Aksakallı Dede

A

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Çok eski çağlarda, uzak ülkelerin birinde zengin bir adam yaşarmış. Günlerden bir gün zengin adam hastalanmış. Öleceğini anlayınca, tüm paralarını üç yetişkin oğlu arasında paylaştırmış. Ertesi gün de ölmüş. O kadar çok parası varmış ki, üç oğlu da, babalarından kalan parayla çok zengin olmuşlar.
       İşte, tam bu günlerde, ülkenin hükümdarı bir bildiri yayınlamış. Bildiride şunlar yazılışmış:
       “Mutlu ülkemin neşeli ve çalışkan halkına söz veririm ki, hem karada, hem de denizde gidecek bir gemi yapmayı başaran kişiye kızımı vereceğim.”
       Hükümdarın böyle bir bildiri yayınlamış olmasına karşın, ülke halkından hiç kimse istifini bozmamış. Zengin tüccarlardan tutun da, usta gemi yapımcılarından hiçbiri, hem karada ve hem de denizde gidecek bir gemi yapımına teşebbüs bile etmemişler. “Neden?” diye soracaksınız. Acaba ülkenin akıllı halkı böyle bir gemiyi yapana verilecek armağanı mı azımsamışlar?
       Hayır, sevgili çocuklar! Tam aksine, ülkenin tüm genç delikanlıları, hükümdarın kızını almak için canlarını verecek kadar prensesi severlermiş. Çünkü prenses çok güzel, çok iyi kalpli ve dürüstmüş. Ancak babası, yani hükümdar iyi bir adam değilmiş. Halkı da, bildiride yayınladığı gibi mutlu değilmiş. Çünkü hükümdar, açgözlü, kötü niyetli, yalancı ve haksızlıktan zevk alan bir adammış. Üstelik sözüne de hiç güvenilmezmiş.
       İşte bu nedenlerden dolayı, hiç kimse onun çağrısına karşılık vermemiş. Ancak, babaları ölen ve kendilerine düşen mirasla çok zengin olan üç genç adam, hükümdarın kötülüğünü bilmelerine rağmen, ortaya koyduğu ödülün cazibesine kapılmışlar.
       Üç kardeşten en büyüğü, diğer kardeşlerini çağırıp onlara demiş ki:
       “Kardeşlerim! Hem karada, hem de denizde giden bir gemi yapmanın ne denli güç bir iş olduğunu bilmiyor değilim. Üstelik hükümdarımızın kötü niyetli ve sözüne güvenilmez biri olduğundan da haberim var. Ama prensesin güzelliği hakkında o kadar çok şey duydum ki, şansımı denemek istiyorum. Bütün paramı hükümdarın istediği gibi bir gemi yapmaya harcayacağım. Başarabilirsem, hem güzel prenses karım olacak, hem de onun getireceği çeyizle yeniden zengin olacağım. Başaramazsam, talihime küseceğim.”
       Büyük kardeş, bunları söyledikten sonra hemen ülkenin dört bucağına haber gönderip en usta gemi yapımcılarını çağırtmış. Deniz kıyısında çok büyük bir alanın etrafını tahta perdeyle çevirtip, kendine çalışma alanı olarak ayırmış. Gemi yapmaya elverişli ağaçlardan kestirip getirtmiş. Su gibi para harcamayı göze alarak işe koyulmuş.
       Üç kardeşin de içinde yaşadığı kentin tüm fakir insanları, birer ikişer tahta perdenin yanına kadar sokulup ondan iş istemişler.
       “Ne olursunuz efendim,” diye yalvarmışlar. “Yaptırdığınız geminin inşasında bize de iş verin. Para kazanıp evimize ekmek alalım… Ne olur!”
       Ama zengin büyük ağabey, kendisine iş için başvuranları imtihandan geçiriyor, usta ve becerikli bulduklarını küçük ücretlerle işe alıyor, işine yaramayacaklarını ise kovuyormuş.
       Bir gün, tahta perdenin yanına, zayıf, aksakallı bir dede yaklaşmış. Zengin gençten iş istemiş.
       “Günlerden beri açım,” demiş. “Bana inşaat alanınızda küçük de olsa bir görev verin, ben de ekmek paramı kazanayım.”
       Genç adam, zavallı ihtiyara sert bir bakış fırlatarak;
       “Haydi, uzaklaş buradan ihtiyar!” diye bağırmış. “Burası dilenilecek yer değil. Haydi, başka kapıya!”
       İhtiyar adam hiç sesini çıkarmamış, boynunu büküp uzaklaşmış.
       Günler birbirini kovalamış. Bir süre sonra geminin yapımı tamamlanmış. Bütün kent halkı kıyıya toplanıp geminin yapılacak ilk denemesini seyre hazırlanmışlar. Zengin ağabey gururla, halatların çözülüp geminin suya indirilmesini emretmiş. Kısa sürede, çok masraflar yapılıp çok paralar harcanan gemi denize doğru kaymış. Yelkenleri kabarmış; burnu görkemli bir şekilde havaya kalkmış. Güzel, dengeli ve sağlam gemi, tüm seyredenlerin hayranlığını kazanmış.
       Denizde ne kadar güzel yüzdüğü görüldükten sonra, genç adam karada da yürütülmesini emretmiş. Usta gemiciler derhal dümeni kumsala çevirmişler. Ama tam o sırada, nereden çıktığı belli olmayan öyle güçlü bir rüzgâr esmiş ki, gemiciler dümene hâkim olamamışlar. Gemi kumsala doğru gideceğine, kayalıklara yönelmiş. Bütün hızıyla, uçları bıçak gibi sivrilmiş kayalıklara çarparak batıvermiş. Bu felâket o kadar süratli şekilde olmuş ki, kıyıda toplanan halk gemicilerin canlarını zor kurtarabilmiş.
       Olup bitenlerden çok üzüntü duyan genç adam, tüm ümitleri kırılmış halde, doğruca iki kardeşinin yanına gitmiş.
       “Kaderim böyle imiş… Ne yapalım!” demiş. “Tüm paramı, olmayacak bir işi gerçekleştirmek için harcadım. Artık meteliksiz kalmış durumdayım ve sizin yardımınıza muhtacım.”
       Her iki kardeş, ağabeylerinin başına gelenlere çok üzülmüşler. Ancak ne var ki, hem karada ve hem de denizde gidebilen gemiyi yapıp prensesle evlenmek fikri bu kez ortanca kardeşin aklını kurcalamaya başlamış.
       Zaman kaybetmeden o da ülkenin en usta gemi yapımcılarını bir araya toplayıp ağabeyinin çalıştığı tahta perdeyle çevrili alanda işe başlamış. Avuç avuç para harcayarak, gemi donanımı için gerekli malzemeyi, tekne ve direkler için gerekli keresteyi aldırmış.
       Kentin fakir halkı yine tahta perdenin yanına gelerek ortanca kardeşten de iş istemişler. O da ağabeyi gibi, iş için başvuranların içinden en yetenekli bulduklarını seçmiş. Diğerlerini azarlayarak kovmuş. Aksakallı dede, iş istemek için yine gelmiş. Zengin adam, aynen ağabeyi gibi, zavallı ihtiyarı dinlemek bile istememiş; başından savmış.
       Aradan aylar geçmiş, ortanca kardeşin gemisi de denize indirilecek duruma gelmiş. Kent halkı, yine toplanıp geminin tecrübe edilmesini seyre hazırlanmışlar.
       Ortanca kardeş, geminin önce karada denenmesini emretmiş. Usta gemiciler işbaşına geçip tekneyi karada yürütmüşler. Gemi gövdesinin altına takılı olan tekerlekler ve rüzgâra göre istenilen yöne çevrilebilen yelkenler yardımıyla, gemi karada çok güzel manevra yapmış. Halk alkışlayarak ortanca kardeşi kutlamış. Genç adam da gururla, geminin bu kez denizde yüzdürülmesini emretmiş. Ancak tekne, denize girer girmez suyun dibine dalmış ve bir daha da çıkmamış. Kıyıda toplanmış halk, zavallı gemicileri zorlukla kurtarmışlar.
       Gözlerinin önünde, tüm parasını yatırdığı geminin denizin dibini boyladığını gören ortanca kardeşin ümitleri hepten kırılmış. Hemen kardeşlerinin yanına dönmüş, olup bitenleri anlatmış.
       Büyük ve küçük kardeşler çok üzülmüşler. Artık üç kardeşin elinde, sadece küçük kardeşin parası kalmışmış.
       Küçük kardeş ağabeylerini teselli ederek;
       “Üzülmeyin,” demiş. “Babamız kendi gücü ve azmiyle çalışarak zengin olmuştu. Biz de her şeye yeniden başlar ve yeniden zengin oluruz. Fakat üzülerek söyleyeyim ki, her ikinizin de umutlarınızın kırılmasına neden olan bu serüvene ben de atılacağım. Eğer başarırsam, prensesle evlenip mutlu olurum; ikinize de yardım ederim. Başaramazsam, birlikte çalışmaya başlar, yeniden zengin olmayı deneriz.”
       Bunları söyledikten sonra, genç adam da ağabeylerinin yolundan giderek, ülkenin en iyi gemi yapımcılarını toplamış. Kesenin ağzını açıp büyük masraflara girişmiş. Tahta perdeyle çevrili aynı çalışma alanında gemiyi yaptırtmaya başlamış.
       Kentin fakir halkı, daha önce iki ağabeyine başvurdukları gibi hemen tahta perdenin etrafına toplanmış ve genç adamdan iş istemişler. Üç kardeşin en küçüğü çok merhametli ve cömert bir gençmiş. Gelenlerden hiçbirini geri çevirmemiş. Her birine yapabileceği bir iş bulmuş. Evlerine ekmek parası götürebilmelerine olanak sağlamış.
       Ertesi gün, aksakallı ihtiyar da tahta perdeye sokulup genç adamdan iş istemiş. Delikanlı, ihtiyarın zayıf ve halsiz durumuna bakınca çok üzülmüş;
       “Ah dedeciğim,” demiş. “Neden daha önce gelip beni görmedin? Senin gibi görmüş geçirmiş adamların öğütleri her zaman altın değerindedir. Hemen içeri girip işe başla; seni tüm gemi ustalarının başına ustabaşı tayin ediyorum. Yıllar boyunca edinmiş olduğun bilgilerinden yararlanmamıza izin ver…”
       Aksakallı dede sevinerek hemen işe başlamış.
Gerçekten de, ihtiyarın gemi yapımında hiç kimsenin bilmediği bir tekniği ve uzmanlığı varmış. Her şeyi onun dediği gibi yapmaya başlamışlar. Çalışmalar her zamankinden daha büyük bir hızla ilerlemiş ve nihayet sona ermiş.
       Üç kardeşten en genci, heyecanla deneme gününü bekliyormuş. Bir gün aksakallı dedeye sormuş:
       “Dedeciğim, artık gemi bitti. Yarın denemesi yapılacak. Ne dersin, başarabildik mi acaba?”
       Aksakallı adam nur saçılan yüzünü kaldırıp genç adama bakmış. Sonra sormuş:
       “Eğer gemi hem karada, hem de denizde yürürse, hükümdardan elde edeceğin her şeyi benimle yarı yarıya paylaşır mısın?”
       Delikanlı hemen karşılık vermiş:
       “Elbette… Neden paylaşmayayım? Eğer başarabilirsem, bunu senin yardımın sayesinde yapmış olacağım.”
       Aksakallı dede gülümsemiş.
       “Öyleyse hiç merak etme oğul, başaracaksın. Yalnız unutma; hükümdardan alacağın her şeyin yarısı benimdir.”
       Ertesi gün, kent halkı yeniden deneme alanına toplanmış.
       Binlerce kişinin gözleri önünde pırıl pırıl parlayan, süslü, kıvrak görünüşlü, güzel gemi denize indirilmiş. Ufuklara doğru yelken açıp ne kadar hızlı yüzebildiğini göstermiş. Seyreden halk geminin denizdeki üstün başarısına hayran olmuş. Ama hemen hemen hiç kimse, aynı teknenin karada da yürüyebileceğine inanmıyormuş. Fakat bir süre sonra uzaklardan hızla gelen gemi, hiç süratini kesmeden kumların üzerine çıkıp yoluna devam etmeye başlayınca herkesin gözü fal taşı gibi açılmış. Alkışlar yeri göğü inletmiş.
       Aksakallı dede ile genç adam hemen o kentin halkına “Allahaısmarladık” diyerek ülkenin başkentine doğru yola çıkmışlar. Delikanlı gemiyi gösterip prensesi almak için o kadar sabırsızlanıyormuş ki sormayın.
       Yolculuklarının ilk günü, genç adam bütün gün dümen tutmuş, yorulmuş. Akşam olunca aksakallı dede ona demiş ki:
       “Bütün gün sen çalıştın, ben dinlendim. Gece de sen dinlen ben çalışayım.”
       Genç adam bunu kabul etmek istemeyerek;
       “Dedeciğim senin yorulmanı istemiyorum,” demiş. “Geceleri gemiyi kıyıya çeker uyuruz. Gündüzleri de gemiyi ben kullanırım.”
       Fakat dede razı olmamış. Delikanlıyı yatması için kamaraya göndermiş. Kendisi dümene geçmiş.
       Gece yarısına doğru, gemi sislerle kaplı bir yerden geçiyormuş. Dede, sisler içinde bir şeyler yapmaya çalışan bir adamı ilgiyle seyre koyulmuş. Sonra dümeni çevirip kıyıya yaklaşmış ve adama seslenmiş:
       “Evlâdım, ne yapıyorsun orada?”
       Adam başını kaldırıp dedeye bakmış. İlgisiz bir sesle karşılık vermiş:
       “Şu gördüğün çuvala sis dolduruyorum dede!”
       “Bizimle beraber gelir misin?”
       “Bana yiyecek ve içecek verirseniz gelirim.”
       “Veririz…”
       Böylece, omzunda kocaman bir çuval olduğu halde, tuhaf görünüşlü adam gemiye binmiş.
       Ertesi sabah delikanlı uyanınca geminin yeni yolcusunu görmüş.
       “Dedeciğim,” demiş. “Dün iki kişiydik, bugün üç olduk.”
       O gün, gemiyi yine genç adam yönetmiş. Akşama kadar yorulmuş. Akşam olunca yatmaya gitmiş. Dümene aksakallı dede geçmiş.
       Gece yarısına doğru, kıyıdaki bir ormanın yakınından geçiyorlarmış. Dede, ormanın ağaçlarından üç yüz kadarını omzunda taşıyan güçlü kuvvetli bir adam görmüş. Hemen dümeni kırıp kıyıya yaklaşmış.
       “Evlâdım, ne yapıyorsun orada?” diye adama sormuş.
       Adam ilgisiz bir sesle karşılık vermiş:
       “Kulübeme biraz çalı çırpı taşıyorum dede!”
       “Bizimle beraber gelmek ister misin?”
       “Bana yiyecek ve içecek verirseniz gelirim.”
       “Veririz…”
       Adam güçlü omuzlarında taşıdığı üç yüz kalın gövdeli ağacı hemen oraya bırakıp gemiye binmiş.
       Sabah olunca delikanlı kuvvetli adamı görmüş. Sevinç içinde;
       “Dedeciğim,” demiş. “Dün üç kişiydik, bugün dört olmuşuz.”
       O günün gecesinde geminin idaresini yine aksakallı dede almış. Kıyıya yakın bir yerden geçerken küçük bir derenin yanına yüzükoyun yatmış olan bir adam görmüş. Hemen tekneyi kıyıya yaklaştırıp adama seslenmiş:
       “Evlâdım, ne yapıyorsun orada?”
       Adam karşılık vermeden önce ağzını derenin suyuna dokundurup bir yudum su almış; derenin bütün suyu kurumuş. Adam elinin tersiyle dudaklarını silerek ayağa kalkmış ve aksakallı dedeye cevap vermiş:
       “Gördüğün gibi, biraz dudaklarımı ıslatıyorum dede!”
       “Bizimle beraber gelir misin?”
       “Eğer bana istediğim kadar yiyecek verirseniz gelirim. İçeceğimi kendim bulurum.”
       “Veririz…”
       Böylece, bir yudumda derenin suyunu kurutan adam da gemiye binmiş.
       Ertesi günün sabahı delikanlı, sevinç içinde;
       “Dedeciğim, dün dört kişiydik bugün beş olmuşuz,” diye bağırmış.
       Gece olunca delikanlı yine yatmaya gitmiş, ihtiyar dümene geçmiş. Sabaha karşı, kıyıda duran bir adamın elinde ok ve yay olduğu halde suyun içine doğru nişan aldığını görmüş. Gemiyi yaklaştırıp sormuş:
       “Evlâdım, ne yapıyorsun orada?”
       Adam gözlerini sudan ayırmadan yayı iyice germiş, oku fırlatmış. Sonra ihtiyara dönüp gülümsemiş.
       “Bulunduğum yerin hemen ilerisinde çok derin bir deniz kuyusu var. Kuyunun içine saklanan küçük bir balığı daha büyük bir balık yemek istiyordu. Onu kurtardım. Su çok derin, hemen hemen iki bin kulaç var, ama benim gözlerim en uzaktaki hedefleri bile görür ve okum en uzaktaki hedefleri bile vurur.”
       “Bizimle birlikte gelir misin?”
       “Eğer bana istediğim kadar yiyecek ve içecek verirseniz gelirim.”
       “Veririz…”
       Ertesi sabah delikanlı sevinçle bağırmış:
       “Dedeciğim, dün beş kişiydik bugün altı olmuşuz.”
       Başkente yaklaştıkları günün gecesinde aksakallı yine dümene geçmiş. Oldukça geniş bir adanın yakınından geçerlerken bir de ne görsün? Uzun bacaklı bir adam, ayaklarına kanat takmış gibi yürümüyor mu? Adamın bir ayağının adanın kuzey ucunda, öbür ayağının adanın güney ucunda durduğunu görünce dede hemen gemiyi adaya yaklaştırmış. Uzun bacaklıya sormuş:
       “Evlâdım, ne yapıyorsun öyle?”
       Uzun bacaklı adam gülümseyerek;
       “Gördüğün gibi ayaklarımın uyuşukluğu geçsin diye biraz geziniyorum,” demiş.
       “Bizimle beraber gelmek ister misin?”
       “Gelirim. Eğer bana yiyecek ve içecek verirseniz.”
       “Veririz…”
       Sabah olunca, genç adam neşeli bir sesle bağırmış:
       “Dedeciğim, dün altı kişiydik bugün yedi olmuşuz.”
       O gün, güneşin doğuşunun hemen ardından başkente varmışlar. Hükümdarın sarayı deniz kıyısında olmadığı için gemiyi karadan yürüterek saray kapısının tam karşısına getirmişler. Delikanlı hemen hükümdarın karşısına çıkmış. Saygı ile selamladıktan sonra;
       “Kudretli Hükümdarım,” demiş. “Yayınladığınız bildiriye göre hem karada, hem de denizde yürüyen gemiyi yaptım. İşte sarayınızın kapısının önünde duruyor. Şimdi izin verirseniz kızınız prensesle evlenmek istiyorum.”
       Hükümdar önce delikanlıya inanmamış. Pencereye gidip bakınca, gerçekten de bir geminin sarayın kapısı önünde durduğunu görmüş. Fakat masalın başında da söylediğimiz gibi, o ülkenin hükümdarı iyi bir hükümdar değilmiş. Hemen suratını asmış. Sırf bir gemi yaptı diye tanımadığı bir gence kızını vermek istemiyormuş. Bir çare düşünmüş. Aksi bir tavırla delikanlıya demiş ki:
       “Gemiyi yapmış olman büyük başarı. Ama bu kadarcık şeyle benim kızımın kocası olamazsın. Senden başka şeyler de isteyeceğim.”
       Genç adam üzülmüş.
       Hükümdarın sözüne güvenilmez bir adam olduğunu anlamak gerçekten de üzücü bir şeymiş. Ama hükümdara bir şey söyleyemezmiş ki… Boynunu büküp sormuş:
       “Emredersiniz Hükümdarım; ne yapmamı istiyorsanız söyleyin, yapmaya çalışacağım.”
       Hükümdar sinsi sinsi gülmüş. Delikanlıdan öyle bir şey isteyecekmiş ki, yapmasına imkân olmasın.
       “Şimdi bir mektup yazıp sana vereceğim,” demiş. “Mektubu yaya olarak üç ayda gidilen komşu ülkenin hükümdarına götürecek ve bir saat içinde cevabını alıp bana getireceksin.”
       Delikanlı sapsarı kesilmiş. Anlaşıldığı gibi hükümdar, prensesi kendisine vermemek için zorluk çıkarıyormuş. Ancak üç ayda gidilebilen bir yere bir saatte gidip gelmek aklın alacağı bir şey değilmiş.
       “Eğer yol üç ay sürüyorsa, gidiş dönüş altı ay eder Hükümdarım,” diye mırıldanmış.
       Hükümdar gülmüş:
       “Doğru… Ama bir prensesle evlenecek olan adamın biraz üstün kabiliyeti olması gerekmez mi? Al işte mektup. Saat şimdi sabahın dokuzu; saat 10’da cevabını almış olmalıyım. Aksi halde gemine biner gidersin buralardan.”
       Delikanlı bu haksız işlem karşısında kendi hakkını savunmak isteyerek;
       “Ama bu koşul bildiride yoktu Hükümdarım,” demiş.
       Hükümdar hiç karşılık vermeden arkasını dönüp uzaklaşmış.
       Delikanlı umutları kırılmış bir halde aksakallı dedenin yanına dönmüş ve olup bitenleri anlatmış. İhtiyar hiç üzülmemiş.
       “Sen merak etme,” demiş. “Ver bakayım o mektubu bana. Şimdi gönderir cevabını aldırırız.”
       Bunu söyledikten sonra, aksakallı dede gemideki uzun bacaklı adamı çağırmış.
       “Bu mektubu al, yollarda hiç vakit kaybetmeden komşu ülkenin hükümdarına götür, cevabını getir,” demiş. “Unutma, bir saat içinde burada olmalısın.”
       Delikanlı şaşkın şaşkın bir aksakallı dedeye, bir de uzun bacaklı adama bakmış. Sonra sormuş:
       “Nasıl olur? Altı aylık yolu bir saatte gidip gelebilir misin sen?”
       Uzun bacaklı adam omuzlarını silkip yürüyerek;
       “Çocuk oyuncağı,” demiş. “Bir saatte ben dünyanın öbür ucuna gider gelirim.”
       Sonra mektubu aldığı gibi bacaklarını açmış ve gözden kaybolmuş.
       Beş dakika geçmiş geçmemiş, uzun bacaklı adam komşu ülkenin hükümdarının karşısındaymış. Hükümdar mektubu alıp okumuş.
       “Biraz bahçede dinlen. Karşılığını yazıp sana veririm,” demiş.
       Ancak mektubun cevabını yazdıktan sonra uzun bacaklıyı bahçede görememiş. Meğer adam, komşu ülkenin havasından suyundan hoşlanmadığı için dinlenmek amacıyla Japonya’ya gitmişmiş.
       Aksakallı dede ile delikanlı mektubun cevabını bekleye dursunlar, uzun bacaklı adam, Japonya’da bir bahçede istirahat ediyor, uyuyormuş.
       Aksakallı dedenin gemiye almış olduğu okçu, keskin gözleriyle bu durumu görüp haber vermiş. Sonra yayına bir ok yerleştirip dikkatle nişan almış. Kirişi iyice gerdikten sonra birdenbire serbest bırakmış. Ok yıldırım hızıyla fırlayıp bulutların arasından gözden kaybolmuş. Gidip tembel tembel uyuyan uzun bacaklının kaba etine saplanmış. Uzun bacaklı adam korkuyla bir sıçrayıp ayağa kalkmış. Hemen üzerine almış olduğu görevi hatırlamış. Birkaç sıçrayışta komşu ülkenin hükümdarına erişmiş. Mektubu alıp aksakallı dedeye getirivermiş. Canının acısıyla o kadar hızlı koşmuş ki, geldiği zaman daha bir saatin dolmasına çok varmış. Delikanlı mektubu kaptığı gibi Hükümdarın karşısına çıkmış.
       Hükümdar gözlerine inanamamış. Eğer zarfın üstünde komşu ülke hükümdarının mührünü görmese delikanlıya inanmayacakmış.
       “Bravo genç adam,” demiş. “Akıl almaz bir iş başardın. Ama kızımı sanan vermem için daha başka şeyler de yapman lâzım. Bana öyle bir adam bulmalısın ki, mahzenlerimdeki şarapların yarısını bir saat içinde içip bitirsin.”
       Delikanlı için için kızmış. Hükümdarın ne hilekâr, ne sözüne güvenilmez bir adam olduğunu artık iyice anlamış. Ama belli etmemiş.
       “Bildirinizde böyle bir şart yoktu Hükümdarım,” diye mırıldanmış.
       Hükümdar hiç karşılık vermeden arkasını dönüp uzaklaşmış.
       Genç adam, boynunu büküp dışarı çıkmış. Olup bitenleri aksakallı dedeye anlatmış.
       İhtiyar hiç istifini bozmamış. Hemen gemide oturup dudaklarını yalamakta olan dere kurutucuya seslenmiş:
       “Susamış gibi görünüyorsun. Dudaklarını şarapla ıslatmak istemez misin?”
       Adam heyecanla gemiden yere atlamış.
       “Şaka mı yapıyorsun dede?” diye bağırmış. “Şaraba bayılırım ben.”
       “Ama öyle az buz şarap değil… Hükümdarın mahzenlerindeki şarabın yarısını içmen gerekiyor.”
       Dere kurutucu ağzını şapırdatmış.
       “Nerede bu mahzen? Hükümdarın muhafızları izin verirler mi?” diye sormuş.
       Aksakallı dede delikanlıya dönerek;
       “Hükümdarın mahzenini arkadaşımıza göster,” demiş. “İstenen işi yapacak adam budur işte…”
       Delikanlı sevinçle dere kurutucuyu peşine takıp saraya girmiş. Hükümdar sormuş:
       “Mahzenimdeki şarapların yarısını içecek adam bu mu?”
       Delikanlı karşılık vermeye zaman bulamadan dere kurutucu söze karışmış:
       “Siz izin verirseniz yarısını değil hepsini içerim.”
       Hükümdar alaylı alaylı gülmüş:
       “Mahzende ne kadar şarap bulunduğunu biliyor musun?”
       “Tahmin ediyorum. Hükümdarların mahzenlerinde denizleri doldurup taşıracak kadar şarap olsa gerek…”
       “Bir saatte bu kadar şarabı nasıl içersin?”
       “Aslında bir saat bile sürmez o kadarcık şarap. Ama ben tadını ala ala içeceğim.”
       Hükümdar bu kendini bilmez adama içerlemiş. Hemen saray kâhyasını çağırıp gereken emirleri vermiş. Adamı mahzene göndermiş. Daha önce de onu şu sözlerle korkutmaya çalışmış:
       “Eğer dediğini yaparsan hem kendini kurtaracak hem de efendinin Prensesle evlenmesini sağlayacaksın. Ama bir saat sonra mahzende bir damla şarap kalmış olursa cellâda emir verip başını kestireceğim.”
       Ancak aradan bir saat geçip de Hükümdar mahzene gidince bir de ne görsün? Dere kurutucu bütün şarapları içip bitirmiş. Fıçıları ve şişeleri kırıp içinde kalan son damlaları da yalamış. Mahzen yağmursuzluktan çatlamış bir çöle dönmüş. Dere kurutucu da neşesinden türküler söylüyormuş.
       Hükümdarın geldiğini görünce yanına sokulup;
       “Başka içecek bir şeyler yok mu Hükümdarım?” diye sarhoş ağzıyla yılışmış.
       Hükümdar adama çok kızmış. Fakat sözünde durmuş, cezalandırmamış. Delikanlıya dönüp;
       “Pekâlâ, genç adam,” demiş. “Kazandın. Kızımla evlenebilirsin. Ama kızıma çeyiz olarak pek fazla bir şey vereceğimi sanıyorsan aldanırsın. Sarayımdan ne istersen alabilirsin. Ama bir insanın taşıyacağından fazla değil. Daha fazla çeyiz veremem.”
       Delikanlı, Hükümdar hiç çeyiz vermese de Prensesle evlenmeyi yeterli sayıyormuş. Bu son şarta razı olmuş. Fakat o sırada bir perdenin arkasından Hükümdarın sözlerini dinleyen Prenses söze karışmış.
       “Saygıdeğer babam beni bu kadarcık çeyize mi lâyık görüyor?” diye sormuş.
       Hükümdar kızının hatırı için bile düşüncesini değiştirmemiş. Prenses buna çok üzülmüş. Delikanlıya;
       “Gidip dünyanın en ağır yük taşıyan adamını bulunuz,” demiş. “Babamın ileri sürdüğü her şartı yerine getirdiğiniz için sizi tebrik ederim. Ama sizinle çeyizi olmayan bir Prenses
olarak evlenmek istemiyorum.”
       Genç adam Prensesin karşısında saygı ile eğilip karşılık vermiş:
       “Sizinle evlenmek şeref ve mutluluğu en büyük çeyizden daha değerlidir. İzin verirseniz hiçbir şey almayacağım.”
       Fakat Prenses direnmiş. Delikanlı saraydan çıkıp durumu aksakallı dedeye anlatmış.
       Dede, yolda üç yüz ağacı yüklenmiş gelirken gördüğü ve sonra gemiye aldığı adamı çağırmış. Delikanlıya;
       “Bu arkadaşımızı alıp içeriye gir,” demiş. “Prensesin gösterdiği her şeyi taşıyacaktır.”
       Delikanlı ve güçlü adam saraya girip Prensesle Hükümdarı bulmuşlar. Delikanlı Prensese;
       “İşte dünyanın en kuvvetli adamı budur,” demiş. “Çeyiz olarak saraydan neler almak istiyorsanız kendisine gösteriniz. Yüklenip götürecektir.”
       Hükümdar güçlü adama bakıp gülmüş.
       “Ne kadar güçlü olursa olsun,” diye alay etmiş. “Taşısa taşısa iki-üç yüz kilodan fazla yük taşıyamaz. Fazla bir çeyiz almış olmayacaksınız.”
       Prenses, kuvvetli adamın önüne düşüp sarayın hazine odasına götürmüş. Ne kadar altın, elmas ve zümrüt varsa hepsini yüklemiş. Yüzlerce kilo yükün altında olduğu halde, kuvvetli adam sanki çıplak dolaşıyormuş gibi gözünü bile kırpmamış. Prenses sormuş:
       “Daha fazla yük taşıyabilir misiniz?”
       Kuvvetli adam gülmüş;
       “İstediğiniz eşyaları seçip bana gösterin,” demiş.
       Prenses başka salonlara geçerek değerli işlemelerle süslü kumaşlar, koltuklar, kanepeler, masalar ve gardıropları göstermiş. Kuvvetli adam hiç sıkıntı çekmeden bunları da yüklenmiş.
       Prenses merakla adama bakıp sormuş:
       “Daha fazla yük taşıyabilir misiniz?”
       Adam yine gülmüş;
       “İstediğiniz bütün eşyaları gösterin bana,” demiş.
       Prenses öne düşüp kuvvetli adamı Hükümdarın taht salonuna götürmüş. Bir ton ağırlığındaki som altından yapılmış ve incilerle süslenmiş olan tahtı göstermiş. Kuvvetli adam, koca tahtı bir tüy gibi kaldırıp omzundaki diğer eşyaların yanına koymuş.
       Sonra bütün sarayı bir kez daha dolaşıp değerli kürkleri, kristal ve porselen yemek takımlarını, kıymetli tabloları ve halıları toplamışlar. Artık sarayda değerli hiçbir şey kalmadığına inanınca dışarı çıkmış ve çeyizi gemiye yüklemişler.
       Delikanlı ve Prenses tekrar saraya girip Hükümdarın kendilerine saadet dilemesini istemişler. Allahaısmarladık deyip ayrılacaklarmış. Fakat Hükümdar o kadar kızgınmış ki onları kabul etmemiş. İki genç, üzülerek gemiye dönmüşler. Aksakallı dede geminin dümenine geçmiş. Hemen yola çıkmışlar. Önce karadan giderek kıyıya varmışlar. Sonra denize açılmışlar.
       Prenses ve delikanlı o kadar mutlu imişler ki, denizde yol alırken arkalarına bakmak akıllarına bile gelmemiş. Fakat çok görmüş geçirmiş bir adam olan aksakallı dedenin bir gözü hep gerilerdeymiş.
       Yola çıktıklarının ikinci günü, peşlerini kovalayan yüz gemilik bir filo görünce aksakallı dede hemen genç adamı yanına çağırmış. Gemileri göstermiş. Prenses de gelip gemilere bakmış ve acı bir çığlık atarak;
       “Eyvah,” demiş. “Babam savaş gemilerini peşimize taktı. Biraz sonra bize yetişip yakalayacaklar. Beni saraya geri götürecekler. Gemideki hazineyi de alacaklar.”
       Aksakallı dede gülmüş;
       “Korkmayın evlâtlarım,” demiş. “Hükümdar size hiçbir şey yapamayacak.”
       Sonra, geminin bir köşesinde, sis çuvalının üstüne oturmuş olan sis toplayıcısını çağırmış.
       “Çuvalın ağzını aç,” demiş. “Geminin düzen suyunu sis kaplasın.”
       Adam hemen kocaman çuvalını getirmiş. Çuvalda o kadar çok sis varmış ki, birkaç dakika içinde Hükümdarın savaş gemilerindeki gemiciler burunlarının dibini göremez olmuşlar. Gemilerin hepsi birbirine çarpmamak için durmak zorunda kalmışlar.
       Aksakallı dede Prensesle delikanlıyı yine kamaralarına gönderip gemiyi kendisi idare etmeye başlamış.
       Birkaç gün sonra delikanlının memleketine gelmişler. Kent halkı onları sevgi gösterileri ve alkışlarla karşılamış.
       Gemiden inmeden önce aksakallı dede delikanlıyı bir kenara çekerek;
       “İşte ben sözümde durdum ve seni başarıya ulaştırdım,” demiş. “Haydi bakalım… Şimdi de sen sözünde dur ve Hükümdardan aldıklarının yarısını bana ver.”
       Genç adam şaşırmış. Meğer Prensese kavuştuktan sonra ihtiyara vermiş olduğu sözü unutmuşmuş.
       “Elbette dedeciğim,” diye bağırmış. “Yarısını değil, istediğin kadarını al. İstersen hepsi senin olsun. Altınlar, eşyalar, hatta Hükümdarın tahtı dahil hepsi…”
       “Hayır,” demiş ihtiyar. “Ben yarısını istedim. Yarısını vereceksin.”
       Bu söz üzerine genç adam saraydan alınan değerli eşyaları ikiye ayırmaya başlamış. Her şeyin yarısını ayırarak ihtiyara vermiş. Aksakallı dedenin hissesi ayrılıp tamamlanınca çağırıp göstermiş:
       “İşte dedeciğim! Şu iki yığın birbirine eşit değerde. Hangisini istersen onu al…”
       Aksakallı dede suratını asıp homurdanarak;
       “Eksik,” demiş. “Hükümdardan aldığımız her şeyi ikiye ayırmamışsın.”
       Delikanlı yine şaşırmış;
       “Nasıl olur?” demiş. “Geminin ambarındaki her şeyi güverteye çıkarıp iki eş değerde yığın yaptım. Hangisini istersen al. İstersen ikisi de senin olsun.”
       Aksakallı dede yine suratını asmış. Biraz ilerideki Prensesi göstererek konuşmuş:
       “Peki ya o? Onu da Hükümdardan almadın mı? Onun da yarısını isterim.”
       Genç adam o zaman aksakallı dedenin ne demek istediğini anlamış. Çok üzülmüş. Sevgili Prensesini ikiye bölüp yarısını aksakallıya vermek kolay bir iş değilmiş. Çünkü bunun için Prensesi öldürmesi gerekiyormuş. Ama öte yandan ihtiyara söz vermiş olduğundan, istemeyerek kılıcını çekip Prensesin üstüne atılmış.
       Tam alnının ortasına vuracağı bir kılıçla nişanlısını ikiye bölecekmiş ki, aksakallı dede sıçrayıp genç adamın kolunu tutmuş.
       “Dur!” demiş. “Sözünün eri olup olmadığını denemek istedim. Prensesi, uğruna hayatını verecek kadar sevdiğini biliyordum. Öyle olduğu halde, sözünde durmak için onu ikiye bölmeye kalkman çok hoşuma gitti. Bana hiçbir borcun yoktur. Sevdiğinle mutlu olmanı dilerim. Hayatın boyunca ne zaman başın dara düşerse ‘aksakallı dede’ diye seslen, yardımına geleceğim. Hadi, sağlıcakla kalın…”
       Bunları söyledikten sonra aksakallı dede genç adamın ve Prensesin alınlarından öpüp gözden kaybolmuş.
       Anlıyorsunuz değil mi çocuklar? O beyaz sakallı dede, meğerse ermiş bir ihtiyarmış.
       Prenses, kocası ve kocasının kardeşleri ile birlikte uzun yıllar mutluluk içinde yaşamış. Sonra, Hükümdar ölünce genç adam onun yerine geçmiş ve aksakallı dedeyi hiç mi hiç unutmamışlar…

(Letonya Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi