Akşam Yemeği

A

       Ortalık tamamen kararıncaya dek sabırla bekledik. Güneş iyiden iyiye inmişti tepelerin ardına; yer yer kirli karlarla kaplı yeni sürülmüş yamaçlarla vadilere, süt beyazı akşam sisine batmış ve gittikçe sıklaşan gölgeler yerleştirmekteydi. Ama göğün, yüklü yağmur bulutlarına gebe ve aşağılara kadar sarkmış karnı üzerinden, batan güneşi9n kırmızı ışınları henüz zaman zaman bir yer bulup geçiyordu. Islak ve ekşimsi toprakla kokusunu içine çekmiş olan kuvvetli ve aynı zamanda da gittikçe yoğunlaşmakta olan rüzgâr, dertop olmuş bulutları önüne katmış kovalıyor, çıplak bir vücuda işleyecek buzdan bir bıçak ağzı gibi diretiyordu. Her kuvvetli esintiyle yukarı kalkan tek başına bir mukavva parçası, damın üzerinde monoton bir sesle patırdamaktaydı.
       Çayırlardan bu yana taze, insanın içine işleyen bir serinlik geliyor, vadide vagonların tekerlekleri raylar üzerinde takırdarken, lokomotifler yakınarak ve patırtı gürültüyle ilerliyordu. Islak bir karanlık indikçe iniyor, açlık yakamıza daha bir kuvvetle yapışıyor, yavaş yavaş şose üzerindeki bütün hareketler ölmeye yüz tutuyordu. Rüzgâr, ötelerden sürüp getirdiği konuşma kırıntılarını, arabacıların bağırmalarını, küçük arabaların kesik kesik işitilen tıkırtılarını, bu arabaların koşulduğu ineklerin yol üzerindeki kırık taşları ayaklarıyla ağırdan ağırdan sürüklemelerini gittikçe daha seyrek iletir olmuştu. Asfalt üzerindeki tahta kunduralardan çıkan takırtılar da uzaklaştı sonunda ve Cumartesi eğlencesi için neşeyle kasabaya giden köylü kızların gülüşmeleri de kesildi.
       Daha sonra da karanlık tamamen koyulaştı ve hafiften bir yağmur çiselemeye başladı. Upuzun direklerinde sallanıp duran mor lambalar, köy yolunun kenarlarındaki ağaçların kara, iç içe girmiş dallarına, nöbetçi kulübelerinin parıldayan tabelalarına, ıslak bir kayış gibi parlayan boşalmış yola boğuk bir ışık atıyordu. Erler bir şerit halinde yürüyüp geçiyor, karanlıkta yok oluyorlardı; sürüyle ayak altında ezilen çakıltaşlarının gittikçe yaklaşan sesi duyuluyordu yalnızca.
       Tam bu sırada, komutanın şoförü, farlarının ışığını yağmur çisentisinin arasından tek tek barakaların ortasından geçen yola döktü. Elleri dikenli telle arkalarına bağlanmış, çizgili giysiler içindeki yirmi Rus, kamp kıdemlisi tarafından banyo odasından çıkarılıp duvar dibine götürüldüler. Kamp yolunun taşları üzerinde, saatlerdir başları açık kımıldamaksızın durup sessiz sedasız açlık çekmekte olan topluluğun yanına dikildiler. Rusların, eğitim ceketlerine gömülü, üzerine gölgeler düşmüş vücutları, çiğ ışık altında tek bir et yığını halini almıştı. Giysilerin her kırışığı, her kabartı, yahut çizgisi, eskimiş kunduraların patlamış tabanları, kabarıp açılmış taban yamaları, pantolon paçalarında kuruyup kalmış kırmızı kıl parçaları, kaba dikiş yerleri, eğitim ceketlerinin gri çizgileri arasından sırıtan beyaz iplikler, pantolonların arkasından sarkan kumaş parçaları, duyulan acıdan bükülmüş, bembeyaz olmuş parmaklar, sıkılmış yumruklar, bükülmüş bileklerde kurumuş kan damlaları, bileklerin gerilmiş sinirleri, bilekleri kesen paslı dikenli telden ötürü mosmor olmuş deri, dikenli telden ötürü olağandışı garipsi bükülmüş çıplak dirsekler… Bütün bunlar, karanlığın içinden fırlamış gibiydi kaskatı kesilmişçesine; Rusların başlarıyla sırtları karanlıkta silinip gitmişti, yalnız daha bir aydınlık olan ve dümdüz tıraş edilmiş enseleri, ceketlerinin yakaları üzerinde parıldamaktaydı. Bu insanların upuzun gölgeleri yolun üzerinde, üstünde kırağı tanelerinin pırıldadığı dikenli tellerdeydi; gölgeler, seyrek, kuru, hışırtılı sazların yetişmiş olduğu tümseğin telleri ardında yok oluyorlardı.
       Bu akşam kentten kampa özel olarak gelen kamp komutanı, saçlarına kır düşmüş ve yanık yüzlü bir subay, yargun ama dinç adımlarla ışık şeridinin arasından geçip yan tarafta durarak, iki sıra halindeki Rusların birbirlerine aynı açıklıkta bulunduklarını tespit etti. Artık her şey hızlı gelişiyordu; hoş soğuktan donmaya yüz tutmuş vücutların, on yedi saattir beklenen ve barakalardaki karavanalarda şüphesiz çoktan ılımış olan yarım litre çorbanın özlemini çekip guruldamakta olan midelerin istediğince de hızlı olmuyordu şüphesiz…
       “Az buz şeydir sormayın bunu ha…” diye bağırdı komutanın arkasından öne çıkar gencecik kamp kıdemlisi. Bir eli, kara bir kumaştan ve tıpatıp vücuduna göre dikilmiş, ileri gelenlere özgü ceketinin yakasındaydı; öbür elinde de, ritmik bir hareketle çizmesinin koncuna vurup durduğu bir kamış değnek vardı.
       “Gördüğünüz bu adamlar var ya, bunlar suçlu hep… Nedenmiş, nasılmış size anlatacak değilim. Komünisttir bunlar, anlaşıldı mı? Bunların ibret olsun diye cezalandırıldıklarını size söylememi sayın komutan emretti bana ve komutan ki şöyle dedi: ‘Eh işte, çocuklar, size dikkatli olmanızı tavsiye ederim, anlaşıldı mı?’”
       “Çabuk çabuk, acelemiz var!” diye bağırdı komutanın yanındaki kaputu açık duran subaya hafif bir sesle. Kalçasını küçük Skoda arabanın çamurluğuna dayamış, elindeki eldiveni tembel bir hareketle sıyırıyordu.
       “Uzun sürmez,” diye cevap verdi kaputunun önü açık duran yüzbaşı. Parmaklarını şakırdatıp kötü kötü gülümsedi.
       “Evet, bugün bütün kampa yemek yok gene!” diye bağırdı gencecik kamp kıdemlisi. “Baraka temsilcileri çorbayı mutfağa geri götürecekler; hele bir litresi eksik çıksın, canınıza okurum ha… Anlaşıldı mı?”
       Kalabalık arasında derin bir inilti dolaştı. Arka sıradakiler yavaş yavaş ilerlemeye koyuldular. Yol yürünürken daha bir daralma meydana geldi. İç içe sıkışan, ilerlemeye hazırlanan insanların ısıttığı sırtlardan tatlı bir sıcak yayılıyordu.
       Komutan eliyle bir işaret verince, arabasının ardından kaz adımıyla SS erleri çıktı. Tüfekleri; ellerinde, göze batar bir tekdüzelikle Rusların ardına sıralandılar; her biri kendine düşen Rusun ardına… Bizimle birlikte emir alıp gelmiş olduklarını gösteren bir halleri yoktu; tıkabasa doymak, bayramlık giyinmek, yeni ütüden çıkmış üniformalar, hatta manikür bile üstesinden gelmiş oldukları şeylerdi. Parmaklarını dipçiklere bastırmışlardı, muntazam kesilmiş tırnaklarının altındaki kanın pembe pembe ışıldadığı görülüyordu. Anlaşılan, kızlarla eğlenmek üzere kasabaya hazırlık yapmışlardı. Silahları tıkırtılarla atışa hazırlayıp, dipçikleri kalçalarına, namluları ise Rusların yeni tıraş edilmiş enselerine dayadılar.
       “Dikkat! Hazır ol! Ateş!” dedi komutan sesini yükseltmeksizin. Tüfekler çatırdadı, adamlar, dağılmış kafalardan sıçrayan parçalar üzerlerine bulaşmasın diye, birer adım gerilediler. Ruslar bir sallandılar, ağır çuvallar gibi kayarak taşların üzerine yığıldılar, taşları kan ve dağılmış beyinle kirlettiler.
       Tüfekleri omuzlarına atan erler, hızlı hızlı nöbetçi kulübesine doğru uzaklaştılar. Cesetler geçici olarak dikenli tellerin altına çekildi, komutan adamlarıyla Skoda’ya atladı; araba, arkasından egzos dumanları çıkararak geri geri ana giriş kapısına doğru kaydı.
       Saçlarına kır düşmüş, yanık yüzlü komutan ancak uzaklaşmıştı ki, susup durmuş olan ve durmaksızın daha bir itilerek yola doğru sürülmüş olan kalabalık, dehşet uyandıran bir homurtuyla yerinden fırladı, kanlı taşların üzerine atılıp, gürültü patırtıyla birlikte birbirine girdi ve kampın her tarafından çağrılmış olan baraka kıdemlilerinin copları altında, yeniden, çabucak, tek tek barakalara dağıtılıp sokuldu.
       Ben idam alanının biraz ötesinde durduğum için zamanında ileri atılamamıştım, ama bizi ertesi sabah yeniden işe sürdükleri sırada, benimle birlikte boru taşıyan Estonyalı mahvolmuş bir Yahudi, bütün gün hırsla konuştu durdu. İnsan beyninin gerçekten leziz olabileceğini, pişirilmeden, öyle olduğu gibi çiğ çiğ yenebileceğini söyledi.

(Polonya Öyküsü – Yazan: Tadeursz Borowski-Çeviren:Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi