Doğan Bey – Caber Operasyonu (TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.45)

D

“Cesaret ve cüret, tehlike karşısında akıl ve zekânın kullanılmasıdır!”

TÜRKİYE-Urfa, Saat 15.45

       Güvercin Sokağı’nda, Doğan’la Adnan’ın dışında, hareket eden tek bir canlı yaratık yoktu. Sadece, yaşadığı sefil hayattan bıkmış izlenimi veren tekir bir kedi, yan apartmanın girişinde, ufak bir gölgeliği kendine mekân tutmuştu.
       Açık sarı renkli apartman, dış görünüşünün aksine, ağır bir kokuyla kaplıydı. İnsanın midesini bulandıracak yoğunluktaki bu pis koku, ilk anda tahmin edileceği gibi bir küf kokusu değil, sıcak havada kapalı kalmış bir bi­nanın havalandırılmaya olan özlemiydi.
       İlk iki katın merdivenleri sessiz ve gayet süratli olarak çıkıldı. Ancak, bundan sonraki kısmın daha ih­tiyatlı tırmanılması gerekiyordu. Açıklığa gelindiğinde, karşılarına, yan yana duran iki kapı çıktı. İkisinde de kapı numarası vardı. İki adet toprak saksının bulunduğu sol taraftaki kapının zili, demonte bir durumda duvarda sallanıyordu. Bu, onun çalışmadığının bir işaretiydi. Belki de özellikle bu hale getirilmişti.
       İçinde sardunya dikili saksıların her ikisinde de kibrit çöpüne benzer bir şey görünmüyordu. Serserinin deyişine göre, bu durumda, adamın evde olduğunu dü­şünmek gerekecekti.
       Doğan, elinde, yanından hiç ayırmadığı Mauser marka tabancası olduğu halde, kapının yanında yerini aldı. Kulağını hafifçe dayayarak içeriyi dinledi. Kı­kırdama ile karışık bazı sesler duyar gibi oldu. Keko ev­deydi ve muhtemelen bir kadınla beraberdi. Kadının sesi, şimdi daha net bir şekilde geliyordu.
       “Tam da zamanında gelmişiz,” diye düşündü.
       Adnan;
       “Kapıyı kıracak mıyız?” diye, hafif bir sesle sordu.
       Doğan, bu hususta tereddüt ediyordu. Belki de en iyisi, habersizce kilidi açıp içeri girmek ve ona sürpriz yapmaktı. Kilit açmak, onlar için sorun değildi. Hele böyle basit bir kapı kilidini açmak hiç sorun değildi. Ancak, kapının diğer kilit destek sistemlerinin du­rumunu bilmiyordu. En ufak bir gürültü, adamın şüp­helenmesine yol açabilirdi. Bu durumda, ya silahla kar­şılık verecek ya da sadece kendisinin bildiği bir yoldan kaçmayı deneyecekti. Her iki durumda da risk ihtimali yüksekti… Almaya değmezdi!
       “Hayır!” diye yanıt verdi. “Bence doğal dav­ranmamız gerek. Bu nedenle kapıyı çalacağız. Unutma; Kürtçe ya da Arapça konuşuşuna göre, sen veya ben karşılık vereceğiz. Ne söyleyeceğini biliyorsun değil mi?”
       Adnan;
       “Biliyorum,” dedi. “Peki, ya kapıyı açmayacak olursa?”
       “Kısmet be Adnan! O zaman bir şeyler dü­şünürüz. İnsan, olasılıkları arttırdığı sürece dav­ranışlarına olan hâkimiyetini kaybeder ve öyle bir an gelir ki, hiç hareket edemez ve karar veremez hale düşer. En kısa sürede, en aklına yatan şeye karar ve­recek ve onu uygulayacaksın. Bunu sakın unutayım deme.”
       Artık, kapı önünde çene çalmanın zamanı değil, harekete geçmenin zamanıydı. Gösteri başlıyordu. Doğan, boşta kalan eliyle kapıya iki kez vurduktan sonra seslendi:
       “Keko! Heyy… Keko!”
       Az sonra, bu seslenişe bir küfürle yanıt verildi. Küfür, Kürtçe edilmişti. Doğan, parmağıyla Adnan’a işa­ret etti. Söz sırası artık ondaydı.
       “Keko! Aç kapıyı… Benim… Ben, Seyfo!”
       “Allah belanı versin… Ne var?”
       “Keko… Silahı… Silahı geri getirdim!”
       Kapının arkasında gürültüler oldu. Sonra, art arda birkaç kilidin açıldığı duyuldu. Ardından kapı hafifçe aralandı.
       Doğan, bir omuz hareketiyle kapıyı ardına kadar açtı ve zaman kaybetmeden, çevik bir hareketle silahının namlusunu adamın karnına dayadı. Keko, ne olduğunu anlayamamış, gafil avlanmıştı.
       Salonun ortasına kadar bu şekilde girdiler.
       Doğan;
       “Yat!” diye bağırdı. “Yat yere! Tek bir hareket ya­parsan beynini dağıtırım!”
       Keko, kendini yere attı ve hareketsiz kaldı. Bu sı­rada, salona açılan yan odaların birinden bir kadın çığlığı duyuldu. Adnan, yüksek sesle bağırmaya başlayan ka­dını susturmak amacıyla odaya yöneldi.
       Kadın yatakta tamamen çırılçıplaktı. O kadar şa­şırmış ve korkmuştu ki, bir tarafta katlanmış durumdaki pikeyi üzerine çekmeyi bile aklına getirmiyordu. Adnan, örtüyü kadının üstüne atarak;
       “Gir altına ve hiç sesini çıkarma!” diye bağırdı.
       Keko; otuz-otuz beş yaşlarında, ortadan biraz uzun boylu, kara kıvırcık saçlı bir adamdı. Ayağında, aceleyle giyildiği belli olan kirli beyaz bir don vardı. Bu haliyle, Adana’da pamuk hasadında çalışan gündelikçileri an­dırıyordu. Kurumuş vücudunda tek gram yağ yoktu.
       Doğan, duruma tamamen hâkim olduklarını gör­düğünde onu kaldırdı, bir koltuğa oturttu. Keko, yarı şaşkınlık, yarı hiddet dolu bakışlarını, diğer odaları hızla tarayarak salona dönen Adnan’a dikerek sordu:
       “Kimsiniz siz? Evime niçin girdiniz?”
       Bu soruları Türkçe sormuştu. Konuşması düzgün ve pürüzsüzdü. Kelimeleri özenle seçip telaffuz eden tahsilli bir kişinin ağzıyla konuşuyordu.
       Doğan, sakin bir tavırla yanıt verdi:
       “Bizimle geleceksin Keko! Seninle konuşacağımız önemli hususlar var!”
       “Benim kimseyle konuşacak bir şeyim yok! Suç işlemedim. Suç işlemiş kimseyi de tanımıyorum. Sizi de tanımıyorum!”
       Doğan;
       “Bunu daha sonra hem münakaşa eder, hem de ta­nışırız. Onun için çeneni fazla yorma! Şimdi, üzerine bir şeyler geçir de adama benze bakalım!” diyerek, Adnan’ın getirdiği pantolonla gömleği ona doğru fırlattı. Keko, giyinmek için Adnan’ın gözetiminde yan odaya geçti.
       Bu arada Doğan, sehpanın üzerinde duran telefona uzandı. Yuvanın numarasını çevirdi. Karşısına çıkan Suat’a;
       “Suat, merhaba! Ben Doğan… Şimdi vereceğim adrese derhal intikal edin. Düğün var… Hazırlıklı gelin… Kamyonu da getirin!” dedikten sonra telefonu kapattı.
       Bu sırada Keko da giyinmiş vaziyette salona girdi. Onun götürüleceğini anlayan kadın, yine çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Ama bu kez sesi örtünün altından çıktığı için daha boğuk geliyordu.
       Adnan, Keko’yu dürterek;
       “Sustur şunu!” dedi.
       Keko;
       “Sus kadın! Uzun sürmez, hemen dönerim!” diye bağırdı.
       Adnan, onun ne kadar da iyimser bir adam ol­duğunu düşünmeden edemedi.
       Yüzbaşı ile Mehmet, ekip olarak içeri girdiklerinde, saat 16.05’i gösteriyordu. Hepsinin dilinin ucunda, ya­nıtlanmasını bekledikleri onlarca soru vardı.
       Doğan, hiç vakit kaybetmeden Yüzbaşı Özkan’la Adnan’ı başka bir odaya çekerek kapıyı kapattı. Söy­lenmesi gereken önemli hususlar vardı.
       “Yüzbaşım!” diyerek söze başladı. “Şimdi hikâyesi uzun sürer… Adnan size her şeyi anlatacaktır. Benim söyleyeceklerim ve kararım ise şudur:
       Bu ev baştan sona kadar didik didik aranmalı, Keko’nun Suriye istihbaratı ile kurduğu irtibat araç ve yöntemleri de dâhil olmak üzere, elde edilecek tüm bilgi ve belgeler, şu anda Adnan’ın elinde olan dosyayla bir­leştirilerek Caber Operasyonu’na dâhil edilmeli…
       Anladığım kadarıyla olayın boyutları çok daha fazla büyüyecek gibi görünüyor. Ancak, ben ne kadar buralarda oyalanırsam, operasyon asıl hedefinden uzaklaşacaktır. Bu taraftaki çalışmaları size devretmek zorundayım. Ortaya çıkacak yeni isimlerle ilgili olarak yapılacak operasyonlarda, özellikle jandarmadan yararlanılırsa ilişkiler açısından iyi olur. Çünkü ne de olsa onlara bir özür borcumuz var.
       Bana gelince; ben, Adnan’ın burada daha gerekli olduğunu düşündüğümden, bu kez yanıma Mehmet’i alarak sınıra gideceğim. Allah kısmet ederse, iki buçuk saate kalmaz karşı tarafta olurum.”
       “Peki, Keko ne olacak?”
       Bu soruyu soran Adnan’dı. Doğan, elini onun om­zuna koyarak,
       “Onu da yanımda götüreceğim Adnan,” dedi. “Hiç olmazsa bir süre benimle birlikte olacak…”
       “Ne yapmayı düşünüyorsun?”
       “Onu bir açık arazi sorgusundan geçireceğim. Bana söyleyeceği ya da söylemek zorunda kalacağı bazı şeyler olabileceğini düşünüyorum.”
       “Sonra?”
       “Sonra… Artık duruma göre, ya serbest bı­rakacağım ya da vuracağım! Başka alternatifi varsa sen söyle.”
       Adnan, bu söz üzerine irkilmeden edemedi. Bir in­sanın hayatı, konuşup konuşmamasına ya da sadece bir kişinin onun geleceği hakkında hüküm vermesine mi bağlıydı?
       Doğan, konuşmasına aynı soğukkanlılıkla devam etti:
       “Bakın… Bu pis herifi demir parmaklıklar arkasında görmek benim de hoşuma gider. Ancak işin doğrusu, bize faydalı olduğu sürece onu kullanmaktır. Şu an için, Binbaşı Abdullah Vahap’ın öldürülmesi veya Seyfullah Kandemir adlı şahsın parmak izlerini taşıyan tabancanın akıbeti ile ilgili olarak elimizde ne bir delil, ne de bir tanık var. Belki bir süre sonra tanık da, delil de bu­lunabilir, ama zaman hızla akıp gidiyor. Karşı tarafın ne kadar hızlı hareket ettiğini hepimiz biliyoruz. Bin­başının öldürülmesi olayını hatırlayın. Aynı şekilde, bütün bu gelişmelerden de haberdar olacaklar ve ge­reken tedbirleri almakta gecikmeyecekler. İbreyi kendi lehimize çevirebilmemiz için böyle davranmaya ge­reksinmemiz var. Keko, bu aşamada bir yem görevi görecek!”
       Yüzbaşı Özkan;
       “Çok risk yüklendiğinin ve bunun da so­rumluluğunu arttırdığının farkındasın değil mi Doğan?” diye sordu.
       “Evet, Yüzbaşım! Ama benim son kararım budur. Sizden yirmi dört saat süre istiyorum. Bu süre dolmadan sakın faaliyete geçmeyin ve dışarıya hiçbir bilgi sız­dırmayın! Bu konuda mutabık mıyız?”
       “Pekâlâ, dediğin gibi olsun!”
       “Güzel!”
       “Ne zaman hareket ediyorsun?”
       “Hemen şimdi!”
       Yüzbaşı önde, diğer ikisi arkada olmak üzere oda­dan dışarı çıktıklarında, salonda bulunanların gözleri derhal üzerlerine çevrildi ve bir süre öyle kaldı. Bu göz­lerin sadece bir çiftinde, bilinmezlikten doğan bir şaşkınlık, bir korku havasının egemen olduğunu an­lamak için, insan sarrafı olmaya gerek yoktu…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz