzlü, ak saçlı bir kadıncağızdı. Kısacık boyu, narin ve zarif elleri vardı. Titrek, tatlı sesiyle bize milli havalarımızı söyler, istediğimiz zaman sigara ve kız getirirdi.”
     Elini çenesinden çekti. Uykudan uyanırcasına silkinerek konuşmasını sürdürdü:
     “Oğlu idam edilmiş; bilmiyorduk. Fakat kadını sonunda kurşuna dizdiğimizde, o güne kadar uzun bir şapka iğnesiyle tam on iki askerimizi öldürmüş olduğunu öğrendik. İğneyi hâlâ saklarım. Ucunda yer alan kemik bir düğmenin üstünde, kırmızı ve mavi renkli bir kuş motifi vardır.”
     Corell;
     “Kadını öldürdünüz ya!” dedi.
     “Elbette öldürdük!”
     “Cinayetlerin arkası kesildi tabii?”
     “Hayır, kesilmedi! Geri çekildiğimiz günlerde, halk ufak kümeler halinde asker kafilelerinin yolunu kesti. Kimini yaktılar, kiminin gözlerini oydular; aralarında çarmıha gerilenler bile oldu!”
     Corell bağırarak;
     “Bunlar anlatılacak şeyler değil!” dedi.
     “Hatırlamak daha da güç!”
     “Korkuyorsanız kumandan olamazsınız!”
     Lanser, yumuşak ve uyumlu bir sesle yanıt verdi:
     “Dövüşmesini biliyorum. İnsan bildiği işte yanılmaz!”
     “Genç subaylarla da böyle mi konuşuyorsunuz?”
     “Hayır… İnanmazlar ki!”
     “Peki, bana ne diye söylüyorsunuz?”
     “Sizin işiniz bitti de ondan! Hâlâ anımsarım; bir gün…”
     Bu sırada merdivende gürültülü ayak sesleri duyuldu ve kapı birden ardına kadar açıldı. Bir nöbetçi göründü. Yüzbaşı Loft, telaş içinde nöbetçinin önüne geçerek odaya girdi. Dimdik yürüyordu. Soğuk ve resmî bir tavırla;
     “Beklenmeyen bir olay oldu, Albayım!” dedi.
     “Beklenmeyen bir olay mı?”
     “Yüzbaşı Bentick öldürüldü!”
     Lanser;
     “Ha… Evet… Bentick!” diyebildi.
     Yeniden ayak sesleri duyuldu. İki er, üzeri battaniye ile örtülü bir sedyeyi taşıyarak içeri girdiler.
     Lanser sordu:
     “Öldüğünden emin misiniz?”
     Loft dimdik yanıt verdi:
     “Eminim, Albayım!”
     Ağızları biraz açık, ürkek bakışlarla iki teğmen de odaya girdiler. Lanser, pencerelerin bulunduğu tarafta duvar dibini işaret ederek;
     “Sedyeyi şuraya koyun,” dedi.
     Erler odadan çıktıktan sonra, Lanser sedyenin yanına çömeldi. Battaniyenin bir ucunu kaldırdı, sonra hemen kapattı. Ayağa kalkmadan sordu:
     “Kim yaptı bu işi?”
     Loft;
     “Bir maden işçisi,” diye yanıt verdi.
     “Nereden biliyorsun?”
     “Ben de oradaydım, Albayım!”
     “Anlat öyleyse… Anlatsana! Hay Allah cezanı versin! Anlatsana be oğlum… Daha ne bekliyorsun?”
     Yüzbaşı Loft, gayet resmî bir tavırla anlatmaya başladı:
     “Albayımın emri gereği Yüzbaşı Bentick’den nöbeti devir aldım. Yüzbaşı Bentick, tam görevinin başından ayrılmak üzereyken, istifa etmek isteyen serkeş bir maden işçisiyle aramda ufak bir tartışma çıktı. İşçi, özgürlükten dem vurarak bağırıp çağırmaya başladı. Kendisine, işine dönmesini söyleyince kazmasıyla üzerime yürüdü. Yüzbaşı Bentick müdahale etmek istedi ama…”
     Loft, eliyle cesedi göstererek sustu.
     Lanser hâlâ dizlerinin üstüne çömelmiş duruyordu. Ağır ağır başını sallayarak;
     “Bentick tuhaf bir adamdı,” dedi. “İngilizleri severdi. Bu milletin her haline, her özelliğine hayrandı. Dövüşmekten pek hoşlanmazdı… Adamı yakaladınız mı?”
     “Evet, Albayım!”
     Lanser yavaş yavaş ayağa kalktı. Sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi;
     “Demek gene başlıyoruz,” dedi. “Bu adamı kurşuna dizeceğiz. Ama sonuçta yirmi düşman daha edineceğiz. Gücümüzün yettiği, yapabileceğimiz tek hal çaresi bu… Evet, tek hal çaresi bu…”
     Prackle sordu:
     “Ne dediniz Albayım?”
     “Hiç… Hiçbir şey! Sadece düşünüyordum!”
     Sonra, Yüzbaşı Loft’a dönerek devam etti:
     “Başkan Orden’e saygılarımı ve kendisiyle derhal görüşmek istediğimi söyleyin… Çok önemlidir!”
     Binbaşı Hunter başını kaldırdı. Mürekkepli kalemini bezle silip astarlı bir kutuya yerleştirdi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz