Eskiye Dönüş

E

     Bay Fang, danslı bir çay partisi tertiplemişti. Büyük salonun bir köşesinde genç David Lin somurtkan bir ifadeyle ayakta duruyordu. Yirmi kadar dostu, olağan bir ağırlıkta dans ediyor, kendisi sadece onları seyretmekle yetiniyordu. Yeşil bitki saksılarının ardında yerleşmiş orkestra elemanları, bakırdan mamûl aletlerini üfleyerek müthiş gürültü çıkarıyorlar, yerel çalgı aletleriyle sözde dans müziği icra etmeye çalışıyorlardı.
     Şanghay’ın en zengin bankerlerinden biri olan Bay Fang’ın salonu oldukça zengin dekore edilmişti. Duvarları, modern suluboya tabloların yanı sıra, Çin yöntemine uygun olarak ipekle işlenmiş çok eski ve çok zarif resimler süslüyordu. Bay Fang; “Eski olsun yeni olsun, sanat eserlerinin içinde güzel bulduğum her şeyi alırım; evim her iki çeşidi kabul edecek kadar geniştir,” derdi. Dostlarına bu şekilde övünürken, besili ve parlak yüzünde gülmekten kalın buruşuklar belirirdi.
     Bay Fang genç konukların danslarını seyrediyordu. Çok güzel iki kadının arasında oturmuştu. Bunlardan biri kızı Filis, diğeri son kapatması bir bayan aktris idi. Kadınların ikisi de güzel ve yaşları hemen hemen eşit olduğu halde, birbirine benzeyen hiçbir yanları yoktu.
     Genç David Lin daha çok bunlara bakıyordu. Filis’in güzelliğinin, salondaki tüm kadınların kıskançlık duygularını kabarttığı sonucuna varmıştı. Nasıl olmuş da Bay Fang gibi çirkin ve şişman bir adam, bir bambu gibi ince ve zarif endamlı güzel bir kız dünyaya getirmişti; işte David bunu bir türlü anlayamıyordu.
     Filis beyaz tenli ve uzun boyluydu; boyu neredeyse David’in boyuna yaklaşıyordu. Üzerinde tatlı yeşil renkte bir elbise vardı. Pürüzsüz olan yüzü, taze yontulmuş fildişi rengini andırıyordu.
     Salondaki genç kadınların hepsinin saçları ya çok kısa kesilmiş ya da dalgalı veya ondüleli olduğu halde, Filis’in koyu siyah saçları kesilmeden ve örülmeden uzatılmış, ensesinde zarif bir topuz halinde toplanmıştı. Dans eden konuklarına gülümsüyor ve onları doğal bir sakinlikle izliyordu.
     Yanındaki genç kadına gelince, güzel gözlerini her tarafta gezdiriyor, oynak aktris tavrı ile herkesten heyecanlı ve telaşlı görünüyordu. Yuvarlak ve fazlaca pembe olan yüzü, saçlarının dağınık perçemleriyle gölgeleniyordu.
     David onu daha ilk görüşte beğenmemişti; özellikle İngilizce sözcüklerle karışık Çince konuşmasını yadırgamıştı.
     On dakikadan beri ise, Filis’i dansa davet etmeyi kuruyor, ancak genç kızın yanında azametle oturan babasının dostu kadını gördükçe, bu arzusunu yerine getirmeye cesaret edemiyordu. “Çünkü” diyordu. “Şayet bu kadın, önüne dikilen her genç adama yaptığı gibi elini bana da uzatırsa, onunla dans etmeye mecbur olacağım.” Oysaki David, ondüle saçlı, pudralı ve makyajlı bir kadınla dans etmek istemiyordu; bu tür kadınların saçları ensesini gıdıklıyor, pudra ve makyajları elbisesini kirletiyordu.
     David omzunu yokladı; az önce dans ettiği Doris Li’nin yüzünden oraya buraya yapışmış beyaz lekeleri elinin tersi ile sildi. O anda, bu ahmak kadına karşı içinde bir tiksinme duydu. Paris’te uzun süredir oturduğu için Çince’yi unuttuğunu söyleyen bu kadından nefret ediyordu.
     David şimdiye kadar tek bir kez bile Filis’le dans etmemişti. Onu ilk defa görüyordu. Filis, buradan uzak bir başka kentte, bir okulda çalışıyordu; tatil zamanını ise babasının evinde geçiriyordu.
     Bay Fang kızını ona takdim ettiğinde;
     “Çocuklarımdan sadece Filis çalışmayı sever; diğerleri ne yazık ki aylaklığı tercih ediyorlar,” demişti.
     David, kadın yüzlerini görmeye o kadar doymuştu ki, o dakikada başını kaldırıp genç kızın yüzüne bakmamıştı. Yavaş bir sesle;
     “Kızınızın çalışkanlığıyla şüphesiz iftihar ediyorsunuzdur,” demişti.
     Bu sözüne Bay Fang kahkaha ile gülmüştü.
     “İftihar etmem için bana para getirmesi gerekir; o ise eğlenmek için çalışıyor.”
     Bir genç kızın eğlenmek için çalışması… Ne inanılmaz bir şeydi! David, işte o zaman Filis’in yüzüne bakmıştı.
     Geçen onca aydan beri, David ilk kez bir genç kıza ilgi gösteriyordu. İçindeki heyecanı belli etmeksizin gülümseyerek;
     “Bir dansınızı bana ayırabilir misiniz, lütfen?” dedi.
     Hay Allah, bütün danslar için başkalarına söz verilmişti. Buna canı sıkıldı. Filis, salonda bulunan çok sayıda genç kız arasından sadece bir kızdı, ama banker Fang’ın kızıydı. Bu onun önemini daha da arttırıyordu.
     David bütün gece dans etti; birbiri ardınca seçtiği kadınların hiç biriyle ilgilenmedi. Hepsi de, sanki sözleşmişler gibi, elbisesinin omzunda pudra izleri bırakmışlar ve David somurtarak bu izleri silkelemek zorunda kalmıştı.
     Gece bitmek üzereyken, ev sahibi eğlenceyi uzatmaya karar verdi. Müzisyenler programlarını sona erdirdikleri için dağılmaya hazırlanıyorlardı. İhtiyar Fang, orkestrayı gizleyen iri yapraklı palmiyelerin arasından yuvarlak yüzünü sarkıtarak;
     “Üç parça daha isterim, bahşişinizi iki kat olarak ödeyeceğim,” diye bağırdı.
     Ve bayan arkadaşının üstüne atılarak, onunla birlikte koca salonda büyük bir balon gibi dönmeye ve sıçramaya başladı.
     David bu fırsatı kaçırmak istemedi. Yalnız kalan Filis’e yaklaştı. Fakat aynı anda, iyi giyinmiş üç yakışıklı delikanlı da Filis’e doğru hamle yapmışlardı.
     David genç kızın önünde eğilerek;
     “Lütfen…” dedi.
     Üç delikanlı da hep bir ağızdan; “Lütfen, lütfen, lütfen…” diye seslendiler. David, çocukluğunda Amerika’da öğrendiği bir şarkıyı anımsadı.
     Hemen bir adım geri çekildi; genç kızı istediğini seçmekte özgür bıraktı. Filis hiç çekingenlik göstermeksizin serbest bir tavırla ona doğru ilerledi. Yumuşak ve tatlı bir sesle;
     “İlk davet sizden gelmedi mi?” diye sordu.
     David;
     “Evet,” dedi ve her ikisi de diğer dans edenlerin arasına karıştılar.
     Gürültü o kadar fazlaydı ki, tek kelime bile etmelerine olanak yoktu. Bay Fang, bu danslı çay partisi için iki caz topluluğu kiralamıştı. İkisinin birden çıkardığı müziğin gürültüsü tüm evi sarsıyordu.
     David, yeni modanın kurallarına uyarak Filis’i belinden sıkıca sarmıştı. Dizler ve göğüsler birbirine temas ediyordu; genç kızın yanağı omzuna dayanmıştı.
     David çok güzel dans ediyordu. Filis onun yeteneğini anlamış, ince ve çevik vücudunu tamamen genç adamın yönetimine bırakmıştı. David’in yönetimine o kadar itaat ve teslimiyet gösteriyordu ki, genç adam birdenbire şüphelenerek onun yüzüne dikkatlice baktı. Acaba Filis de, başka genç kızlar gibi macera arayanlardan biri miydi? Genç kızın küçük soluk yüzü dinginliğini koruyor, güzel gözlerinde hiçbir heyecan ve telaş belirtisi görülmüyordu.
     Filis gülümseyerek birkaç kelime söylediyse de, David duymadı ve duymadığı için de kaşlarını çattı. Genç kız güldü; ondan sonra da artık konuşmaya kalkışmadılar.
     Müzik bittiğinde, David üç delikanlının yeni bir dans için genç kızı sabırsızlıkla beklediklerini gördü. O zaman yanından ayrılmak gereğini duydu. Ayrılırken de, o her zaman kullanılan teşekkür cümlesini kullandı:
     “Çok güzel dans ediyorsunuz, Bayan Fang!”
     “Teşekkür ederim, Bay Lin. Siz de çok iyi dans ediyorsunuz.”
     Filis bu sözleri gayet doğal bir tarzda söylemişti. David ondan sonra artık kimseyle dans etmedi; birkaç genç kızın ve bunların arasına karışarak kıskançlık belirtileri gösteren Doris Li’nin önerilerini nazik bir tavırla reddetti. Filis beynini o kadar meşgul ediyordu ki, bir başkasıyla dans etmeye hevesi kalmamıştı.
     Çoktandır bir kız için yüreğinde böylesine bir heyecan duyduğunu anımsamıyordu. David çok çalışır ve işini severdi. Babasına ait matbaayı yönetir ve basılan eserlerin nefis bir şekilde çıkması için hiçbir gayreti esirgemezdi.
     Genç yaşamının ilk dönemlerinde kadınlara karşı çok fazla ilgi gösterirdi. Ancak çabuk yorulmuştu; tüm kadınları birbirine benzer bulmuştu. Şanghay’ın genç kızları, ona aynı patrondan biçilmiş gibi görünüyorlardı. Dostlarının anlattığı kadın öykülerine bile kulak asmaz olmuştu.
     Gece artık sona eriyordu. Çiftler el ele tutuşarak başka eğlence yerlerine gidiyorlardı. Orkestra susmuştu. Havada veda ve teşekkür sözcükleri dolaşıyor, Çince ve İngilizce kelimeler birbirine karışıyordu. Bu karışık dil zamanın modasıydı. David bile, gerektiğinde bu dili kullanmaya mecbur kalıyordu.
     Aslında o, konuşurken karşısındakinin hoşlandığı bir dili kullanmayı âdet edinmişti. Bazen Amerikan kolejlerinde okuyan öğrenciler gibi konuşur, bazen de düzgün Oxford İngilizcesi’ni kullanırdı. Babası eski Çin diliyle konuşmasını isterdi. Dostları ise, Çince ve İngilizce sözcüklerin karışık bir şekilde kullanıldığı garip bir lehçeyle konuştuklarından, onlara da aynı şekilde hitap ederdi.
     Fakat dostlarının ve kendisinin sırası geldikçe takılmalarına karşın, o yine de, hepsinden çok, yüreğinin içinde taşıdığı kendi öz Çince’sini severdi.
     Çoğu kez, dostlarıyla konuşurken, herkes gibi o da şu düşünceyi ileri sürmüştü: “Yabancı dillerde kullanılan sözcüklerin Çince’de karşılığı yoktur; hele kadınlarla konuşurken dilimize dolaşan çok sayıda İngilizce sözcük vardır ki, bunları Çince ifade edemeyiz. Örneğin;… …”
     David böyle konuşmalara katıldığında, sanki bir masûm çocuğa müstehcen bir kelime öğretmiş gibi sıkılırdı. Çünkü eski Çin dili, bu gibi sakıncalı sözcükleri ifade edecek sözcüklerden yoksundu. Bu sözcükleri Çince’ye tercüme etmenin de olanağı yoktu.
     David, salonun kapısında toplanan konuk gruplarının arasına karıştı. Orada dikilen Filis gülümsüyor, veda eden konuklara elini uzatıyor, her birine birkaç hoş kelime söylüyor ve tavrındaki doğallığa zarar getirmeyecek tarzda onlarla şakalaşıyordu. David onu başka kızlardan farklı sanmakla hata ettiğini düşündü ve yüzünü astı.
     Çünkü Filis o anda modern bir Çinli kız tipindeydi. David, somurtkanlığını daha da arttırarak, onun da mutlaka modern kızlar gibi pudralanmış olacağını düşündü. İstemeden elbisesinin omzuna bir göz attı; hayır, pudra izi yoktu. Hemen kararını verdi ve genç kızın karşısına geçerek;
     “Birkaç dakika yanınızda kalıp sizinle konuşabilir miyim?” diye sordu.
     Filis duraksadı:
     “Gazinoda beni bekleyen arkadaşlarımın yanına gidecektim,” dedi.
     “Peki, öyleyse size refakat edebilir miyim?”
     “Elbette, neden olmasın.”
     Hizmetçi kızlardan biri genç kıza mantosunu uzattı. David mantoyu hizmetçinin elinden alıp genç kızın omuzlarına koydu. Fildişi renginde soluk derili ensesinin üzerinde kümelenmiş düz ve parlak siyah saçlarını o an daha yakından gördü. Genç kızın Çin zevkinden sapmadığını gösteren bu özelliği için sevinç duydu.
     İşte, iki gencin arasında karşılıklı derin aşk bu şekilde doğdu. O gece David, Filis’e gönlünü kaptırmıştı. Diğer genç kızlardan eskisi gibi nefret etmekle birlikte, nefretini dışa vurmuyor, içinde saklıyordu. Filis’le dansa gitmediği zamanlar onlarla dans ediyordu ve kurallara uyarak onlara terbiyeli ve nazik bir erkek gibi davranıyor, fakat tavırlarından, pudralarından ve cilalı tırnaklarından içten içe nefret ediyordu. Filis’in tırnaklarını bir ara kontrol etmeyi düşündü. Dudaklarına sürdükleri rujdan da hoşlanmıyordu. Acaba Filis, ara sıra da olsa ruj kullanıyor muydu?
     Aklı hep Filis’le meşguldü. Sürekli onu düşünüyor, tek bir dakika bile onsuz yapamayacağını tekrarlayıp duruyordu. İlkbaharın giderek ısınan güneşi sabırsızlığını daha da arttırıyordu. Filis yakında Şanghay’dan ayrılacaktı; bu nedenle acele etmesi gerekiyordu.
     David babasından bir ay izin kopardı. Bu süre zarfında her gün sevgilisini ziyarete gitti ve kalbini fethetmek için modern yaşamın tüm araçlarını kullandı. Ona çiçekler, şekerlemeler, kitaplar takdim etti. Hiçbir gün hediyesiz, boş elle yanına gitmedi. Onun modern bir genç kız olduğunu düşündüğü için, bu tür şeylerden hoşlanacağını tahmin ediyordu.
     Bunca hediyenin elbette bir anlamı olacağını genç kızın takdir etmesi gerekiyordu; ancak bunun belirtilerini göremiyordu. Bir gün, beş liraya aldığı bir paket çikolatayı uzatırken, ağzından dökülür gibi önemsiz bir tavırla;
     “Çikolata sever misin?” diye sordu.
     Genç kız, Amerikalı öğrencilerin kullandıkları laubali bir sözcükle karşılık vererek, daha çok şekerlemelerden hoşlandığını söyledi.
     “Gerçekten mi?”
     “Şekerlemelere bayılırım.”
     David şaşırmış gibi baktı. Aralarında sürekli İngilizce konuştukları ve Amerikalı öğrencilere özel karışık bir lehçeyi kullandıkları halde bile, böyle yabancı sözcükler Filis’in ağzına yakışmıyordu.
     Genç kız kutuyu açtığında;
     “Aman tanrım, çok güzel… Olağanüstü!” diye bağırdıktan sonra, çikolataları masanın üzerine koydu.
     David onun gönlünü almak için geçerli yöntemlerden hiçbirini esirgemedi; onu danslara, tiyatroya götürdü. Filis, memnun bir tavırla onunla her yere gidiyordu.
     Takside elini tutar, küçük tırnaklarını okşardı. Bir akşam, kolunu genç kızın omuzlarından sararak dudaklarından öpecek oldu; fakat Filis daha atik davrandı; dudaklarının yerine bir yanağını uzattı.
     Bu çekimser tavırlar David’in hevesini kırıyordu. Filis’in yanağı ne kadar taze olsa da, dudakları kadar heyecan verici olamazdı. Nitekim sık sık kendisine teslim ettiği elleri bile hareketten yoksundu. David ne kadar uğraşırsa uğraşsın, genç kızı heyecana getiremiyordu. Başarısızlık ise sevdasının hararetini arttırıyordu.
     Genç kızın ondan kaçtığını söylemek doğru olmazdı; hiçbir isteğini reddetmiyordu. Gezinti ve eğlencelerinde ona arkadaşlık ediyor, koluna girdiğinde hafifçe omzuna yaslanıyordu; bu, eski Çin geleneklerine uygun bir davranış değildi.
     Filis, modern yaşamda öğrendiği tüm şeyleri sürekli tekrarlıyor gibiydi. David ona, argo bir dille; “Seni seviyorum,” dedikçe, o da terbiyeli bir tavırla; “Elbette! Ben de seni seviyorum,” diye yanıt veriyordu. O zaman David’in yüreği, göğsünün içinde donup kalıyordu.
     Günler geçiyor, bir aylık tatilinin sonu yaklaşıyordu. David, modern yöntemlerin o soğuk engelini kırmaya bir türlü muvaffak olamıyordu.
     Bir akşam, geç saatlere kadar dans etmişlerdi. Ayrılacakları sırada, David kulağına doğru eğilerek;
     “Ayrılmazdan önce bir öpücük Filis,” diye fısıldamıştı.
     Genç kız;
     “Aaa… Tabii!” dedikten sonra hareketsiz dudaklarını yanağına dokundurmuştu.
     Tüm bu soğukluklar, bu kelime oyunları, bu temaslar, ikisinin arasında bir uçurum doğuruyor ve bu uçurum gittikçe genişliyordu. David yine sıradan, gündelik komplimanları tekrarlamaya devam ediyordu.
     Sonunda, Filis’in Şanghay’dan ayrılacağı günün arifesinde birdenbire anlaştılar. O sırada bir gazinoda bulunuyorlardı ve alıştıkları gibi, vücutları birbirine yapışık bir halde dans ediyorlardı.
     Filis, bir an için durdu ve kendini geri çekerek;
     “Bu davranış gerçekten hoşunuza gidiyor mu?” diye sordu.
     David şaşkınlıktan donakaldı. Filis her zamankinden daha alçak sesle ve özbeöz Çin diliyle konuşmuştu. Şimdiye kadar aralarında niçin kendi ana dillerini kullanmamışlardı ki? Filis Şanghaylı değildi; ailesi kuzeyden gelmişti. Lehçeleri uymadığından, Çin diliyle anlaşamayacaklarını sanmışlardı. Oysaki bu bir bahaneden ibaretti. Gerçek şu ki, İngilizce konuşmak daha şık olduğu için, konuşmalarında bu dili kullanmayı tercih etmişlerdi.
     Filis’in Çince söylediği sözcükleri David kolaylıkla anladı. Gazinoda bulunanların meraklı bakışlarına önem vermeksizin genç kıza uzun uzun ve dikkatlice baktı.
     “Bunların hiçbiri hoşuma gitmiyor, Filis,” dedi. “Ne kadar hoşlanmadığımı size tarif edemem…”
     “O halde buradan gidelim.”
     Otomobilde genç kız o kadar ciddi duruyordu ki, David elinin tutmaya cesaret edemedi. Filis’e dokunmadığı halde, şimdi kendisini ona daha yakın hissediyordu.
     Taksi bankerin evinin önünde durduğunda, David içeri girmekte tereddüt etti. Fakat Filis;
     “Girmek istemiyor musun?” diye sordu. “İkimizin de konuşmak arzusunda olduğumuzu sanıyorum.”
     David;
     “Evet, size söylemek istediğim bazı şeyler var,” diye yanıt verdi.
     Bir aydan buyana yabancı bir dille yaptıkları konuşmalarda bir türlü anlaşamamışlardı. Bu akşam ise dudaklarından bambaşka kelimeler, kendi öz sözcükleri çıkıyordu. Bu sözcüklerle birbirlerini anlayabiliyorlardı.
     Filis, saten kaplı bir kanepeye oturmuştu. David bir sandalye alarak karşısına geçti. Genç kız önce ona, sonra odanın dört bir tarafına baktı. Ardından küçük bir el hareketiyle söze başladı:
     “Bütün bunlardan nefret ediyorum. Siz beni hiç tanımazsınız; gerçek adımı bile bilmezsiniz. Ben göründüğüm gibi değilim. Buradan ayrılmak üzere olduğu şu sıralarda, ne kadar eski kafalı ve modası geçmiş bir kız olduğumu bilmenizi istedim. Biliyorsunuz; bu bir ay içinde sizinle birlikte nefret ettiğim eğlence yerlerine gittim. Artık sizden gizlemek istemiyorum; ben dans sevmem, yabancı şekerlemelerden hiç hoşlanmam. Erkeklerle kolkola verip dans etmekten nefret ederim. Öpüşmek ise asla tasvip etmediğim bir davranıştır. Her kim olursa olsun, hatta sizinle bile, dudaklarınızın elime ya da yüzüme değdiğini hissetmek içimde bir tiksinti uyandırır…”
     David burada sözünü keserek;
     “Durunuz lütfen,” dedi. “Sizin modern eğlencelerden hoşlanmadığınızı hissediyordum. Şu ana kadar birbirimize niçin yabancı kaldığımızı şimdi anlıyorum. O dans partilerine niçin benimle birlikte geldiniz? Niçin sizi öpmeme müsaade settiniz? Bunlardan hoşlanmadığınızı söylemiş olsaydınız yapmazdım.”
     Genç kız başını eğdi ve dizlerinin üzerinde kavuşturduğu ellerine baktı. Sıkılgan bir tavırla yanıt verdi:
     “Tüm bunlardan sizin hoşlandığınızı sanıyor ve sizi kırmak istemiyordum.”
     Bu sözleri, ancak duyulabilecek derecede yavaş söylemişti. David sordu:
     “Adınız nedir?”
     “Adım Ming Sing, Aydınlık Kalp anlamındadır.”
     “Benim adım da Yung An, Şerefli Barış anlamındadır.”
     Bir dakikalığına sustular. Sonra, genç adam sandalyesini yaklaştırdı ve sorularına devam etti:
     “Eski geleneksel yaşantımızı modern yaşama tercih ettiğiniz doğru mu?”
     “Evet, yürekten tercih ettiğimi söylemek isterim.”
     “Babanıza ait böylesine zengin bir evde yaşamayı arzu etmez misiniz?”
     “Hayır.”
     “Günün tüm kadınlarının bayıldıkları gibi, günlerinizi dans partilerinde ve otomobil gezintilerinde geçirmek arzusunda değil misiniz?”
     “Hayır.”
     “Bundan böyle, böylesi boş eğlencelerle zaman geçirmek düşüncesinde değil misiniz?”
     “Kesinlikle.”
     David biraz duraladı; ardından;
     “Ben de bu yeni ve modern yaşayış tarzından hoşlanmıyorum,” dedi.
     “O halde birbirimizi kucaklamaktan, öpmekten vazgeçelim.”
     “Ve kendi öz dilimizi konuşalım. Bu üstümdeki yabancı giysiyi çıkaracağım; millî kıyafetle gezeceğim. Eski geleneklere bağlı yaşayacak, tütün piposu yerine su piposu içeceğim…”
     “Ben de bundan sonra deriden ayakkabı giymeyeceğim; tereyağı yemeyeceğim, hiçbir yabancı yemeği ağzıma koymayacağım; soframda sürekli bir çanak dolusu pirinç bulunacak. Evimin birden fazla iç avlusu olacak ve merdivenleri olmayacak. Çok çocuk isterim…”
     David birden; “Benimle evlenmek ister misin?” diye soracak oldu; ancak bu soru ağzından çıkmadı. Kendine hâkim olarak;
     “Babam, babanıza bir mektup yazacak,” dedi.
     Genç adam gitmeye hazırlandı; iki üç adım attıktan sonra durdu ve ardına döndü. Filis ayağa kalktı, onu selamladı ve gül gibi berrak bir yüz ifadesiyle ona doğru baktı.
     David, kendi öz ırkından olan bu güzel, bu saf ve sade yaradılışlı genç kızı o dakikaya kadar hiç görmemiş gibi dikkatle inceledi. Gelecekteki yaşantısı gözlerinin önünde belirdi; evet, evlerinde birden fazla avlu olacaktı; orta avluda lotus meyveleri büyüyecek bir havuzdan su fışkıracaktı. Yaz aylarında, bambu ağaçlarının gölgesinde eski Çin şiirlerini birlikte okuyacaklardı.
     Genç kız, eski geleneğe uyarak;
     “Gidiyor musunuz, Bay Lin?” diye sordu.
     Eski sözcükler ağzından o kadar saf bir şiveyle dökülüyordu ki, genç adam istemeyerek kendini yeniden odanın ortasında buldu. Birden genç kıza sarılmak hevesine kapıldı, fakat derhal kendini toparlayarak;
     “Yabancılara has yöntemlerle vedalaşmamalıyız,” dedi.
     Hole çıktıktan sonra, odaya sonra bir bakış fırlattı. Genç kız yeniden kanepeye oturmuş, minik ellerini kavuşturmuş, küçük ayaklarını ise itinayla birbirinin üzerine atmıştı. İhtiyar annesinin, genç bir kızken, babasının evinde böyle oturduğunu anlattığını anımsadı. Filis ne kadar da hoş görünüyordu; o kadar güzeldi ki, geriye döndü ve ayrılırken söylediği son cümleyi şu sözcüklerle düzeltti:
     “Hiç olmazsa şimdilik…”

(Çin Öyküsü – Yazan: Pearl S. Buck – Çeviren:Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi