Ay Battı – The Moon ıs Down (3)

A

Üçüncü Bölüm 

     Kasaba halkı, asık suratla sokaklarda dolaşıyordu. Gözlerindeki hayret ve şaşkınlık ifadesi biraz kaybolmuş, fakat yerini henüz hırs ve öfke kaplamamıştı. Madende çalışan, kömür arabalarını süren işçilerin suratı asıktı, neşesizdiler. Esnaf, tezgâhlarının ardında müşteriye hizmet ediyor. Ama kimse konuşmuyordu. Halk kendi arasında tek tük bir iki laf ediyor, herkes savaşı ve bu savaş içindeki konumunu düşünüyor, geçmişi anımsıyor ve her şeyin ansızın nasıl değiştiğine hayret ediyordu.
     Başkan Orden’in kabul salonunda cılız bir ateş yanıyordu. Koyu kurşuni renkli bir gündü. Lambalar erken yakılmıştı. Havada kış kokusu vardı. Odanın şekli bile değişmişti. Kumaş kaplı koltuklar geriye itilmiş, sehpalar bir kenara saklanmıştı. Sağdaki kapının eşiğinde, Joseph’le Annie, dört köşe büyükçe bir masayı odaya sokmaya çalışıyorlardı. Masayı yan yatırmışlardı. Joseph odaya girmişti. Annie’nin al yanaklı yüzü, kapıda bir görünüp bir kayboluyordu.
     Joseph, masanın ayaklarını yanlamasına kapıdan geçirmeye çalışırken bağırdı:
     “İtmesene Annie! Haydi şimdi!”
     Annie’nin yanakları al al olmuş, suratı burnunun ucuna kadar kızarmıştı. Öfke içinde;
     “Haydi imiş!” diye karşılık verdi.
     Annie aşağı yukarı her Allah’ın günü öfkeliydi. Üstüne üstlük, düşman askerleri gelip kasabayı işgal ettiklerinden buyana bu huyu daha da belirginleşmişti. Yıllardır herkesin yaka silktiği bu kötü huy, şimdi aşırı bir vatanseverlik şemsiyesinin altında nam kazanmış, askerlerin kafasına kaynar su döken özgürlük aşığı tanımıyla sahibini şöhrete kavuşturuvermişti. Olayların gidişi onu kısa sürede bir kahraman yapmıştı. Başarısının ilk hamlesine öfke yoluyla ulaştığından beri Annie, yeni yeni başarılar hayaliyle sinirini gitgide arttırıyordu.
     Joseph;
     “Masayı yerde sürükleme,” diye söylendi.
     Masa tam eşiğin üzerinde, kapıyı tıkamış kalmıştı.
     Joseph;
     “Dikkat et!” diye yeni bir ikazda daha bulundu.
     “Ediyorum ya!”
     Joseph durup masanın durumunu incelerken, Annie kollarını kavuşturdu ve ters ters bakarak onu seyre koyuldu.
     İhtiyar uşak, masanın alt bacaklarını hafifçe oynatarak yeni bir tecrübede bulundu:
     “İtme… O kadar sert itme!”
     Annie, kollarını kavuşturmuş bir halde beklemeye başladı. Karışmak istemediği belliydi. Joseph tek başına masayı odaya soktu.
     “Gel yerleştirelim şimdi,” diyerek masayı çevirirken, Annie adamcağıza yardım etme lütfunda bulundu. Sonunda, dört bacağı alt üst edip masayı odanın ortasına çektiler.
     Annie;
     “Nihayet oldu,” dedi. “Başkan hazretleri emretmeselerdi, iki dünya bir araya gelse elimi sürmezdim. Masaları oradan oraya sürüklemeye ne hakları var?”
     “Ondan daha önemlisi, buraya gelmeye ne hakları var?”
     “Hiçbir hakları yok!”
     Joseph;
     “Hem de hiç!” diye tekrarladı. “Hiç hakları yok. Ama geldiler işte. Tüfekleriyle, paraşütleriyle gelip kuruldular; gözlerini kırpmadan yerleştiler, Annie!”
     “Hakları yok ki! Hem buraya ne diye masa koyduruyorlar? Yemek odası mı burası?”
     Joseph, masanın baş tarafına özenle bir iki sandalye iskemle yerleştirdi.
     “Mahkeme kurulacak… Alexander Morden yargılanacak!”
     “Molly Morden’in kocası mı?”
     “Evet!”
     “O herifin kafasını kazmayla ezdi diye mi?”
     “Evet!”
     “Morden iyi adamdır. Yargılamaya ne hakları var? Doğum gününde Molly’ye al renkte güzelim bir elbise vermişti. Alex’i(7)yargılamaya ne hakları varmış?”
     “Ne yaparsın… Herifi öldürdü!”
     “Öldürdüyse ne olmuş? Herif Alex’e emir vermeye kalkmış; öyle duydum. Alex emir altına girmez. Zamanında Belediye üyesiydi; babası da öyle!”
     Annie’nin çenesi bir kere düşmüştü:
     “Molly Morden çok güzel pasta yapar, ama kreması biraz koyu oluyor… Alex’e ne yapacaklar?”
     “Kurşuna dizerler.”
     “Yapamazlar bunu!”
     “İskemleleri getir Annie… Yaparlar, neden yapamasınlar? Kurşuna dizerler, olur biter!”
     Annie, sert nasırlı parmağını sallayarak öfke içinde söylendi:
     “Bu sözlerimin altını çiz sen! Alex’e bir şey yaparlarsa halk bunu dünyada affetmez. Herkes Alex’i sever; bu güne kadar karıncayı incitmiş adam değildi… Öyle değil mi? Yanıt versene!”
     “Doğru!”
     “Gördün mü bak! Alex’in kılına zarar gelirse halk çıldırır. Al benden de o kadar; dünyada tahammül edemem böyle şeye!”
     “Ne yaparsın?”
     “Bir iki herifi de ben haklarım!”
     “O zaman da seni kurşuna dizerler!”
     “Varsın dizsinler! Bu sözlerim kulağına küpe olsun; gün gelecek iş çığırından çıkacak. O ne öyle… Gece yarıları evlere girip çıkmalar… Yok bilmem kimin oğlunu kurşuna dizmeler!”
     Joseph, masanın diğer tarafına da özenle iki iskemle yerleştirdikten sonra, gizli planlar hazırlayan bir casus tavrıyla;
     “Annie!” diye hafifçe seslendi.
     Annie durakladı. Adamın sesinin tonundan bir şeyler sezinleyerek yanına yaklaştı.
     Joseph;
     “Sır saklayabilir misin?” diye sordu.
     Annie, ilk kez bilmediği bir sırra vakıf olacağı için, hayran hayran Joseph’e bakarak yanıt verdi:
     “Elbette… Neymiş?”
     “William Deal ile Walter Doggel dün gece kaçtılar!”
     “Kaçtılar mı? Nereye kaçtılar?”
     “Gemiyle İngiltere’ye gittiler.”
     Annie, neşe ve ümitle içini çekerek;
     “Herkes biliyor mu?” diye sordu.
     “Şey… Hayır! Daha doğrusu…”
     Eliyle tavanı göstererek;
     “Bunlar dışında herkes biliyor!” dedi.
     “Ne zaman gittiler? Neden ben daha önce duymadım?”
     “Meşguldün!”
     Joseph’in sesi gibi suratı da buz gibi bir ifadeyle kaplanmıştı:
     “Şu Corell denen herifi tanıyorsun değil mi?” diye sordu.
     “Evet!”
     Joseph, Annie’ye biraz daha sokuldu:
     “Onun da sonu yaklaştı!”
     “Ne demek istiyorsun?”
     “Kulağıma çalındı!”
     Annie heyecan içinde derin bir “Ah!” çekti.
     Joseph’in dili çözülmüştü:
     “Halk birleşiyor. Esareti yürekleri kaldırmıyor. Çok işler dönecek bundan sonra. Annie… Sen de gözlerini dört aç! Herhalde sana da görev verilir!”
     “Peki… Ya Başkan? Ne yapacak dersin? Bize karşı gelmez herhalde?”
     “Bilmem… Bir şey söylemiyor ki!”
     Bu sırada sol kapının tokmağı döndü. Başkan Orden ağır adımlarla içeri girdi. Yorgun ve bezgin bir hali vardı. Ardından Dr. Winter odaya girdi.
     Orden;
     “Aferin Joseph!” dedi. “Teşekkür ederim Annie… Pek güzel olmuş!”
     Başkan Orden, ocağa yaklaşarak sırtını ısıtmaya koyuldu. Dr. Winter masanın başındaki iskemleyi çekip oturmuştu.
     Orden;
     “Acaba bu makamı daha ne kadar işgal edeceğim? Halk bana pek itimat etmiyor… Düşman desen onlar da öyle. Hoş bir durum değil!” dedi.
     “Ne bileyim? Senin kendine itimadın var ya! İçinde herhangi bir şüphe yok herhalde?”
     “Şüphe mi? Hayır… Hayır! Ben Belediye Başkanıyım. Gene de bir şeyler var… Hissediyorum ama anlayamıyorum!”
     Masayı göstererek devam etti:
     “Bir de burada mahkeme toplanacak; Alex Morden cinayet suçlamasıyla yargılanacak. Alex’i hatırlıyorsun değil mi? Molly adında şipşirin bir karısı var!”
     “Evet hatırlıyorum… İlkokulda ders verirdi. Hatırlamaz olur muyum? Pek güzel bir kızcağız! Gözlük takması gerektiğini söyleyince ne kadar üzülmüştü! Ama elden ne gelir? Alex bir subayı öldürdü… İşin bu tarafını kimse düşünmüyor!”
     “Doğru… Ama ne diye yargılıyorlar ki? Niçin doğrudan kurşuna dizmiyorlar? Şüphe, hüküm, hak, hukuk konu bile edilemez. Bu ortamda, bu gibi şeylerin yeri var mı? Ne diye yargılamak istiyorlar… Hem de benim evimde?”
     Dr. Winter yanıt verdi:
     “Gösteriş için olsa gerek! Bazı insanlara göre, durumu kurtarmak için işin resmî yönünü tüm detaylarıyla yerine getirirsen, kamuoyu o işin dış kalıbını kabullenir… Olur biter. Bizim de askeri güçlerimiz, silahlı askerlerimiz vardı. Ama aslına bakarsan, o askerlere silahlı kuvvetler demek için bin şahit gerekir. Şimdi düşman subayları, sözde mahkeme kurarak halkı adaletin varlığına inandırmaya çalışacaklar. Hem sonra, Alex’in yüzbaşıyı gerçekten öldürmüş olduğunu da unutma!”
     “Evet, biliyorum!”
     Winter devam etti:
     “Bir de mahkeme senin evinde kurulursa… Herkes burada adaletin var olduğuna inanacak!”
     Sağdaki kapı açılınca, doktor sustu. Odaya genç bir kadın girmişti. Otuz yaşlarında güzel bir kadındı. Gözlüklerini elinde tutuyordu. Sade, ama tertemiz giyinmişti. Son derece heyecanlıydı. Hızlı hızlı konuşarak;
     “Annie doğruca buraya girmemi söyledi, efendim!” dedi.
     Başkan Orden;
     “Elbette… Hoş geldiniz!” diye karşılık verdi. “Galiba Molly Morden olacaksınız?”
     “Evet, efendim! Alex mahkeme huzuruna çıktıktan sonra kurşuna dizilecekmiş…”
     Orden önüne bakarak sustu.
     Molly;
     “İdam hükmünü siz verecekmişsiniz!” diye devam etti. “Sizin sözünüzle Alex’i öldürecekler!”
     Orden, şaşkınlık içinde başını kaldırarak;
     “Ne?” diye sordu. “Kim söylüyor bunları?”
     Genç kadın omuzlarını dikleştirdi. Yarı yalvararak, yarı merakla;
     “Bunu yapamazsınız… Yapmazsınız değil mi, efendim?” diye sordu.
     “Benim bile bilmediğim bir şeyi halk nereden biliyor?”
     Dr. Winter yanıt verdi:
     “Bu, büyük ve bilinmez bir sırdır. Dünyanın dört bir köşesindeki hükümdarları, yöneticileri hayrete düşüren bir sır… Bir esrardır bu! Bugün, sansür uygulamasına ve sıkı kontrollere rağmen, çok sayıda haberin kulaktan kulağa dolaşması, gerçeklerin bir yolunu bulup çevreye yayılması düşman yöneticilerini şaşırtıyor. Büyük ve bilinmez bir sırdır bu…”
     Genç kadın başını kaldırdı, etrafına göz gezdirdi. Sanki oda birdenbire kararıvermişti. Korktuğu, ama korkusunu hissettirmemeye çalıştığı açıkça belli oluyordu.
     “Bulut geçti,” dedi. “Kar yağacak diyorlar. Daha çok erken ama…”
     Dr. Winter pencereye yaklaşıp gökyüzüne bir göz atarak;
     “Evet, büyük bir bulut geçiyor,” dedi. “Belki hızla geçip gider.”
     Başkan Orden lambayı biraz daha açtı. Cılız bir ışık ortalığı kapladı. Yetersiz olduğunu görünce geri söndürdü.
     “Gündüz lamba yanınca, insanın içine bir mahzunluk çöküyor,” dedi.
     Molly, Başkanın yanına yaklaştı:
     “Alex cani ruhlu bir adam değildir. Sinirlidir, ama şimdiye kadar asla yasa dışına çıkmamış, kanunsuz bir iş yapmamıştır. Herkesten saygı görmüştür…”
     Orden, elini genç kadının omzuna koyarak yanıt verdi:
     “Alex’i çocukluğundan beri tanırım. Babasını, hatta büyükbabasını da tanırım. Büyükbabası eskiden ayı avına çıkardı… Bunu biliyor muydun?”
     Molly duymazlıktan gelerek;
     “Alex’i mahkûm etmezsiniz, değil mi?” diye sordu.
     “Hayır… Nasıl mahkûm edebilirim?”
     “Herkes, düzenin sağlanması için böyle hareket edeceğinizi söylüyor!”
     Başkan Orden iskemlenin arkasına geçti. Kenarını sıkıca kavrayarak sordu:
     “Halk düzen istiyor mu, Molly?”
     “Bilmiyorum… Özgür kalmak istiyorlar!”
     “Peki, özgürlüklerini nasıl elde edeceklerini, silahlı bir düşmana nasıl karşı koyacaklarını biliyorlar mı?”
     “Hayır, sanmam!”
     “Sen zeki bir kızsın Molly! Peki sen… Sen biliyor musun?”
     “Hayır, efendim! Ancak, fazla yumuşak davranırsak daha çok ezileceğimizi biliyorum. Halk, askerlere, baskı altına girmeyeceğimizi göstermek istiyor!”
     Dr. Winter;
     “Dövüşmelerine fırsat olmadı ki… Makineli tüfeklerle nasıl mücadele edilir?” dedi.
     Orden, konuşmasını sürdürdü:
     “Ne yapmak istediklerini öğrenince bana haber verir misin Molly?”
     Genç kadın, kuşku dolu gözlerle Başkana bakarak;
     “Evet!” dedi.
     “Aslında ‘Hayır!’ demek istedin… Bana güvenin yok!”
     “Ya Alex ne olacak?”
     “Ben onu mahkûm edecek değilim Molly! Alex kendi halkına karşı bir suç işlemedi!”
     Molly, hâlâ tereddüt ediyordu:
     “Ya onlar… Onlar öldürürler mi Alex’i?”
     Orden, uzun bir süre genç kadına baktıktan sonra;
     “Vah yavrum… Vah yavrum!” diyebildi.
     Genç kadının vücudu dimdik olmuştu.
     “Teşekkür ederim!”
     Orden, teselli için yanına yaklaşınca zayıf bir sesle;
     “Dokunmayın bana!” diye fısıldadı. “Dokunmayın lütfen!”
     Başkan Orden’in eli yana düştü. Molly, bir an için olduğu yerde durdu, sonra sert bir hareketle geri dönüp odadan çıktı.
     Tam kapının kapandığı sırada Joseph içeri girdi.
     “Affedersiniz, efendim! Albay sizi görmek istiyor. Meşgul olduğunuzu söyledim. Molly’nin burada olduğunu biliyordum. Hem Hanımefendi de sizi görmek istiyorlardı…”
     “Hanımefendiye söyle buraya gelsin.”
     Joseph odadan çıktı. Çok geçmeden Hanımefendi odaya girdi.
     “Bu evi nasıl idare edeceğimi artık şaşırdım; tıklım tıklım insan doldu burası. Annie her zamankinden daha çok öfkeli…”
     Orden;
     “Şışş!” dedi.
     Kadın şaşkınlıkla kocasına bakarak;
     “Ne demek istediğini anla…” derken, Başkan tekrar sözünü kesti:
     “Şışş! Sarah, Alex Morden’in evine kadar gitmeni istiyorum. Anlıyor musun? Molly Morden’in yanında kalmanı istiyorum. Hiçbir şey söyleme… Sadece yanında otur!”
     “Benim bin türlü işim var…”
     “Sarah… Molly Morden’in yanında bir süre kalmanı istiyorum. Yalnız bırakma kızcağızı! Haydi… Şimdi git!”
     Sarah, nihayet anlamıştı:
     “Peki!” dedi. “Şimdi giderim. Ne zaman biter?”
     “Bilmem! Zamanı gelince Annie’yi yollarım!”
     Hanımefendi, kocasının yanağına hafif bir öpücük kondurduktan sonra çıkıp gitti.
     Orden, kapıya doğru ilerleyerek;
     “Joseph!” diye seslendi. “Albayı kabul edebilirim artık!”
     Albay Lanser içeri girdi. Üniforması yeni ütülenmişti. Kemerinde süslü bir hançer asılıydı.
     “Günaydın, Bay Başkan!” dedi. “Sizinle özel olarak görüşmek istiyorum.”
     Ardından Dr. Winter’e bakarak devam etti:
     “Yalnız konuşmayı tercih ederim.”
     Winter ağır ağır kapıya doğru ilerledi. Tam kapıya yaklaştığı anda Orden seslendi:
     “Doktor!”
     Winter geri döndü:
     “Efendim?”
     “Akşama gelecek misin?”
     “Hayır… Hayır! Yalnız kalmak istemiyorum da!”
     “Gelirim.”
     “Bir şey daha Doktor; Molly’nin durumu iyi mi?”
     “Fena değil! Sinir nöbeti geçirmek üzere! Ancak bünyesi sağlamdır. Demir gibi sağlam bir bünyesi var; Kenderly’lerdendir anımsarsan…”
     “Sahi… Unutmuşum! Kenderly’lerden… Doğru!”
     Doktor Winter odadan çıkıp, kapıyı yavaşça kapattı.
     Albay Lanser nezaketle bekliyordu. Doktorun kapıyı kapatışını bir süre seyretti. Masaya, çevresindeki iskemlelere baktı. Sonunda;
     “Bütün bu olanlara ne kadar üzüldüğümü bilmenizi isterim,” dedi. “Keşke böyle kötü bir olay meydana gelmeseydi.”
     Başkan Orden, nazik bir tarzda eğildi.
     Lanser konuşmasına devamla;
     “Sizi hem takdir, hem de hürmetle karşılıyorum,” dedi. “Ne yazık ki görevimi yerine getirmem lâzım! Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum…”
     Orden, karşılık vermedi. Lanser’in gözlerinin içine bakıyordu.
     “Tek başımıza, bağımsız olarak… Kişisel kanılarımıza göre hareket edemiyoruz…”
     Albay, her cümlenin sonunda susup yanıt bekliyor, fakat Başkandan hiç ses çıkmıyordu.
     “Harekâtımızı tayin eden belirli kanunlar vardır. Bu kanunlar merkezde hazırlanır. Bu adam da bir subay öldürmüştür…”
     Başkan Orden, sonunda karşılık verdi:
     “Ne diye o anda kurşuna dizmediniz? En uygun an o andı!”
     Lanser başını salladı:
     “Farz edelim ki ben de sizinle aynı düşüncedeyim… Yine de bir faydası yok ki! Benim kadar siz de iyi bilirsiniz; cezalandırmanın temel gayesi canilerin gözünü korkutmaktır. Bu durumda ceza, suçludan ziyade kamuoyunu daha çok ilgilendirir. Hatta etkileyici bir dekor içinde uygulanmalıdır…”
     Albay, bu sözleri söylerken parmağını kemerinin içine sokmuş, belinde asılı duran hançerle oynuyordu.
     Orden başını çevirdi. Pencereden iyice kararmış gökyüzüne bakarak;
     “Bu gece kar yağacak!” dedi.
     “Başkan Orden! Aldığımız emirlerin kesin ve değişmez hükümler olduğunu biliyorsunuz. Buradaki madenden kömür elde etmemiz gerek. Halkınız itaat etmezse, zora başvurarak düzeni sağlamamız gerekecek!”
     Albayın sesi sertleşmişti:
     “Gerektiğinde birkaç kişiyi daha kurşuna dizeriz. Kasaba halkının can güvenliğinin sağlanması istiyorsanız, düzenin teminine yardımcı olmalısınız. Hükümetimiz, cezaların yerel yönetimler tarafından verilmesini daha uygun buluyor. Düzenin sağlanması bakımından bu yöntemin etkili olduğundan kuşkumuz yok!”
     Başkan Orden yumuşak bir sesle;
     “Demek halk haklıymış,” dedi. “Gerçekten garip bir sır bu…”
     Ardından yüksek sesle ekledi:
     “Burada, benim makamımda yargılanmasını müteakip, Alexander Morgen’i idama mahkûm etmemi mi istiyorsunuz?”
     “Evet! Böyle davranmakla, ileride daha fazla kan dökülmesine engel olacaksınız!”
     Orden, masanın başından bir iskemle çekip oturdu. Sanki birden yargıç konumuna
geçmişti; Lanser de sanık olarak tam karşısında duruyordu.
     Parmaklarını masanın üzerine vurarak;
     “Ne siz, ne de hükümetiniz… Bir şey anlamıyorsunuz!” dedi. “İnsanları anlayamadığınız içindir ki, yüzyıllardır yenilgiden yenilgiye düşen tek millet sizsiniz!”
     Biraz sustuktan sonra devam etti:
     “Bu düşünceniz asla yarar sağlamaz! Öncelikle ben, sadece Belediye Başkanıyım; idam hükmü vermeye yetkim yok! Bu kasabada, böyle bir hüküm vermeye kimsenin hakkı yok! Eğer dediğinizi yaparsam, ben de en az sizler kadar kanun dışına çıkmış olurum!”
     “Kanun dışına mı?”
     “Evet!.. Geldiğiniz gibi altı kişi öldürdünüz. Bizim kanunlarımıza göre hepiniz katilsiniz. Ne diye durup dururken kanundan söz açtınız Albay? Aramızda kanunun sözü bile edilemez. Savaş halindeyiz… Anlamıyor musunuz? Ya siz hepimizi öldürmelisiniz, ya da eninde sonunda biz sizi yok edeceğiz! Geldiğiniz an, kanunları yıktınız; eski kanunların yerini yenileri aldı. Tüm bunları anlamıyor musunuz?”
     Lanser;
     “Oturabilir miyim?” diye sordu.
     “Ne diye soruyorsunuz ki? Bu da bir diğer ikiyüzlülük; isterseniz beni ayağa dikersiniz!”
     “İster inanın, ister inanmayın… Söylediklerim doğrudur! Kişisel olarak hem size, hem de makamınıza saygım sonsuzdur ve …”
     Başını eline dayayıp bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrar devam etti:
     “Sadece şunu söylemek istiyorum; belirli bir yaşta, belirli birtakım anıları olan bir insan sıfatıyla, benim hiçbir önemim yok. Sizinle aynı düşüncede olabilirim, ama bunun ne yararı var? Sınırlarından dışarı taşamadığım, uğrunda yıllardır çalıştığım siyasi ve askeri düzenin belirgin birtakım eğilimleri ve yöntemleri var ki… Bunlar hiç değişmez!”
     Orden karşılık verdi:
     “Dünya kurulduğundan buyana, bu eğilim ve yöntemlerin hatalı oldukları birçok kez ispat edilmiştir…”
     Lanser acı acı güldü:
     “Ben birçok şeyi anımsayan bir insan olarak, sizin düşüncelerinize iştirak edebilir, hatta bu düzen ve uygulamaları için, ‘Tek görevi cana kıymak ve buradan bir parmak dahi ötesini görmemektir,’ diye ilâve edebilirim. Evet, ama ne çare ki, geçmişten ders çıkarıp ona göre hareket edecek yetkide biri değilim. Gözdağı vermek gayesiyle, bu işçinin halkın ortasında kurşuna dizilmesi gerekmektedir!”
     “Öyleyse… Bu konuda daha fazla konuşmayalım.”
     “Aksine… Konuşmamız gerek! Yardımcı olmanızı istiyoruz.”
     Başkan Orden, bir süre sessiz kaldıktan sonra;
     “Ne yapalım biliyor musunuz?” diye sordu. “Askerlerimizin ölümüne neden olan makineli tüfekleri kaç kişi kullanıyordu?”
     “Yaklaşık yirmi beş kişi kadar!”
     “Güzel… Siz onları kurşuna dizersiniz, ben de Morden’i idama mahkûm ederim!”
     “Alay mı ediyorsunuz?”
     “Hayır, gayet ciddi konuşuyorum!”
     “Siz de takdir edersiniz ki… Olacak iş değil!”
     “Biliyorum! Ama sizin de benden istediğiniz, aynı bunun gibi olanaksız bir şey!”
     “Böyle davranacağınızı tahmin etmeliydim. Galiba Corell’i Başkan tayin etmem gerekecek!”
     Birdenbire Orden’in gözlerinin içine bakarak sordu:
     “Peki… Mahkemede bulunacak mısınız?”
     “Evet, Alex’i yalnız bırakmak istemem!”
     Albay Lanser hazin hazin güldü:
     “Ne zorlu bir iş almışız üstümüze!”
     “Evet… Yeryüzünde, nereden bakarsan bak yapılamayacak tek şey… Olanaksız bir iş!”
     “Neymiş o?”
     “İnsan ruhunu ilelebet yıkmak… Yok etmek!”
     Orden’in başı önüne sarkmıştı. Lanser’e bakmadan devam etti:
     “İşte kar başladı; geceyi beklemedi bile. Karın tatlı, serin kokusunu pek severim.”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz