Sürgün Adası-RODOS
Sürgün Adası-RODOS

Sürgün Adası-RODOS

     Rodos 1522… Ege Denizi’nin laciverte çalan sularının üzerine akşamın karanlığı çökmektedir. Rodos’un altın sarısı kumsallarında can veren Osmanlı leventlerinin kanlarıyla kızıla boyanmıştır sahiller. Gün boyu Saint-Jean ve Sai9nt-Michel kulelerine saldırılmış ancak hâlâ zafer gelmemiştir. Osmanlı’nın “Bağrımızdaki hançer” dediği Rodos bugün de fethedilememiştir. Kanunî huzursuzdur. Mustafa Paşa’yı çağırtır ve bugüne kadar kaç askerini kaybettiğini sorar. Cevap 20 bindir. Kış gelmektedir. Genç Süleyman hiddetinden fethi bir türlü gerçekleştiremeyen Paşa’nın ve Sadrazam’ın kellelerinin alınmasını ister. Ancak Sultan Süleyman’ın Doğancıbaşı’sı İbrahim’in, Rodos’un fethinde dönüm noktası olan “Yunanlılar bir kadın için Truva’yı tam 14 yıl kuşatma altına almışken, İslâm’ın başına bela olmuş Rodos için biz bir kış bile kuşatma yapmayacak mıyız?” sözlerinden sonra her ikisi de affedilir ve Osmanlı’nın genç sultanı Süleyman, Rodos Kalesi’nin karşısına bir saray inşaatı başlatır. Kışın iyice kendini gösterdiği Aralık ayı ortasında Rodos Şövalyeleri, Osmanlı’nın inşası süren sarayını da gördükten sonra Kanuni’nin Rodos’u almadan gitmeyeceğini anlarla. Şövalyelerin büyük reisi L’Isle Adam maiyetiyle teslim şartlarını konuşmak için Sultan’ın ordugâhına gelir. Genç Sultan, mağlup reisi gün boyunca yağmurun altında bekletir. Nihayet Sultan, erguvan renkli bir çadır altında, harikulade şaşalı iki altın aslan arasındaki altın tahta oturmuş halde mağlup reisi kabul eder. İhtiyar şövalye genç Sultan’ın eteğini öper, Kanunî de ona hil’at giydirir, Osmanlı hizmetine girmeyi teklif eder. Ancak L’Isle Adam, “Mağlubiyet talihin bir eseri ve size mağlup olmak utanç verici değildir!” diyerek teklifi geri çevirir. Adayı terk etmek isteyen eder, kalmak isteyenlere de bütün güvenceler verilir. Osmanlı Sultanı Süleyman, babasının ve dedesinin yapamadığını yapmış, “Osmanlı’nın bağrındaki hançeri” çıkartmış ve adada 309 yıl sürecek Osmanlı dönemini başlatmıştır.
     Tur gemimiz sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Rodos limanına doğru yaklaşırken zihnimde Rodos hakkında okuduğum bir kitaptan kalan yukarıdaki bölümler canlanıyordu. Osmanlı’nın, İstanbul’un fethi kadar önem verdiği ve yüzlerce yıl Osmanlı kadırgalarının Akdeniz’i bir Türk gölü haline getirdiği seferlerine çıkmadan önce bekledikleri limandaydım. Ne tarihler 1500’lü yılları gösteriyor, ne de biz savaştaydık. Ama tüm izleriyle duruyordu tarih Rodos’ta. Daha limanda iken gördüğümüz ince yuvarlak kubbeler, zarif minareler bize hiç de yabancı olmadığımız bir yere geldiğimizi söylüyordu. Rodos Şövalyeleri’nin Akdeniz’e korku saldığı günlerden kalan Rodos surlarının herhangi bir kapısından içeri girdiğinizde, bir anda zaman makinesine girmiş ve Ortaçağ’a gitmiş gibi oluyorsunuz. Labirente benzeyen taş örmeli daracık sokaklarda dolaşırken sanki karşınıza gürültülü zırhlarıyla bir Rodos şövalyesi çıkacak!
     Şövalyelerden söz açılmışken haklarında biraz bilgi de verelim. Çünkü Rodos, aynen Malta gibi şövalyeleri ile anılır. Haçlı seferleri sonucunda, Kudüs’e mukaddes yerleri ziyarete gelen Hıristiyan hacıları ağırlamak maksadıyla 1118’de bir nevi hastane-manastır kurulur. Burada hizmet edenler Ortaçağ’da hâkim olan şövalyelik ruhunun doğruluk, tevazu ve itaatten oluşan üçlü yemini ile manastıra bağlanırlar. Müslümanlar 1291’de tekrar Kudüs’ü fethedince, Saint-Jean Şövalyeleri Kıbrıs’a sığınırlar. Kıbrıs Kralı’nın himayesinden memnun olmayan şövalyeler hiçbir krala tabi olmayacakları toprak ararlar. Kıbrıs’a uzak olmayan Rodos’u almak isteyen şövalyeler, adadaki Müslümanlardan ve Yunanlılardan oluşan yerli halk tarafından birkaç kez püskürtülürler. Ancak, 1309’da ada şövalyelere geçer. Bu tarihten sonra Rodos 213 yıl boyunca bölgede Hıristiyanlığın İslâm’a karşı tek ve güçlü kalesi olacaktır.
     Bir döneme damgasını vurmuş istibdat politikaları süresince muhtelif entelektüel ve yazarların sürgün yuvası olan Rodos’un her biri ayrı yazı konusu olabilecek özelliklerini bir tarafa bırakıp adadaki Türkler ve Osmanlı izlerine dönelim. Rodos’ta, diğer Yunan adalarının aksine bariz bir Osmanlı kimliği var; zarif mermer çeşmeler, sebiller size hemen tanıdık gelecek. Osmanlı idaresindeki Rodos’tan günümüze 12 çeşme, 3 hamam, Süleymaniye Medresesi başta olmak üzere medreseler, Sultan Süleyman İmareti, Saat Kulesi, Fethi Paşa Rüştiyesi, Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi, 18 mescit, 11 cami kalmış. Camilerden ancak iki tanesi faal. Diğerleri de UNESCO tarafından sırasıyla restore ediliyor.
     Süleymaniye Camii de restore edilmiş olanlar arasında. Hemen yanı başında bulunan Hafız Ahmet Ağa İslâm Eserleri Kütüphanesi, 1793’te Rodos halkına hediye olarak yapılmış. Kütüphanenin karşısında ise Rodos’un sembollerinden Saat Kulesi var ki, o da Kanuni’nin Rodoslulara bir başka hediyesi.
     1912’den buyana Türkler kademe kademe Türkiye’ye göç etseler de hâlâ Rodos’ta ciddi bir Türk nüfusu var. Hatta camileri, okulları, kahvehaneleriyle Türk mahalleleri bile var; Uzgur Köyü, Kandilli, Kızıltepe, Sümbüllü, Mikse ve Girit’ten göçenler için Abdülhamid’in inşa ettirip yerleştirdiği Girit Mahallesi gibi…
     Adadaki Türklerin birçoğu esnaf ve çiftçi. Genç nüfusun büyük bir kısmı Türkiye’ye üniversite okumaya gitmiş, ancak çoğunluğu da dönmemiş. Sadece tatile geliyorlarmış. Rodos’ta Türklerin en faal olduğu yer Murat Paşa Külliyesi. Ünlü Rodos plajının hemen yanı başındaki çam ve okaliptüs ağaçlarıyla kaplı külliyede, cami, hastane, türbe ve Osmanlı mezarları var. Ben ikindi namazı vakti gittiğimde, yaşlı birinin mezarları silip süpürdüğünü gördüm; namaza yetişmek için telaşlı bir şekilde koşturuyordu. Yardım teklifimi geri çevirmedi. Yaklaşık 3 bin Türk kalmış adada. Bütün imkânsızlıklara rağmen, külliyeye tek başına ve hiçbir ücret talep etmeden bakıyormuş. Beni akşam yapılacak mevlide davet etti. Gemi programına uymaması nedeniyle kalamadım ama burada güzel bir geleneğin de sürdürüldüğünü duyunca sevindim. Namazdan sonra bana, hiç değilse bu ve benzeri geleneklerle kültürlerini sürdürmeye çalıştıklarını, bu sayede adadaki Türklerin bir araya toplandığını söyledi. Bir de, Osmanlı donanmasının ne zaman Akdeniz’e açılacak olsa, Rodos açıklarında Murat Reis’i topla selamlayıp öyle gittiklerini…
     Pirim Evliya Çelebi’nin “Çok memleketler gördüm, böyle surlar görmedim,” dediği Rodos surlarının içindeki tarihi çarşıyı dolaşırken Türk kahvelerine de rastlıyorsunuz. Türkler hayatın bir parçası olmuşlar burada ve aslına bakarsanız ne Yunanlılarla ne de başkalarıyla sorunları var; tıpkı Yunanlı komşularının onlarla olmadığı gibi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir