Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Diyarbakır, Saat 11.30)

D

“Ölüm döşeğinde söylenilen sözlerin ve yapılan
önerilerin mutlak bir doğruluğu ve kutsallığı vardır!”

TÜRKİYE-Diyarbakır, Saat 11.30

       “Öldürmüşler,” dedi Beş Numara. “Saklandığı otel odasında ölü bulunmuş. Odada mücadele izlerine rast­lanmamış. Üç kurşunla vurmuşlar. Üçü de göğüs böl­gesine isabet etmiş. Kurşunlar balistik incelemeye alın­mış. Cesedini de Devlet Hastanesi morgunda bekletiyorlarmış. Anlamıyorum… Bu adam, sanki ölümü bekler gibi oturmuş onları beklemiş.”
       “Evet… Sanki ölümü bekler gibi,” diye tekrarladı Doğan.
       Bu arada, düşünceli bir tavırla Beş Numara’ya ba­kıyor ve onun konuşmasını bitirmesini bekliyordu.
       “Şahsi eşyalarını da beraberlerinde götürmüşler. Ortada ne bir iz var, ne de bir ipucu… Kimse ne bir ses duymuş, ne de gören olmuş. Otel resepsiyon gö­revlisinin verdiği bilgiye göre, son kez Halep’le telefon görüşmesi yapmak istemiş, ama aradığı numara cevap vermemiş. Belki de bir yakınıydı… Veda etmek istiyordu. Ne dersin Doğan, sence bu dosya kapanmış gibi mi görünüyor?”
       Doğan;
       “Hayır!” diye yanıt verdi tam bir kararlılıkla. “Belki bu dosya birileri için tamamen kapanmış gibi gö­rülebilir, ama bana sanki yeni bir dosya açılışının habercisiymiş gibi geliyor.”
       Doğan’ın yüzünde; neden ve niçinlerle dolu birkaç noktanın belirsizliğini hâlâ korumasına karşılık, olayı sonuçlandıracak yolları gayet iyi bilen, durum de­ğerlendirmesini iyi yapan ve problemi çözüme ulaş­tıracağından emin olan deneyimli insanların güven veren ifadesi vardı. Ona göre; sır kapısı aralanmış, Bin­başı Abdullah Vahap’ın başından beri iletmek istediği mesajlar ortaya çıkmıştı. Şimdi geride, sadece onları yerli yerine oturtmak kalıyordu.
       “Efendim,” diye başladı konuşmasına, “İzin ve­rirseniz, olayı şöyle bir toparlamak istiyorum. Tabii bu arada, beni böyle düşünmeye sevk eden önemli noktalara da özellikle değineceğim.
       Binbaşı Abdullah Vahap, öncelikle bir askerdi, hem de üst rütbeli bir asker. Görev konumu nedeniyle, Askeri Muhaberat’la ilişkisinin olmadığını düşünmek abes olur. Bu ilişki, bize yönelik operasyonel anlamda bir ilişki de olabilir, kendi ülkesindeki rejim karşıtlarına da… Hattâ kendisi bile bu ilişkinin hedefi durumunda olabilir. Bunu şu anda bilmiyoruz. Ancak, buradaki her üç olasılığın da, onun Türkiye’ye geçmesinin sebebini teşkil etmesi mümkündür. Ben değerlendirmemi yaparken, böyle bir ilişkinin var olduğu varsayımına göre hareket edeceğim. Yoksa Hasan Nafi gibi bir istihbaratçının, durup du­rurken bir insanın peşine neden düştüğünü, gece bo­yunca izini takip edip yerini belirledikten sonra, sabahın kör karanlığında iadesini talep eden heyette neden yer aldığını izah edemem.
       Abdullah Vahap’ın da kullandığı ‘kaçtım’ sözcüğü ise, bilindiği gibi, her zaman karşılaştığımız klasik ke­limelerden biridir. Sınırı illegal olarak geçerken ya­kalanan bazı kişilerce gerçek amacı maskelemek için sıkça kullanılır. Görünüşte binbaşının amacı da, de­mokratik bir ülkeye iltica ederek özgür kalabilmek ve hayatının bundan sonrasını rahat ve huzur içinde ge­çirebilmektir. Bunun için de birtakım haklı nedenler göstermesi gerekmektedir. Ön sorgusunda, bu nedenleri sıralar. Nedenler, çok değişik bir motif içermemektedir. Ülke şartları, baskılar ve bunalım… Ancak, bu sırada il­ginç bir de mesaj verir; ‘İçine düştüğü bataktan, pislikten kurtulmak için eline güzel bir fırsat geçmiştir ve bu fır­satı kullanmakla, belki de binlerce masum insanın ha­yatını kurtarmak mümkün olacaktır…’
       Şimdi burada bir duralım. Adamın amacı sadece özgür havayı teneffüs etmek olsaydı, böyle bir cümleyi sarf etmesine hiç gerek kalmadan, daha amaca uygun, daha dikkati çekmeyecek basitlikte bir ifade verebilirdi. Ama vermedi. Demek ki, yukarıda sıraladığı nedenlerin yanı sıra, kendisine bulaşmış bir pislik var ve o bu pis­likten kurtulmak için kaçmaktan başka bir çare bu­lamamış.
       Ayrıca, bir kişinin eline geçen kaçma fırsatını kul­lanmak istemesiyle, binlerce masum insanın hayatının kurtarılması arasında nasıl bir ilişki kurulması gerekir? Dikkat edilirse, bu ilişkiyi de bizzat kendisi kuruyor; ‘Benim kaçışım, çok sayıda masum insanın hayatlarının kurtarılmasına vesile olacaktır!’ mesajını vererek… Hem de açıkça, örtbas etmeden!
       Mesajı destekleyen bir nokta da şu; bu kaçış işlemi, Türk Emniyet birimlerine yakalanma riski yaratılmadan da gerçekleştirilebilirdi. Bin lirayı verdi mi, on beş yirmi dakikada insanı bu tarafa geçirecek yüzlerce kaçakçı bulabilirdi. Sınırı sağ salim geçer, ortadan kaybolur, hiç kimsenin ruhu bile duymazdı. Ve bu yöntem, ne ilk, ne de son kaçış denemesi olurdu…
       Neyse… Devam edelim. Abdullah Vahap, ikinci mesajı tabur komutanlığı karargâhında verdi. Yüz­başının, yersiz, yetkisiz ve zamansız bir soruyla ondan askeri bilgiler talep etmesine tepki gösterdi ve ‘Siz benim iltica talebimi kabul edin, ben size yeri ve zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağım,’ dedi.
       Onun burada, belki de iade edilme korkusuna ka­pıldığını ve aklından geçenleri sahneye koymadan önce geri gönderilirse, her şeyin daha başlamadan bitebileceğini düşündüğünü sanıyorum. Zaten, iltica ta­lebini de resmen burada yapmış ve geri gönderilirse kendisini bekleyen akıbetin ne olacağını ilk kez burada açıkça söylemiştir.
       Ardından, herkesin asıl kafasını karıştıran ve de­ğişik düşünmeye sevk eden saldırı olayını gerçekleştirdi. Bir astsubayı öldürdü ve iki askeri yaraladı. Ama neden? İşte bu kısmı çok iyi etüt etmemiz lâzım…
       Benim kanıma göre; binbaşının amacı, Türk Em­niyet birimlerinin, işlediği bu suçtan ötürü peşine düş­mesini sağlamak, ama aynı zamanda da, emniyet güç­lerinin peşinde olduğunu, yakalandığı takdirde yargılanıp ömür boyu hapis yatabileceğini, yani zorunlu olarak Türkiye’de kalabileceğini birilerine göstermekti. Zaten, Suriye Konsolosluğu ile yaptığı telefon konuşmasının temelinde de bu vardır. Onun tarafından söylenilen bu sözler, söz konusu mesajı vermekle bir­likte, aynı zamanda açık bir tehdidi de içermektedir. ‘Yakalandığım takdirde, Türk gizli servisi ve askeri ma­kamlar, benim bilgilerimden istifade edeceklerdir. Bu da sizin işinize gelmez!’ sözleri, her iki tarafa verilmiş, farklı yorumlanmaya müsait en önemli mesajlardan bi­risidir.
       ‘Neden öldürüp kaçtı?’ sorusuna tekrar dönmeden önce, onun iadesi talebiyle alelacele gelen Suriye resmi heyetinin bu konudaki ısrarına dikkatinizi çekmek is­terim; Binbaşı Abdullah Vahap, konuşmamın başında da söylediğim gibi, büyük olasılıkla, Askeri Muhaberat’ın bizzat yürüttüğü veya organize ettiği ya da ne bileyim… Bilgisi tahtında cereyan eden bir hareketin içindeydi. Olay hakkında bilgisi vardı veya bu bilgiyi sonradan edinmişti. Ben, ‘Bilgisi vardı’ diyorum. Çünkü ön sorgusu sırasında, ‘bulaştığı pislik, çabaladıkça içine çeken batak’ vesaire gibi sözcükler kullanmıştır ki, bu sözcükler, onun, bizim bilmediğimiz bir olaydan ha­berdar olduğunun en büyük kanıtıdır. Zaten, hepimizin çok iyi tanıdığı Hasan Nafi’nin, onun saldırı olayını ger­çekleştirip kaçtığını öğrendiğinde şaşırması, te­laşlanması, ardından heyetin hiçbir görüş bildirmeden apar topar geri dönmesi, hep bu nedenle değil midir? Gerçekten, binbaşının böyle bir eylemde bulunacağını düşünmemişlerdir. Onların kafasında da aynı soru, yani ‘Neden öldürdü ve neden kaçtı?’ sorusu vardır. Tabii ki, ‘kaçtı’ derken, Suriye’den kaçışını değil, olay yerinden kaçışını kastediyorum…
       Peki… Öyleyse neden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup bir astsubayı kendine hedef seçmiştir? Bu bir tesadüf müdür, değil midir? Bence, emniyet güçlerinin, özellikle de Türk gizli servisinin dikkatini çekmek, fa­aliyetlerimizi onun üzerinde yoğunlaştırmamızı sağ­lamak içindir. Önceden düşünülmüş, yeri ve zamanı geldiğinde bir anda gerçekleştirilmiş bir harekettir.
       Belki de, şöyle düşünmemizi istemiştir: Sınırı geç­tiği gece, silahlı üç kişiye birden saldırmaktan çe­kinmeyen ve bunda da başarılı olan bir şahıs; eğitilmiş bir ajan, yetenekli bir sabotör ya da bir suikastçı olabilir. Yani, boş bir insan değildir. Amacını saklamayı ba­şarmış, gerçek yüzünü cinayet işleyerek göstermiştir. Şimdi ise serbesttir. Diğer emniyet birimleriyle birlikte, hatta onlardan önce, Türk gizli servisi de onun peşine düşmelidir. Kendisinin muhtemelen saklı bir amacının olduğunu anlayacağımızdan, verdiği mesajları, bıraktığı ipuçlarını değerlendireceğimizden ve bu işin peşini so­nuna kadar bırakmayacağımızdan emindir.
       Bu son cümle üzerinde biraz durmak istiyorum; normal şartlarda gerçekleşen bir iltica olayında ne ya­pılır? Birtakım sorular sorulur ve yine karşılığında bir­takım yanıtlar alınır. Eğer adam samimiyse, ülke ve ser­vis yararına olmak üzere bazı bilgiler almak amacıyla sorgusuna devam olunur. Alınan bilgiler değerlendirilir ve gereği neyse yapılır. Ancak, çok çok önemli casusluk olaylarında ya da gizli servislerin desteklediği, planlı programlı örgütsel faaliyetlerde, bu bilgilere ulaşmak oldukça zordur. Elde edilen bilgilerle, ipin ancak bir ucundan tutulabilir. Bir veya birkaç operasyonla, öğ­renilen bu faaliyete son verilebilir. Ama… Ya ipin diğer ucu ülke dışındaysa… Ya da ipin birden fazla ucu varsa, o zaman ne olur?
       Hücre esasına göre çalışan bu gibi or­ganizasyonlarda, hangi konumda olursa olsun, kişilere, sadece yetki, görev ve sorumlulukları ölçüsünde bilgi verilmesini düzenleyen kompartımantasyon kuralları gereği, herkes her şeyi bilmeyebilir. Üstelik dallarını, kollarını budamakla da canlı bir organizma yok edi­lemez. Aksine, bir süre sonra daha fazla sürgün ver­mesine ve üremesine neden olunur. Bu durumda, ya­sadışı faaliyet deneyim kazanmış, bağışıklık kazanmış olur. Aynen bir kanser hücresi gibi büyür, gelişir ve gün gelir başa çıkılamaz bir hale gelir. Ama… Ya zamanında müdahale edilip kökü kurutulursa, ya yılanın başı erken ezilirse?
       Şimdi gelelim İstanbul Konsolosluğu ile yaptığı konuşmaya. Bence, çok akıllıca tasarlanmış bir ko­nuşma. Hem bir sürü mesaj veriyor, hem de olayları birbirine bağlıyor…
       Mesaj bir: Binbaşı, Suriye’nin İstanbul Konsolosluğu’nda birtakım illegal faaliyetlerin sür­dürüldüğünü, hangi yasadışı faaliyetle ilgili olursa olsun, konsolosluk görevlilerinin yakinen il­gilendiklerini ya da ilgilenenlerin kısa sürede bu­lunabileceğini biliyor. En önemlisi, bunu bizim bil­diğimizi de biliyor! Konsolosluğun telefonlarının dinlendiğini ve bu dinlemeden elde edeceğimiz bil­gilerden yararlanacağımızı biliyor…
       Mesaj iki: Telefon, neden Ankara’daki büyükelçiliğe değil de, İstanbul’daki konsolosluğa ediliyor? Çünkü peşine düşülmesini istediği adreslerden biri orada… Bir dal, bir kol ya da yılanın başı orada! Yani, sözünü ettiği örgütsel faaliyetin bir ucu da orada. Görevliler, her ne kadar oralı olmasalar da, inkâr yoluna gitseler de, en önemli adreslerden birisi orada!
       Mesaj üç: Ortada, bir de açık açık söylediği Urfa’daki otel adresi var. Buraya birilerinin geleceğini hem biliyor, hem de bize bunu önceden duyuruyor. Ge­lecek olanlar hiç de masum kişiler değil! Ya bu işin içinde bizzat görev alanlar ya da piyon olarak kul­lanılanlar. Ama profesyonel oldukları kesin!
       Bence, burada bir başka mesaj daha var; gelenler, eğer Urfa veya civarında ikamet ediyorlarsa, şebekenin bir dalı da burnumuzun ucunda demektir… Yok, eğer dışarıdan, yani Suriye tarafından geliyorlarsa, bunu bu kadar rahat yapabildiklerine göre, her zaman yapıyor olmaları da mümkün. Bu konuda biraz daha gözümüzü açmamız gerek!
       Gerçekten, Urfa kenti sınıra elli-elli beş kilometre uzaklıkta ve olsa olsa yarım saatlik bir yol. Günde yüz­lerce kişi pasavanla geçiş yapıyor. Mülki makamların yetkisi dâhilinde verilen bu günübirlik geçiş belgesi, Güneydoğu Anadolu’da, aşiret ve kan bağları nedeniyle, sınırın her iki tarafında yerleşik yöre halkına tanınan bir ayrıcalık. Sırf ziyaret amaçlı olabileceği gibi, birtakım ihtiyaç mallarının teminine, kaçakçılığa ve casusluk dâhil bazı yasadışı faaliyetlerin yürütülmesine uygun bir ortam yaratmakta. Pasavanla geçenlerin birçoğu ta­rafımızdan biliniyor olsa da, aralarına her gün yeni yeni yüzler karışıyor. Hepsinin başına birilerini nöbetçi ola­rak dikemeyeceğimize göre, bunların elimine edilmesi ve geçiş izninin istismarına izin verilmemesi, üzerinde durulması gereken önemli konulardan biri…
       Şimdi, konsoloslukla yaptığı görüşmeye tekrar dö­nüyorum. Üzerinde duracağımız konulardan birincisi, Kenan Payaslı adının kullanılması. Bu ismi özellikle ver­miş de olabilir, vermemiş de… Ben, tesadüf olduğunu sanıyorum. Ama yine de, İstanbul bölgesinin bu konuda bir araştırma yapması yararlı olur.
       İkincisi; görevliyle yaptığı konuşmada, Suriye kay­naklı gizli bir örgütten ve bu örgütün İstanbul uzan­tısından bahsetmesi, daha önce sözünü ettiğim açık tehdidin bir parçası. Örgütün faaliyetleri, elebaşları, yeri, yurdu, bağlantıları vs. konusunda detaylı bir bilgisi olmasa dahi, ‘Bakın ben neler neler biliyorum. Suç da işledim. Adam öldürdüm. Gelip beni kurtarmazsanız bütün bildiklerimi anlatmak zorunda kalabilirim!’ de­mekle, bu konuda ne kadar çok bilgisi olduğunun ve bunları açıklamakla her şeyi bir anda bitirebileceğinin mesajını veriyor. Tehdit ciddi ve ağır olunca, kendisini almaya geleceklerinden emin gözüküyor…
       Yanıtını bulmamış gibi görünen bir soru daha var! Saldırı olayını gerçekleştirdikten sonra neden kaçıp kurtulmayı düşünmediği konusu. Oyununun inandırıcı olması için her şeyi yapmayı göze almış bir kere. Ge­leceğini, hatta kendi hayatını bile ortaya koyuyor. Ast­subayı öldürmesi, inandırıcılığını arttıran en önemli faktörlerden biri. Kaçıp izini kaybettirmek istememesi de öyle. Eğer böyle davranmamış olsaydı, ne Suriyelileri, ne de bizi yeterli derecede etkileyemezdi. Belki de, tah­minimizden çok daha az şey biliyordu ve bu yetersiz bilgiyle, kimi ne dereceye kadar ikna edebilir ve harekete geçmesini sağlayabilirdi.
       Başından beri, bizi savaş arenasına çeken ya da iten bir görevi üstlenmiş gibi davranıyordu. Ama, sa­vaşın başında ilk hayatını kaybeden kendisi oldu. Büyük olasılıkla, söz konusu örgütle gizli servis kuralları da­hilinde savaşılması gerektiğini, ancak böyle bir sa­vaşımla örgütün tam anlamıyla ortadan kal­dırılabileceğini düşündüğünden olacak, son olarak, bırakılan izleri takip etmemiz için, bile bile ölüme da­vetiye çıkardı… Kendini öldürmelerine izin verdi. Yoksa, saldırıyı gerçekleştirdikten sonra, gecenin karanlığından istifade ederek, Urfa yerine, Adana, Gaziantep veya Adı­yaman yönüne doğru hızla uzaklaşır, bir yerde bir şe­kilde izini kaybettirirdi. O zaman, biz de böyle bir ko­nuşmayı ve değerlendirmeyi bambaşka düşünceler içinde yapıyor olurduk.
       Ufak bir ayrıntıyı da unutmayalım; yanında, her an kullanabileceği silahları da varmış, iki tabanca ve bir M1 tüfeği… Ama, kullanmayı düşünmediğinden, hepsini beş yüz metre sonra atmış kurtulmuş. Suruç’tan hareket et­meden az önce, mezkûr silahların açık araziye atılmış olarak bulunduğunu söylediler.
       Bir de, otel odasından verdiği telefon kaydı var. Bunu da son bir ipucu olarak bırakmış olabilir. Bir yere not etmemiş ya da bir yere saklamaya kalkışmamış… Özellikle, gelenlerin hiç akıllarına gelmeyecek bir tarzda, resepsiyona not ettirmiş. Orada kaybolsa bile, bel­leklerde ve PTT kayıtlarında olduğu gibi duruyor. Bence, cellâtlarına en büyük oyunu burada oynamış. ‘Halepli ipek tüccarı Muhittin Canbaz. Telefonu da 00963.21. 128426.’ Temas kurulacak ilk isim bu. Ancak, adamın hangi tarafta olduğunu bilmiyoruz. Bize yar­dımcı olacak biri mi, yoksa söz konusu organizasyonun bir elemanı mı? Bence; Türkiye ile alışveriş yapar,’ ifadesini iyimser bir anlamda algılamak pek doğru olmaz. Özellikle, üstüne basa basa söylenmiş bir cümle olabilir. Doğru mu, değil mi araştırılması gerekir…
       Özet olarak şunu söylemek istiyorum; binbaşı, sorgulanmasının herhangi bir safhasında, tüm samimiyetiyle bize bildiklerini aktarabilir ve Türkiye sı­nırları dâhilinde bu örgütün çökertilmesi için bazı ipuç­larını verebilirdi. Bu yolu tercih etmedi. Çünkü yeterli bilgiye sahip değildi. Türk gizli servisini Suriye’ ye yö­neltmekle, bu boşluğu bizim dolduracağımızı düşündü. Hızlı ve akıllı hareket eden bir servis, yapacağı ça­lışmayla, hem oradakileri, hem de Türkiye bağlantılarını ortadan kaldırabilirdi. Sonuçta, Abdullah Vahap’ın yaz­dığı senaryonun ana teması, bu olasılık üzerine ku­rulmuştu.
       Efendim; siz de takdir edersiniz ki, şu anda Suriye gizli servisi bir adım öne geçmiş görünüyor. Biz biraz geç kaldık. Belki de birkaç dakikalık bir gecikmeyle olay yerine geldik. Eğer zamanında yetişmiş olsaydık, yine de kimse için yararlı olmayacaktı. Abdullah Vahap öl­meyecek, ama ömür boyu hapis yatacaktı. Kendisinden ve Suriye istihbaratı elemanlarından –ki, yakaladığımızı varsayıyorum– alacağımız yetersiz bilgilerle, birkaç adım atsak dahi, kesin sonuca yine ulaşamayacaktık. Bu zamanlama, binbaşı tarafından belki de dakikası da­kikasına hesaplanmıştı. Böylesi, herkes için iyi oldu…
       Şimdi onlar, ‘işi bitirdik, adamı susturduk,’ diye düşünüyorlar. Bunun rahatlığı içindeler. Oysaki, zaman bizim lehimize işliyor. Abdullah Vahap’ın sınırı geçip olaylar zincirini başlatmasından bu yana, henüz on saat ya oldu ya olmadı. Eğer hızlı hareket edersek, bu işten olumlu bir sonuç alacağımıza inanıyorum. Böylesine önemli bir konuda, konu kapandı diyerek elimiz ko­lumuz bağlı bir şekilde oturursak, akıllıca tasarlanmış bir planın tek şanssız kişisi olarak şehit edilen ast­subayımızın kemikleri sızlar. Hem bu cinayetin hesabını sormamız, hem de bu kadar güzel tasarlanıp ol­gunlaştırıldıktan sonra önümüze ‘Buyurun, afiyet olsun!’ dercesine konulan böyle bir fırsatı ka­çırmamamız gerektiğini düşünüyorum. Tensip ettiğiniz takdirde, her zamanki gibi görevi üstlenmeye ha­zırım.”
       Beş Numara, Doğan’ın yaptığı durum de­ğerlendirmesine hayran kalmıştı. Kendi kafasında olu­şan bazı karanlık noktalar böylelikle aydınlanmış, ya­nıtsız kalan sorulara, yüzde yüz olmasa bile, gereken yanıtlar verilmişti.
       Doğan’ın, yaklaşık altı yıldan beri muhtelif ope­rasyonlarda yer alarak, çözümlemekten derin bir zevk duyduğu birtakım özel görevleri üstlenme konusundaki hevesi ve günbegün gelişerek olağanüstü bir seviyeye ulaşan merak içgüdüsünden doğan atılganlığı nedeniyle, içeriği bu derecede gizemli ve inanılmayacak kadar teh­likeli bir serüvene atılmak isteğine şaşırmamak ge­rekiyordu.
       Çok kısa süren bir düşünme evresinden sonra,
       “Doğan,” dedi. “Sen, birçok görevde vatanına ve servise olan bağlılık ve sevgini ispatlamış seçkin bir memursun. Seni, öz evladım gibi seviyorum. Bir gün, zekân, enerjin ve cesaretin sayesinde altettiğin önemli görevler, seni çok daha özel konumlu noktalara yük­seltecektir. Ancak, hepsinden öte, kazanacağın her yeni deneyim, senin en büyük kârın olacaktır. Hep söylerim, ‘Havuza atlamadan yüzme öğrenilmez,’ diye! Ken­diliğinden atlayan çok ender olduğu için hep bizler iti­yoruz. Beni de zamanında birileri itmişti. Ama sen, ha­vuza kendiliğinden atlayan o ender kişilerden birisin… Senin kanında, hiç kimsede olmayan bazı özellikler var!
       Pekâlâ… Bu sınır ötesi operasyon, şu dakikadan itibaren senin sorumluluğun altındadır. Sana ne ya­pacağını anlatacak değilim. Gerekli her türlü dü­zenlemeyi yap. Uygun gördüğün malzemeyi ve avansı alabilirsin. Talep formunu ben sonradan imzalarım. Operasyonun adını koyup kullanacağın elemanları ön­ceden bildir ki, Urfa yuvası hazırlıklarını ona göre ta­mamlasın. Yanına bir yardımcı almayacak mısın?”
       “Hayır!”
       “Demek, her zamanki gibi yine tek başına ça­lışacaksın! Peki, ne zaman hareket etmeyi dü­şünüyorsun?”
       “Saat 11.55… On dakikaya kadar yola çıkmış olu­rum.”
       “Sınırı geçtikten sonra özel bağlantı kanallarını kullanmaman gerekiyor!”
       “Biliyorum… Sizinle ve Urfa’yla telsiz irtibatını ke­seceğim.”
       “Güle güle oğlum! Unutma ki, önüne çıkacak ki­şiler, geride bıraktıklarından asla daha önemli değildir!”
       “Ne demek istediğinizi anladım efendim! Dikkatli olurum! Bilmenizi isterim ki, görevimi en iyi şekilde sonuçlandırmak arzusundayım. Bundan emin ola­bilirsiniz!”
       “Şüphe etmiyorum… Zaten bu gibi görevler, sen ve senin gibi seçkin birkaç arkadaşına yakışır. Başarılı olacağına içten inanıyorum. Ancak, yine de her türlü tedbiri elden bırakmamanı tavsiye ederim. Biliyorsun ki, zor iş­lerin altından kolaylıkla kalkılacağını sanan kişiler, o konuda ilk yanlış adımı atmış sayılır.”
       “Eğer başaramazsam, mutlak olanaksız olduğu için başaramamışımdır.”
       “Başarısızlığı filozofça karşılamayı da öğ­renmelisin Doğan! Bizim işlerimiz her zaman olumlu sonuç veren işlerden değildir ve biz, kendimizi her zaman şanslı kişilerden sayamayız. Başarı daima önden gider ve kolay kolay yakalanmaz. Arkasından koşmak, ter dökmek gerekir. Yürüttüğümüz bu savaş, aslında si­lahların savaşı değil, akıl ve zekânın savaşıdır. Akıl ve zekâsı kıt olanlar, kendini körü körüne ateşe atan in­sanlardır. Her ne kadar teknolojinin üstünlüğü ve ge­tirdiği kolaylıklar yadsınamazsa da, onun eksikliği, duygu ve düşünceden yoksun oluşu, ruhunun bu­lunmayışıdır… İnsan faktörü olmaksızın hiçbir şey ya­pılamaz. Teknolojiyi yaratan da, uygulayan da, ye­nileyecek olan da insandır… İnsanın duygu, düşünce ve sezileridir. Teknolojinin en ileri makinelerinin bozulan parçalarını kısa sürede değiştirmek ya da o makineyi komple yenilemek mümkündür. Ama bir insanı, hele de çeşitli yeteneklerle donatılmış bir insanı yenilemek ve yetiştirmek çok zordur. Beni anlıyorsun, değil mi oğlum?”
       “Anlıyorum efendim! Sağ olun!”
       Doğan, arkasını dönüp kapıdan çıkarken, ne Beş Numara’ nın gözpınarlarından iki damla yaşın yavaşça aşağıya süzülüp ellerini ıslattığını gördü, ne de iki du­dağının arasından sessizce çıkan ‘Allah yardımcısı olsun!’ temennisini duydu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz