Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.05)

D

“Bir şeyler yapmak, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir!”

TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.05

       İki görevlinin şaşkın bakışları arasında hücreden fırlayan iki arkadaş, dışarıda yüzbaşı ile albayı gö­remediler. Herhalde komutan, sorgu bitene kadar makam odasında beklemeyi tercih etmiş olacaktı.
       “Hemen uzaklaşalım,” diye yeniden fısıldadı Adnan. “Bu çok iyi oldu! Yüzbaşı Özkan’a durumu na­sılsa izah ederiz. Albaya dert anlatmaktan da böylelikle kurtulmuş olduk.”
       Hızlı adımlarla koridoru geçtiler ve merdivenleri üçer beşer atlayarak zemin kata geldiler. Bir dakika sonra dışarıda, açık havadaydılar.
       Doğan;
       “Direksiyona sen geç Adnan,” dedi. “Anladığım kadarıyla Keko’yu tanıyor ve gideceğin yeri biliyorsun. Zamandan kazanmış oluruz!”
       Adnan, aracı çalıştırdı ve zarif bir İngiliz ma­nevrasıyla bahçeden çıktı. Sağa döndü. Uygun bir hızla Atatürk Caddesi’ne yöneldi.
       Doğan;
       “Kim bu Keko?” diye hiç bekletmeden sordu. “Keko’nun Kürtçede ‘kardeş, dost, arkadaş’ gibi an­lamlara geldiğini biliyorum, ama bu isimde birini ta­nımıyorum. Senin yeni şahıs hedeflerinden biri mi?”
       “Tam anlamıyla değil,” diye yanıtladı Adnan. “Şimdilik şüpheli kategorisinde… Şu ana kadar hiçbir örgütün saflarında yer almamış, hiçbir yasadışı eyleme bulaşmamış… Ancak nedense tüm sağ ve sol örgüt mi­litanları, bu örgütlerle iş yapan kaçakçılar ve her türlü adi yasadışı işlere bulaşmış serseriler onu tanıyorlar. Zaten ‘Keko’ adı da buradan geliyor. Bir sembol, bir şifre sanki!
       Üst üste birkaç kişiden ismini duyunca üzerinde duralım dedik ve bir araştırma yaptık… Çok ilginç ne­ticelere ulaştık.
       Adamın soyağacı Suriye’ye, Halep mıntıkasına kadar uzanıyor. Aslı, İdlip kazasından… Dedesi ve ba­bası, tası tarağı toplayarak Fransızlar döneminde Tür­kiye’ye göçmüşler. Bunlara oturma izni ve vatandaşlık hakkı verilmiş. Keko, Antakya’da doğmuş, orada bü­yümüş. Birkaç basit kavga olayının haricinde hiçbir adli ve polisiye vakası yok, ama Hatay’da, özellikle de Sa­mandağ yöresinde çok iyi tanınıyor. Orada kaldığı süre zarfında Arap-Alevi cemaati arasında bulunmuş… Hı­ristiyan vatandaşlarla da teması olmuş. Neler yaptığını tahmin etmek hiç de zor değil…
       Sonra, ne hikmetse kalkıp Urfa’ya yerleşmiş… Yani, senin anlayacağın, orada da Keko, burada da…”
       “Güzel de… Bunlar önemli hususlar Adnan! Benim neden haberim olmadı?”
       “Bizim araştırmalarımız henüz ayını doldurmadı. Üstelik Antakya yuvasından onay alarak is­tediğimiz şahsi dosyası, daha geçen kurye ile geldi. Adamın faaliyetlerine ben bile tam anlamıyla vakıf de­ğilim!”
       “Bu adamın dışarıyla irtibatlı olduğu kesin. Binbaşı Abdullah Vahap’ın öldürülmesi olayında tesadüfen kar­şımıza çıkmış olması, onun Suriye istihbaratının adamı olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle kendisine farklı ve dik­katli bir yaklaşım uygulamamız gerek. Gerek ama bunu düşünecek, planlayacak hiç zamanımız yok! Hay Allah kahretsin!”
       “Peki, şimdi ne yapmayı düşünüyorsun Doğan Bey?”
       “Bir şeyler yapacağız elbet. Hem sen şimdi soru sormayı bırak da, arkamıza takılan şu Reno’yu atlatmaya bak!”
       Adnan, aynaya baktığında, sivil plakalı beyaz bir Reno otomobilin, yaklaşık yüz elli metre uzaklıktan kendilerini takip etmekte olduğunu gördü ve bunu fark etmediği için kendi kendine kızdı.
       Reno’nun içindekiler, büyük olasılıkla jandarma istihbaratının adamlarıydı ve sorgu sırasında kelimenin tam anlamıyla kendilerini eken gizli servis mensuplarını takibe almakla hedefe ulaşacaklarını düşünecek kadar hırslı ve azimliydiler.
       Doğan;
       “Baksana… Ne kadar ilginç!” diye konuşmasını sürdürdü. “Devletin bir emniyet birimi, diğer bir em­niyet birimini takip ediyor. Ne için? Bir suçlunun ya­kalanması için! İşler bu kadar basit olsaydı, inanın sizi bu kadar sıkıntıya sokmaz ve gideceğimiz yere hep be­raber giderdik, ama ne çare… Ne yöntemlerimiz uyu­şuyor, ne de amaçlarımız!
       Keko’yu yakalayıp size teslim etsek, iki saate kal­maz adamın posasını çıkarırsınız. Sonunda bir şeyleri itiraf eder… Neyi itiraf eder? ‘Binbaşı Abdullah Vahap’ı ben vurdum’ ya da ‘vurdurttum,’ der. Sonra ne mi olur? Tekrar yüklenirsiniz adamın üzerine… Daha ge­ride en az beş faili meçhul cinayet, on adet gasp, iki de ırza geçme olayı var dersiniz… Dosya adliyeye gider, suçlu da içeriye…
       İstihbaratın bin bir çeşit denklemini çözemeyecek olduktan sonra, sadece dört işlemle uğraşmak, daha do­çent bile olamadan profesörlüğe soyunmak, bilmem ne kadar akıllıca olur! Olayları geniş bir perspektiften gö­recek seviyeye gelebilmeleri için daha kaç fırın ekmek yemeleri gerektiğini bilmiyorum, ama böyle giderse çok kısa süre içinde, işleri altından kalkılamayacak derecede karışıklığa sürükleyecekleri ve olayları komple ekip ça­lışmasından bireysel kovalamacaya kadar in­dirgeyecekleri apaçık ortada… İşte sizinle aramızdaki en önemli fark bu!”
       Takip, aynı düzen üzerinde devam ediyor, bu arada Doğan’ın sabırsızlığı giderek artıyordu. Adnan, çok iyi bir sürücü olabilirdi, ancak takipten kurtulmak için başka atraksiyonlar yapması da gerekiyordu.
       Bir istihbaratçının, öncelikle içinde faaliyet gös­tereceği kenti ve yakın çevresini çok iyi bilmesi, ta­nıması şarttı. Doğan, boş zamanlarında şehre indiği vakit, koyun izi takip eder gibi aynı caddeden, aynı so­kaktan, aynı kaldırımdan yürüyüp gitmemiş, her se­ferinde farklı köşeleri dönerek, çıkmaz sokakları tespit ederek, kör noktaları belirleyerek kendine değişik gü­zergâhlar bulmuştu. Şimdi, aynı çalışmayı Adnan’ın da yapıp yapmadığını anlayacaktı.
       Bu arada Adnan da boş durmuyor, beynini, elektrikle çalışan bir makine gibi sürekli işletiyor, ar­kalarına takılan otomobili nasıl atlatacağını düşünüyordu. Bu işi en kolay ve en hızlı bir yolla yapmak gerekiyordu. O da, zamanın şu anda aleyhlerine iş­lediğinin farkındaydı.
       Dörtyol mevkiine geldiklerinde, hiç tereddüt et­meden göbeği döndü ve Tugay Ana Nizamiyesine ya­naştı. Doğan, hafif bir gülümsemeyle ona baktı. Ne ya­pacağını anlamıştı. Takipçilerin onları askeri saha içinde takip edemeyecekleri ve uygun bir yerde bekleyerek, içinde aynı zamanda Sıkıyönetim Komutanlığı’nın da bulunduğu Tugay garnizonuna ne maksatla gelmiş ola­bileceklerini düşünecekleri belliydi.
       Adnan, Ford’un penceresinden eğilerek, ken­dilerine gidecekleri yeri soran nöbetçi astsubayına;
       “Kurmay Başkanı ile görüşmek istediklerini” hiç çekinmeden sakin bir tavırla söyledi.
       Kurmay Başkanı yarbayla arası iyiydi. Adnan, her hal ve şartta kendilerine yardımcı olan bu kusursuz as­keri, geleceğin Genelkurmay Başkanı olarak görüyordu. Onların bu ufak oyununu anlayışla karşılayacağından emindi.
       Gerekli izin alınmış ve demir parmaklıklı kapı so­nuna kadar açılmıştı. Adnan, önce karargâh binasına doğru ilerledi. Sonra sola saparak er yemekhanesinin bulunduğu bölgeye geldi, iki dakika sonra, Ulaştırma taburunun bakım-onarım kademesinin konuşlandığı yerdeydi. Buradan güneybatı istikametine doğru uzanan düz bir yol, ikinci bir kapı aracılığıyla UrfaGaziantep yoluna açılıyordu. Askerler bu yolu, genellikle kon­voyların ve ağır zırhlı araçların çıkışı için kul­lanıyorlardı. Girişte olduğu gibi, çıkışta da bir sorun ya­şanmadı.
       Dördüncü dakikanın sonunda, karayoluna ulaş­mışlardı. Bir süre Antep yönünde ilerlediler. Adnan, bu kez arabayı bütün hızıyla kullanıyordu. Sola dönerek, Tırfındıl Tepe Çamlığı’ndan yeniden şehre giriş yaptı. Ara sokakları kullanarak Bahçelievler istikametine yö­neldi.
       Bu arada, sürekli aynaya bakıyor ve arkalarından gelen olup olmadığını kontrol ediyordu. Gelen yoktu. Takipçiler şu sırada, büyük olasılıkla benzin is­tasyonunun bir köşesinde durmuş, Tugay kapısından çıkacak olan kişileri sabırla bekliyorlardı.
       Doğan memnundu. Saatine baktı. Saat tam 15.30’u gösteriyordu. Demek ki, İl Jandarma Alay Komutanlığı’ndan ayrıldıklarından bu yana yirmi beş dakika geçmişti.
       Adnan’ın omzuna hafifçe vurarak;
       “Şimdi, ‘Keko’ denilen şu herifi yakalayalım artık,” dedi. “Kaldığı yeri biliyorsun, değil mi?”
       Adnan, onun bu sorusunu yanıtsız bıraktı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz