Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 14.25)

D

“Eşkıya malı ortak olur!” 

TÜRKİYE-Urfa, Saat 14.25

       Günün en sıcak saatiydi. Yakıcı güneş, sadece in­sanları, hayvanları ve bitkileri kavurmakla kalmıyor; caddelerin, sokakların kaplamalarını da eritiyordu. Doğan, zift haline gelmiş asfalt üzerinde lastiklerin çı­kardığı ince, şırıltılı, tekdüze sese takılı kalmıştı. İnsanın uykusunu getiren hoş bir sesti bu…
       Atatürk Caddesi’ne girdiklerinde, bir ara başını kaldırarak yüzbaşıya baktı. Yüzbaşı Özkan, durumu kı­saca özetlemiş ve kendisini geri çağırma gerekçesini bu yeni olaya bağlamıştı. Yüzünde, kendince görevini doğru yapmış olmanın huzurlu ve sakin ifadesi vardı.
       Doğan;
       “Umarım haklı çıkar,” diye düşündü.
       Ana caddeye açılan sokaklar fazla kalabalık değildi. Urfa halkı, şu saatlerde, haklı olarak kuytu köşelere, gölgeliklere ve çarşı kahvelerine çekilmiş, güneşin bat­masını bekliyordu. İnsanların bakışlarından, her gün büyük bir ağırbaşlılık ve sabırla yaşanılan ortak bir ka­derin yazgısını okumak mümkün oluyordu.
       Alay Komutanlığı binasına geldiklerinde, kapıdaki nöbetçi çavuşu öne düşerek onları komutanın odasına çıkardı. Doğan, onu ismen tanıyordu ve bugüne kadar hiç yakından görmemişti. Tavandan sarkan lambanın ışığı, yarıdan fazlası dökülmüş başının çıplak kö­şelerinden yansımalar yapıyor ve ortaya seyredilmeye değer hoş bir manzara çıkıyordu.
       “Buyurun, oturun,” dedi Albay, doğal olmayan bir heyecanla. Sesinde, çok önemli bir işi başarmış olmanın açık gururu vardı.
       “Öyle sanıyorum ki, suçluyu ve suç aletini ele ge­çirdik,” diyerek sözlerine devam etti. “Şahıs, öneriniz üzerine hiç kimseyle temas ettirilmedi. Sorguya çekmek için sizin gelmenizi bekledik.”
       Yüzbaşı Özkan;
       “Sağ olun komutanım,” diye karşılık verdi. “Biz de, elimizden geldiğince çabuk hareket ettik. İzin ve­rirseniz, şüpheliyle benden ziyade arkadaşlarımın ko­nuşması daha doğru olur. Çünkü konunun uzmanı onlar. Eğer mümkünse, hemen başlayabilir miyiz?”
       “Tabii, tabii… Buyurun!”
       Hep birlikte uzun bir koridoru geçip üç kat aşağıya indiler. Bodrum katının küçük ve havasız bir odasında, asker ve sivil giyimli on ilâ on iki kişi hazır durumda bekliyordu. Bütün bu insanların oturmaktan sıkılmış gibi bir halleri vardı. Gelenleri görünce toparlandılar.
       Albay, içlerinden sivil giyimli iki kişinin ken­dilerini takip etmelerini emretti. Bunlar, herhalde jan­darma istihbaratından olacaklardı. Yüz hatları çok sert ve çok keskin bakışlara sahiptiler. Doğrusunu söylemek gerekirse; gerek beden yapıları, gerekse sergiledikleri davranışlar, bazı işler için özellikle seçilmiş havasını veriyordu.
       Doğan;
       “Jandarma istihbaratının bütün elemanları bunlara benziyorsa, karşılarına çıkacak olanların vay başına ge­leceklerine… Yandılar vallahi!” diye düşünmeden ede­medi.
       Koridorun sonunda, kapısında iki silahlı erin nöbet beklediği, içinde sadece tahtadan bir yatak bulunan, tel bir kafesle korumaya alınmış küçük bir lambanın hafifçe aydınlattığı dar bir hücrede, kısa boylu bir adam yatağın bir köşesinde büzülmüş oturuyordu. Hali perişandı. Üstü başı yırtılmıştı. Yakalandıktan sonra bir hayli tar­taklandığı anlaşılıyordu.
       Doğan’la Adnan’ın bakışları, adamın üzerinde yo­ğunlaştıktan sonra aynı noktada birleşti. Bu adam, her türlü dalavereyi çevirebilecek biri olabilirdi, ama bir ci­nayeti işleyebilecek kadar zeki ve soğukkanlı bir tip de­ğildi.
       Albay, aynı heyecanla konuşmasını sürdürdü:
       “Adı Seyfullah Kandemir… Mardin-Kızıltepe ilçesi Şenyurt beldesi nüfusuna kayıtlı… Ana babası ölmüş, kimsesi yok… Bahçelievler semtindeki inşaatlarda iki seneden bu yana amele olarak çalışıyor ve aynı in­şaatların şantiyelerinde yatıp kalkıyormuş… İşte, şim­diye kadar bütün söyledikleri bunlar.”
       Hâlâ oturduğu yerde iki büklüm duran adamın gözleri büyümüş, yüzü mosmor kesilmişti. Belli ki kor­kuyordu. Hem de çok korkuyordu. Kendisine henüz sorulmamasına rağmen, yüksek bir sesle birdenbire;
       “Silah benim değil!” diye bağırdı. “Onu dere ke­narında buldum.”
       Yalan söylediği kesindi. Silahı oraya atan adam, eğer gerçekten ondan kurtulmayı arzu etseydi, onu dere kenarına değil de doğrudan doğruya suyun içine atardı.
       Bu hiç beklenilmeyen çıkış üzerine, iki görevliden biri, vaktin geldiğine hükmetmiş olacak ki, geniş ellerinden birini açarak olanca kuvvetiyle adamın yüzüne vurdu. Bu hareket, normal bir sorgu başlangıcı değil, resmen yapılması düşünülen işkencenin ilk te­maslarıydı. Darbeyi yiyen şahıs inlemeye başladı. Nefesi kesilmişti. Güçlükle soluk alıyor, bundan sonra sorulacak sorulara sanki yanıt veremeyecekmiş gibi gö­rünüyordu. Ezilen ve hemen şişen burnundan ince bir kan şeridi boşandı.
       Yüzbaşı Özkan dışarıya çıkmış, sorguyu ehil ellere teslim ettiğini düşünen Albay da, çok geçmeden ken­disini takip etmişti. Adnan şaşkındı. Duruma müdahale için Doğan Bey’den gelecek bir işareti bekliyor, ancak onun, bakışlarını adamın üzerinde yoğunlaştırdığını gördüğünden sesini çıkaramıyordu. Doğan’ın, ya bu işe karışmak istemediğini ya da uygun zamanın gelmesini beklediğini düşünüyordu.
       Bir süre sonra, inleyişleri az da olsa hafiflediğinde, bu kez diğer görevli, adamın yanağını başparmağı ile işaret parmağı arasında sıktı, sıktı… Sonra yüzüne doğru bastırarak tırnağıyla ufak bir deri parçasını koparak yere attı. Adam, duyduğu korkunç acı nedeniyle ulur gibi ba­ğırmaya başladı. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, derisinin al­tındaki et tabakasından süzülen kanlar boynunu ta­mamen kaplarken, gömleğinin yakasını kızıla boyamıştı.
       Bu sırada, Doğan’ın ağır ağır kendilerine doğru yaklaştığını gören adamlar kenara çekildiler. Belki de onun, işkence nöbetini devralacağını düşündüler. Oy­saki Doğan, bir eliyle adamın çenesinden tutarak başını yukarıya doğru kaldırırken, diğer eliyle de adamları gösterdi. Sonra, kısık fakat etkileyici bir sesle sordu:
       “Bak! İyice bak! Gördün mü? Seni parçalamak için nasıl zevk ve hevesle bekliyorlar! Tekrar onların eline düşmek ister misin?”
       “Gurbanın olam abey!” diye karşılık verdi adam. “Gurbanın olam… Ne olur beni onlara teslim etme!”
       “Bak dinle… Bu silahla bir adam öldürüldü. Biliyor musun? Hem de dağ gibi bir binbaşı! Askerler, bunun acısını senden çıkaracaklar.”
       “Ben öldürmedim abey! Hiç haberim yok. Silah da benim değil!”
       “Diyelim ki sen öldürmedin, ama üzerinde senin parmak izin var. Öldürmemiş olsan dahi suçu yine sana yükleyecekler. İşlemediğin suçun cezasını yine sen çe­keceksin!”
       “Doğru söylüyorum. Ben öldürmedim abey! Gur­banın olam!”
       “Biliyorsun… Sıkıyönetim var… Onun cezaları ağır­dır… Af yok! Ya ipin ucunda sallanırsın ya da ömür boyu hapis yatarsın. Her gün dayak, her gün işkence… Tabii o güne kadar sağ kalabilirsen…”
       “Abey, silah benim değil!”
       “Senin değil… Anladık! Öyleyse kimin? Onu sana kim verdi, söyleyecek misin?”
       “Abey, yemin olsun beni öldürürler!”
       “Görüyorsun… Burada da seni öldürecek kişiler var! Artık sen bilirsin…”
       “Abey, gurbanın olam!”
       “Son defa soruyorum… Söyleyecek misin?”
       “Keko!”
       “Keko mu?”
       “He… Keko!”
       Doğan, yakın mesafeden söylenilen kelimeyi işit­miş olan Adnan’ın dokunuşuyla başını çevirdi.
       Adnan ona;
       “Gidelim!” diye fısıldadı.
       Doğan, önce serseriye, sonra neler olduğunu an­lamaya çalışan iki görevliye baktı. Adamlar bir şeylerin döndüğünü anlamayacak kadar aptal görünmüyorlardı…
       Doğan’ın kolundan çeken Adnan;
       “Hadi, bir an önce gidelim,” diye tekrarladı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz