Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.30)
Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.30)

Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.30)

“Her koyun kendi sahibini tanır!”

TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.30

       Adnan’ın yüzünden düşen bin parçaydı. Gözleri, umutsuzluğun ve çaresizliğin verdiği acıyı yansıtıyor; bakışlarından, bedeli kendisine yüklenecek erken bir yenilginin izleri okunuyordu.
       Doğan;
       “Yoksa bilmiyor musun?” diye hayretle sordu. “Ama nasıl olur, nasıl bilmezsin? Şimdiye kadar bo­şuna mı dönüp durduk?”
       O anda, sanki patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Tetiği çekilmiş, geri sayım işlemi başlamıştı.
       Adnan;
       “Apartmanın yerini biliyorum,” diyerek kendini savunmaya kalkıştı. “Güvercin Sokak’ta, açık sarı renkli, üç katlı bir apartman… Birkaç kez önünden geçtim. En üst katta oturduğunu kesin olarak biliyorum, ama hangi dairede olduğunu hatırlamıyorum. Gerçi dosyasında vardır ama…”
       “Dosyasında vardır… Vardır ama bizim zamanımız yok!”
       “Ne yapmayı düşünüyorsun?”
       “Apartmanın kapıcısı var mı?”
       “Yok! Sen de bilirsin… Üç katlı apartmanlarda ka­pıcı kullanmak âdeti pek yok!”
       “Peki, diğer dairelerde oturanlar kimler?”
       “Genelde, kendi hallerinde, esnaftan saygın in­sanlar… Bize yardımcı olacaklarını mı sanıyorsun?”
       “Olmazlar, çekinirler!” diye yanıt verdi Doğan. “Bu anarşi ortamında başlarına bela gelsin istemezler!”
       Bütün kapıların birbiri ardından kapandığını dü­şünüyor, operasyonun geleceğini pek parlak görmüyordu. Urfa’da takılıp kalmıştı.
       “Oysaki şu anda karşıda, Suriye sınırından çok uzaklarda bir yerde olmalıydım,” diye söylendi.
       Yine de kararsız davranmak ve ümitsizliğe düşmek istemiyordu. Bu gibi kavramları, defterinden sileli çok olmuştu. Bunlar onun için, hedefe giden yolun üze­rindeki en büyük engellerdi.
       “Apartmanın yakınlarında kahve gibi bir yer var mı?” diye sordu.
       “Evet var! Bir alt sokakta… Genelde ipsiz sapsız takımının toplandığı bir kahve…”
       “Güzel… Beni oraya götür…”
       Ford’u apartmanın yakınına park ettikten sonra, yaya olarak alt sokağa geçtiler. Bu arada Doğan, Adnan’a ne yapması gerektiğini anlatıyordu;
       “Şimdi, bir kumar oynayacağız, arkadaşım,” dedi. “Sen, kahveden içeri girecek ve boş gördüğün bir köşeye oturacaksın. Kahveci yanına geldiğinde bir şeyler ıs­marlarsın. Bu sırada, içerideki insanları tedirgin edici bakışlarla süzmeye başlayacaksın. Bakışlarını, özellikle seçtiğin bazı kişiler üzerinde öyle bir yoğunlaştır ki, senden rahatsızlık duysunlar, senden şüphelensinler…
       Kahveden ilk ayrılacak kişi, bu durumda, mutlak surette gocunacak bir şeyi olan ya da birilerine haber uçurmak gereğini duyup harekete geçmek isteyen kişi olacaktır. Sen, onun ardından, üç dört dakika daha oturduktan sonra ayrıl ve doğruca apartmana git… Orada buluşuruz!”
       Adnan, ‘anladım,’ dercesine başını salladı ve kahveye doğru yöneldi. Doğan ise sokağın köşesinde, bir apartmanın kuytusuna çekildi.
       Çok geçmeden kahveden, hırpani kılıklı, gençten birinin çıktığı görüldü. Tam bir serseriydi. Doğan, bu gibi insanların, tanınmaktan ziyade, hissedilmesinin ge­rektiğini bilecek kadar deneyim kazanmıştı. Onları his­setmek için, koku alma melekesi gibi, diğer beş duyudan daha farklı bir yetiye, içgüdüsel bir sezgi yeteneğine sahip olmak gerekiyordu ki, bu da onda fazlasıyla vardı.
       Kahveden çıkan serseri, giderek hızlanan adımlarla köşeye yaklaştığı sırada, birden ayaklarının yerden ke­sildiğini hissetti. Güçlü bir el, onu kaldırımdan çekip almış ve apartmanın boşluğundaki duvara ya­pıştırmıştı.
       “Bak delikanlı,” diye fısıldadı Doğan. “Ben Keko’nun evini arıyorum, sen de onu biliyorsun! Beni oraya götüreceksin… Anladın mı?”
       Serserinin sanki dili tutulmuştu. Boş gözlerle, kim olduğunu bilmediği karşısındaki adama bakıyor, diş­lerine değecek kadar ağzına dayanmış tabanca demirinin soğukluğunu, yüreğinin en derin köşesinde his­sediyordu.
       “Ben… Ben… Bilmiyorum!” diye kekelerken, aynı el boğazını kavradı ve sıkmaya başladı. İstese, bir anda soluğunu kesebilirdi.
       Doğan;
       “Götüreceksin,” diye bir kez daha üsteledi ve par­maklarını biraz daha sıktı.
       Mosmor kesilen serserinin yapacak bir şeyi kal­mamıştı. Bu çelik gibi elden kurtuluşunun olmadığını biliyor, yuvalarından fırlayan gözleri, o andan itibaren kendisinden istenilen her şeyi yerine getireceğini açıkça vaat ediyordu.
       Kumarı Doğan kazanmıştı! Elini adamın bo­ğazından çekerek, sol kolunu arkadan makasa aldı. Öyle ki, ters bir hareket yapacak olsa, bu kez kolundan ola­caktı.
       Bir üst sokakta, açık sarı renkli apartmanın önüne geldiklerinde, onun yalan söylemek gibi bir yola sap­madığını anladı. Çünkü gerçekten Adnan’ın gösterdiği apartmanın önündeydiler ve gencin gözleri üst katı işa­ret ediyordu.
       “Kaç numara?” diye sordu Doğan.
       “Beş!” yanıtını aldı. “Önünde iki çiçek saksısı var. Evde yoksa birinin toprağına kibrit çöpü sokuyor.”
       Doğan;
       “Tamam… Şimdi toz ol bakalım!” diye bağırdı. “Çeneni kapalı tutmayı da unutma! Bir şey duyacak olursam, bu kez boynunu kökünden koparırım, anladın mı?”
       Serseri, bu kadar ucuz kurtulmanın sevinciyle ora­dan koşar adım uzaklaşırken, Adnan da sokağın köşesini dönüyordu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir